Elem notlarını defterine geçirmek için iki gündür okula gitmemişti. Kalktı, kendini toparladı ve tıp fakültesinin yolunu tuttu. Okula geldiğinde arkadaşları hemen etrafını sardı. “Meraktan öldük. Telefonlarını da açmadın. İyi misin şimdi?” Sevgilisi Mert nefes almadan konuşmaktaydı. Biraz kırgın, biraz da üzgündü. Elem’in çok hassas olduğunu biliyordu. Her gördüğü dilenciye mutlaka bir şey vermek zorundaymış gibi elindekini paylaşmak isterdi.

Elem lise yıllarından beri hep dilencilerle oturup sohbet etmekten mutluluk duyardı. Aynı dünyanın farklı yerlerinde yaşadıklarını biliyordu. O kulvarlarda yaşamın nasıl aktığını bilmek, onlardaki gizemi çözmek gibi bir derdi vardı sürekli. Kimi evinden, kimi işinden kimi de hayatın güzel yanlarının kendilerine uğramadığından şikayetçiydi.

Yalnızlığı seçen ve konforundan vazgeçenler ayrı duruyorlardı. İşinden kovulup açlığa mahkum edilenlerin sayısının günden güne arttığını biliyor ve onlar adına daha çok üzülüyordu. O daha çok içini dökmek istemeyenlerle konuşmayı ve paylaşımda bulunmayı tercih ediyordu. “Sırlarını kendilerine mahpushane edinmiş olanlar.” Böyle not ediyordu küçük defterine. Listede çok yer kaplamıyorlardı gerçi. Ama cici teyze diye sevdiği komşuları Ayhan Hanımın intiharını bir türlü unutamıyor, onu mahpushanesinden çıkartmaya çalışan annesinin çabası hiç aklından çıkmıyordu. O da yaşına bakmadan kilitlerini kırması için yalvarmış, hatta bunu oyunlaştırmıştı.

“ATM’nin önünde dilenen kadına mı taktın şimdi?” “Evet Mert. Adı Nurdan.  “Konuşmaya açık mı?” “Değildi ilk zamanlar ama şimdilerde iyiyiz.  “Senin yaşında kızı vardır mutlaka.” Mert öngörüleri yüksek biriydi. Kararlı ve iyi bir gözlemciydi. Şimdi de öngörüsüyle Elem’i şaşırtmıştı.

İki Gün Önce

Elem her zamanki saatte ATM’nin önüne gelmiş ama Nurdan’ı yerinde görmeyince telaşlanmıştı. Sağa sola bakmak için biraz uzaklaşmış, yeniden para makinasının önüne gelince Nurdan’ı hazırlık yaparken görmüştü. Altına serdiği ufacık bezi açarken elleri titriyordu. “Merhaba.”  Yan gözle baktı Nurdan. Ama gördüğünden pek hoşlanmadığını belirten bir mimik sergiledi. Bu hallerine alışık olan Elem aldırmadan beklemeyi sürdürdü.  “Nasılsın Nurdan Abla?”  Elem kadının yüzündeki morluklara baktı sadece. Belli ki gece iyi geçmemişti abla diye seslendiği dilenci için. “Ne oldu sana böyle?” “Bugün konuşmasak mı?” İkisi de sessiz dünyalarına daldılar bir süre.

Her cümle içimizde gizlenmiş bir şeyleri açığa çıkarıyordu. Göz göze gelmek bizi daha yukarı çekiyordu. Altta kalan eserlerin bize tarihi anlatması gibi bir şeydi sanki. İçimizde gizlediklerimizi birbirimize anlatma gereği duyuyorduk. O yaşayamadıklarını anlatırken ben onun yaşadıklarını açığa çıkarıyor ve her doğrunun ardından birbirimize sarılıyorduk. Ben yaşamak istediklerimi anlattığımda o bende gizli kalmış isteklerimi çekip çıkarıyordu. Kimseye itiraf edemediğim hayallerimin elinden tutuyor ve bilincimin bir yerine yerleştiriyordu.

Ben de ona aynı şeyleri yapabildiğimi düşünüyordum sürekli. Mert’e “Birbirimize iyi gelmesek neden buluşalım ki,” demiştim. “Bana da öyle geliyor. O nedenle susuyorum. Zarar görmenden çekinmiştim ilk zamanlar ama güvenim arttıkça, sana da iyi geldiğini gördükçe…” “Aslında seni de tanıştırayım bir gün.” “Olur ama şu sınavlarımı atlattıktan sonra. Neden dileniyormuş?” Elem bu soruyu hiç sormamıştı. Gerek duymamıştı ya da. Duyacağı yanıtlardan çekinmiş olduğunu itiraf etti sevgilisine. Aslında bazı ipuçları vardı ama emin olamıyordu çıkardığı sonuçlardan.

“Sana bir itirafta bulunayım istersen.” Elem merakla bakışlarını gözleriyle dudakları arasında gezdirdi. “Böylesi yaşama ihtiyacım yok benim.” “O halde neden bu durumdasın?” Soru uzun süren bir sessizliğe yol açmıştı. Hiç bu kadar suskun kalmamışlardı. “Kalabalıklar içinde yalnız olmak istiyorum. Gürültü içinde sessiz dünyamla buluşmak daha çok hoşuma gidiyor” “İyi de bu bir neden mi?” Nurdan genç kadına dik dik baktı önce. Sonra bakışlarını yumuşattı. Kazıya nereden başlayacağını bilemeyen arkeolog gibiydi.

