“Tamam, canım, kolunu şöyle bir kaldır. Şununla bir ateşini ölçelim.” Adam, karyolada bitkin bir halde yatan karısının sıcak kolunu tutarak cam termometreyi koltukaltına yerleştirdi, ardından kadından kolunu bedenine yapıştırmasını istedi. “Biraz bekleyelim canım, bir on dakika kadar.” Avucunu kadının alnına dayadı. “Evet, ateşin var gerçekten. Ama iyi olacaksın. Dur, ben sirkeli suyla şu bezi bir daha ıslatayım.” Koridordan geçen metal tekerleklerin sesi duyuldu. Adam masanın üstündeki leğene bezi üç kez daldırdıktan sonra iyice burarak sıktı. Sular şapır şapır leğene damladı. “İşte, oldu. İyi gelecek bu sana.” Kadın kuru kuru öksürdü. “İlk kez böyle grip oluyorum. Çok kötü.” Adam bezi kadının alnına koyarken gülümsedi. “Senin ilk doktorun benim o zaman. Ve sen de benim ilk hastam. Bizim ailede kimse şiddetli grip olmazdı. Ben de hep ayakta atlatmışımdır. Bu yüzden pek hünerli değilim ama seni iyi edeceğim hayatım.” Kadın tebessüm etti, beyaz gömleği içinde sevimli sevimli kendisine bakan kocasının elini sımsıkı tuttu. Avucundaki el, sanki hayatta hiç zorluk görmemiş birinin eli gibi yumuşacıktı. “Haydi, bir bakalım şu ateşine.” Adam termometreyi aldı, bir iki kez havada salladıktan sonra lambanın ışığına tuttu. “39 gibi gösteriyor.” Kadın, korkuyla, “Yüksek, değil mi?” diye sordu. Kocası kendinden emin bir tavırla, “Evet, ama çok kötü değil. Kırk dereceye çıkarsa seni hastaneye götüreceğim, tamam mı?” dedi. Kadın, hastane lafını duyunca dudak büktü. “Ah, hastane olmasın,” dedi üzgün bir sesle. Adam ayağa fırladı. “Hayır, hayır olmayacak.” Ses aniden uzaklaşır gibi oldu. Hasta, yitirdiği bir kimseyi arar gibi etrafına baktı. Sonra şefkat dolu bir ses işitildi. “Çorbanızı getiriyorum. Sıcak sıcak için. Tavuk suyu çorba şifadır.” Kararlı adımlar yaklaşırken, çorbayı getiren kişi, “Mmm, enfes kokuyor. Çok beğeneceksiniz,” diyerek gururlu gururlu çorbanın dumanını içine çekiyordu.

O akşam gerçekten de Perihan Hanım kocasının tavuk suyu çorbasını içtikten sonra rahatladığını, kollarına can geldiğini hissetti.  Sabah Demir Bey’in kimseler böyle yapamaz diyerek övündüğü kaşarlı yumurtasını yerken, on gündür tepesinde dolanan kara bulutların nihayet dağıldığının, içine akıttığı serin havanın aslında ne kadar taze olduğunun farkına varıyordu. Hastalık onu halsiz, üzgün ve kırılgan yapmıştı ancak şimdi, yaşamanın çok güzel bir şey olduğunu kendine açık açık itiraf etmekten kendini alamıyordu.

Demir Bey, karısının “Kendimi iyi hissediyorum, gözün arkasında kalmasın,” sözünü defalarca kez işittikten sonra işine döndü, kadını evde yalnız bıraktı. Perihan Hanım kocası gittikten sonra yatağına oturup karyolanın yaylarını gıcırdatırken kendini şöyle bir tarttı. Canının hiç de yatmak istemediğine karar verdi. Mutfağa gitti, dolaptan kıymayı çıkardı. Dünden kalan bayat ekmek de vardı. Akşama köfte yapmak istiyordu. Yanına da bir şişe kırmızı şarap açacaktı. Hastalığı süresince yanından ayrılmayan kocasına küçük bir jestle karşılık vermekti niyeti. “Köfteyi sever, hatta bayılır,” dedi. Kıymanın buzu çözüldükten sonra, “Şunu bir güzel yoğurayım,” diyerek işe girişti. Omzuna dokunan el, “Kendini bu kadar yormamalısın, dinlenmen gerek,” dedikten sonra kayboldu.

Yemek pişerken kâh televizyon izledi, kâh eline bir roman alıp okumaya daldı. Günü akşam etti. Masaya tabakları koydu, büfeden çatal bıçağı ve şarabı çıkardı. Saat sekizi on geçiyordu. Koridordan, odalarına çekilmemek için itiraz eden bir kalabalığın gürültüsü işitildi. “Şimdi gelir,” diye düşündü. Başı avucunda bekledi, beklerken Demir Bey’in kapıdan girişi hayalinde sayısız kez canlanmıştı.

