Erenköy’de bir pazar sabahı. Anne, baba ve kız kahvaltı masasındalar. Masa donatılmış yine. Annenin yılın dört mevsimi ağaçtan topladığı, pazardan bulduğu ve organikliklerine kefil olabildiği çeşitli meyvelerden az şekerli reçeller, marmelatlar; üreticisini bilip de aldığı peynirler, zeytinler, bahçeden topladığı rokadan dev bir salata, akşam yemeğinden kalan kaşarlı mantarla yaptığı leziz bir omlet ve kendi ekmeği. Kız sabah gelirken üç tane simit almış ama babanın gözünü doyuramamış. Sıcak simitleri eliyle bölerken “Paran mı yoktu, bir tane fazladan alamadın mı?” diye laf sokuyor. Televizyonda şömine yanıyor, Digiturk’teki radyo kanallarından biri açık. Alelade bir Pazar sabahı. Kızın sevdiği sabahlardan. Anne her zamanki gibi şakıyıp dururken birden kıza bakıyor ve “Birbirimize ne kadar benziyoruz” diyor.
Sosyal bir kadın, anne. İsmi gibi neşeli bir kadın. Hayata kıkırdayarak bakanlardan. Asla yaşlanmaz bu kadın diyebileceklerinizden. Bodur tavuk her dem taze atasözündeki gibi, pek bodur sayılmasa da, her dem taze kalacak kadınlardan. Altmışını geçtiği halde üstüne uzun kazaklar eşliğinde taytını giyer, kısa montlarından, minik sırt çantalarından ve dudaklarını renkli ve nemli tutan rujlarından asla vazgeçmez. Mahalledeki pilates arkadaşları ayrı, yoga arkadaşları ayrı, yazlık evden arkadaşları ayrı, çocukluğunu geçirdiği apartmandan arkadaşları ayrı, üniversite arkadaşları ayrı, komşuları ayrı, komşudan arkadaşa terfi eden arkadaşları ayrı… Annenin telefonu durmaz, keyifle pişirdiği kekleri, börekleri paylaşacağı dostları, sofraları bitmez. Sürekli diyette olan şişman arkadaşlarını bu sofralarda baştan çıkardığı için kendisiyle gurur duyar ve “Karınları doymuyor ki diyet yapmaktan, ne güzel doyurdum” diyerek övünür. Hayatta hiçbir zaman kilo endişesi olmamış şanslı kadınlardan biridir, hiç aç kalması da gerekmemiştir. Zaten insan aç kalarak nasıl hareket eder, hareket etmeden nasıl kilo verir aklı ermez. Gazete okumayı, haber takip etmeyi, aktivizmi sever. Dünyayı kurtarmada payı olsun ister. Atatürkçüdür, laiktir, milliyetçidir, devletçidir, halkçıdır. Tam bir Cumhuriyet kadınıdır. Sağanak yağmurda fener alayında yürümek de, aydınlık için bir dakika karanlıkta tencere, tava çalmak da, kocalarından şiddet gören kadınlara kalacak yer, çalışacak iş bulmak da, babası anasını hamileyken tekmeledi diye delik kalple doğan çocuğu ameliyat ettirmek için para toplamak da annenin uzmanlık alanıdır. Hayatına aldığı kadınların verdiği çeşit çeşit el işi göz nuru hediye vardır duvarlarında, çekmecelerinde.
“Neyimiz benziyormuş bizim seninle?” diyor kız. Tüm çocukluğu koca gözlü, güzel burunlu, kıvırcık saçlı, uzun boylu babasına benzetilerek geçmiş, insan sevmez, gazete okumaz, aktivizmi sosyal medyadan atıp tutmak olarak bilen, her şeyden önce ben diyen bir Y kuşağı mensubu olarak kırkından sonra annesine mi benzeyecekti? Telaşlanıyor.
“Paylaşmayı seviyorsun sen de benim gibi” diyor anne. Kızın kahvaltıya getirdiği, kendi yaptığı limon reçeli, birkaç dilim glutensiz ekmek, en organiğini bulunca onlara da almadan duramadığı nar ekşisi sebep olmuş olacak… Anne haklı, kız şaşkın. Yumuşak karnından, Aşil topuğundan vuruldu. Paylaşmayı çok severken kendini içinde bulduğu yalnızlık canını acıtıyor. Anne durmuyor, “Tek bir sorun var, biraz kıskançsın. Tam olarak paylaşabilmen için kıskanmaman gerek.”
Kız iyi bir şey söylermiş gibi yapıp önce canını acıtan, sonra da lafı gediğine oturtan, kendisini sevip sevmediğini anlamadığı annesine şaşırmıyor. Annelik sırlı, efsunlu bir alan. Kızın şimdiye kadar girmediği, bundan sonra da girmeyi planlamadığı vahşi bir orman. Annesiyle tartışmak demek ya yenilmeye hazır olmak ya da onu üzmeyi göze alıp yenmek demek. Kız kırıp dökmeden yenmeyi henüz bilmiyor ve anneyi üzmektense, kıskanç olduğunu kabul etmeyi yeğliyor. Oysa daha dün akşam ona “Sen Türk kadınlarına hiç benzemiyorsun, kıskanmıyorsun” diyen eski kocasıyla birlikteydi. Bütün geceyi adamın yeni sevgilisiyle yaşadığı sorunları dinleyerek, ona akıl vermeye çalışarak geçirdi. “Geçmişi kıskanmak çok kolay” diyordu, “zor olan bugüne bakmak, anda kalmak.” Kendini kıskanılan kadın konumunda bulmak hoşuna gitti, belki ondan gecenin o kadar dallanıp budaklanmasına izin verdi. Kimsenin onu kıskanabileceğini, bitmiş bir ilişkinin ardından onunla ilgili endişe duyabileceğini düşünmezdi. Bitmemişler miydi yoksa? Eski kocası durup sordu, “Rahatsız olmuyorsun değil mi anlatmamdan? Konuyu değiştirebiliriz istersen.” “Yok yok, devam et” dedi. Başkasının dertlerini çözmeye çalışmak kendi dertlerinde kaybolmaktan kolaydı.
Kız annesine onunla görüştüğünü, arada bir, belki bu ara biraz daha fazlaca hatta, bir araya gelip sohbet ettiklerini, bira içip pizza yediklerini söylemek istemedi. Her şeyi söylemek çıplak kalmakla eşti, gerek yoktu. Zaten ne derse desin annesi zeytinyağı gibi üste çıkmayı, kendini haklı çıkarmayı başaracaktı, biliyordu. Sustu.
Kahvaltıdan sonra yürüyüş mü yapsak, alışverişe mi çıksak, televizyon mu izlesek derken hızla tükenen günü kız “Ben bir arkadaşımla buluşacağım” diyerek tam zamanında durdurdu ve kendini dışarı attı. Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olduğunu söyleyen Cemal Süreya’ya bu sefer “Alacağın olsun!” dedi içinden, bunalmıştı.
Dışarı çıktığında artık anne ve babasıyla bir pazar sabahı kahvaltı eden kız yoktu. Kendine, şimdisine, kimselere benzemez haline dönmüş, kırk beş yaşında orta yaşlı, kaşlarının ortası çatılı bir kadındı. Kahvenin yanında ısmarladığı tiramisuyu paylaşacak arkadaşı, peşinden koşacak, geleceğini planlayacak, hayatta mı diye endişelenecek çocuğu, kıskanacak kocası yoktu. Annesine benzemek için çok geç kalmıştı.
Yelin Bilgin