Usulca paltosunu giydi, bir hırsız gibi yumuşak adımlarla evden çıktı. Çifte kumrular diye takıldıkları yaşlı komşuları perdesiz pencerelerinin berisinde oturuyordu. Oldukça telaşsızlardı. Oysa kendisi tuhaf bir korku içindeydi. Demir Bey’in başına bir şey gelmesinden tasalanıyordu. Köşedeki berber dükkânının önünden geçti. Berber bir çocuğu tıraş ediyordu, Perihan Hanım’a işinin arasında şöyle acele bir bakış fırlattı.

Hava soğuktu. Hastalığını tam olarak atlatmış sayılmazdı. Tekrar hastalanabileceği aklına geldi. Başındaki örtüyü alnına doğru çekti. Ellerini hoh hohlayıp paltosunun cebine soktu. Farkına varmadan o kadar çok yürümüştü ki, kendini bilmediği bir muhitte, bilmediği bir sokakta bulunca ürperdi. Yorgundu. Kendini bir çocuk kadar çaresiz hissediyordu. Sırtında okul çantasıyla, ele ele tutuşan biri kız diğeri erkek iki çocuğun ona doğru geldiğini gördü. Erkek çocuk çantasından bir elma çıkarıp ona uzattı. “Bunu sabah yemem için siz vermiştiniz. Ama ben hiç acıkmadım bugün,” dedi. Ateş gibi kızıl elleriyle tutup elmadan bir ısırık aldı. Sırtından bir ürperti geçti. Hiç böyle tatlı bir elma yememişti sanki. “Çocuklarım,” diyerek ipek saçlarını okşadı. Çocuklar, evden beklendiklerini, gitmeleri gerektiğini söyleyerek onu yalnız bıraktılar. Elma avucundan kayıp yere düştü. Bacaklarında derman kalmamıştı. Küçük bir evin önündeki merdivenlere çöktü, başını merdivenlerin demirlerine dayadı.

Cayır cayır yanıyordu. Demir Bey ateşini ölçüyordu. Ateş ölçerin ekranına baktıktan sonra telaşla, “Perihan, haydi kalk. Kırk derece ateşin var. Seni hemen doktora götüreceğim,” dedi. Kadın, gözünü açıp da kocasını görünce onları tekrar bir araya getirdiği için Allah’a şükretti. Demir Bey’in, “haydi Perihan, taksi geldi,” dediğini duyduktan sonra halsiz bacaklarının üstünde son bir gayretle doğruldu. Ancak ne zaman ve nasıl taksiye bindiklerini, ne ara hastaneye geldiklerini hiçbir zaman anlayamadı. Hafızasında birtakım bağırışların ve siren seslerinin parça parça anısı kalmıştı sadece.

Beyaz önlüklü, inci küpeli bir kadının defalarca kez odasına girip çıktığını, sabaha kadar ateşini ölçüp durduğunu ve tüm bunlar olurken ona, “iyi olacaksınız,” dediğini, belki de hiç anlamamıştı.

Sabah Gülseren Hemşire elinde yemek tepsisi, odaya girdiğinde Perihan Hanım’ın çoktan uyanmış olduğunu ve şaşkın gözlerle etrafına bakındığını görünce, “Ay, Perihan Teyze, seni gördüğüm için o kadar sevinçliyim ki bilemezsin,” dedi. Tepsiyi masanın üstüne koyup kadının ayakucuna oturdu. “Vallahi hepimizi çok korkuttun. Dün arkadaşlar senin ortadan kaybolduğunu söylediklerinde az kalsın yüreğime iniyordu. Ah, benim canım Perihan Teyzem, bir daha bizi bırakıp gitmeyeceksin, söz mü?”

Perihan Hanım odanın kokusunu, başucundaki komodini, pencereden gururlu bir ışıltıyla bakan ağacı tanımıştı. Doğruldu, Gülseren’in elini tuttu. Tuttuğu sanki Demir Bey’in eliydi. Tadını pek beğenmese de çorbasını içip bitirdi. Sonra gözlüklerini takıp birkaç gün önce kapatıp kenara koyduğu, kendinden bir şeyler bulduğu için çok sevdiği romanını eline aldı, okumaya başladı.

O akşam eve döndüğünde, odanın bir köşesine fırlatılmış buruş buruş birkaç parça yalnızlıktan başka hiçbir şeye rastlamadı.”

EMRE KARAKAYA