“Burada kendi dünyana nasıl dalabilir ve orada yalnızlığı yakalayabilirsin?” “Bilmiyorum ama şimdiye kadar bana iyi geldiğinden eminim.” Elem meraklı bakışlarıyla karşısındakini daha açık olmaya ve kendini daha çok anlatmaya davet etmişti.

“Bak genç arkadaş.” Bu onun en çok sevdiği hitap şekliydi. “Genç arkadaş.” Ama genç kadın bu seslenişin, içinde biraz da bilinmezliği barındırdığının farkındaydı. Henüz bir şeyleri bilmediğini, zamana ve deneyime ihtiyacı olduğunu anlatmak istiyordu. “Buradan geçip giden herkes beni içinde barındırıyor. Kimi mutluluğumun yansımasıyken, kimi de mutsuzluğumun. Kaygılarımın ve korkularımın taşıyıcısı. Sen de dikkatle bakarsan kendini de onlarda görebilirsin.” “Bende ne buluyorsun peki.” “Sende mi?” Nurdan’ın yüzü hafif bir tebessümle aydınlanmıştı.

Aslında doğal güzelliği olan bir kadındı. Yaşanmışlıklarını barındıran çizgilerin sayısı çok fazla değildi. Demek ki çok farklı şeyler yaşamamıştı. Çünkü her çizginin bir anıyı taşıdığını söylemişlerdi ona. Sayı azdı az olmasına ama derindi. İşte bu yaşadıklarının onu ne kadar yıprattığının belirtisiydi.

“Yaşanmamış heyecanlarım var sende. Yaşayacağını umduğum heyecanlar.” Sen bana, “hiçbir şey için geç değildir,” diyorsun her zaman, ardından şu güzel sözü ekliyorsun. “Sen de hayata her gün yeniden başlamanın enerjisini yakalayabilirsin.” Bu sözün ardından her ikisinin de gözleri buğulanmıştı.  

Nurdan doğru bir saptama yapmıştı yine. Elem çok neşeli, kıpır kıpır bir kızdı. Bulunduğu her grupta aranan özelliklere sahipti. Neşesi, araştırmacı yapısı ön plandaydı. Okuduğu kitaplardan ya da dinlediği programlardan öğrendiklerini paylaşır ve özellikle sonunu yanlış bitirirdi. Dinleyenler tartışsın istiyordu. 

Altı Ay Önce

“Nereye gidiyorsun Nurdan?” Elinde bavulla kapıda yakalanmıştı kocasına. Sabahın altısıydı ve çok sevdiği çocuğuyla eşi yatak odasında uyuyorlardı. Haftalardır kanepede yatıyordu. Kapılarını çocuğunun yalvarmalarına bile kapatmıştı. En son yatağı paylaştıkları zaman geçti gözlerinin önünden.

Eşinin şirket partisinde yaşananlar kadını çileden çıkarmış ve radikal kararlar almasına neden olmuştu. Daha kapıdan içeri adımlarını attıklarında kulağına gelen homurdanmalar istenmediğini açıkça belli etmiş ama o buna aldırış etmemişti. Kocası için her şeye katlanırdı. Çocukları olduktan sonra edindiği kişiliğe uygundu davranışı. Aslında dik duruşlu, hayır demeyi bilen biriydi ama doğum sonrası aldıkları kararlar onu edilgenliğe sürüklemişti.

Halil parti süresince karısını sık sık yalnız bırakmış, çok başarılı diye sürekli anlattığı kadınla birlikte eğlenmişti. Kimsenin gözünden kaçmayan bu durum onu çok üzmüştü. Teselli edilmesi gereken biriymiş gibi davrananlardan uzak durmaya çalışmıştı ama insanın bin bir türlü halleri vardı. Samimiyetle alaycı tutumları birbirinden ayırmakta zorlanmıştı Nurdan. Bakışlar yetmiyormuş gibi sözlerin altında ezilmek ona geceyi zindan ettirmişti. “Çocuğa bakıyor işte.” Diye yanıtlamıştı Halil karşısındaki kadının sorusunu. “İşte!” ile biten yanıt anneyi sarsmıştı. Oysa çocuğu büyütmek için işini terk etme kararını birlikte almışlardı. Sevdiği, severek evlendiği adamın bu derece değişeceği, onu diğer kadınlarla kıyaslayacağı hiç aklına gelmemişti. O partide kendini değersiz bir eşya gibi hissetmişti.

En son tartışmalarında adamın cebinden çıkartıp vermek istediği tek taş yüzük bardağın taşmasına neden olmuştu. Bu tarz yaklaşımları hep eleştirmişlerdi oysa. Ardında yatan nedenin iyi olmadığı konusunda hemfikirdiler. Onlar için bir maddenin ilişkileri düzenlemesi oldukça saçmaydı. Her ikisi de bilince ve duyguların gücüne inanıyordu. Armağan günlerdir süren kavgalarına tuz biber ekmişti. İlk iş yatakları ayırmak olmuştu.

“Çocuk yetiştirmek için anne babalardan birinin fedakarlıkta bulunması gerekir,” görüşüne her ikisi de karşıydı oysa. Zamanı ve emeği adil bir şekilde paylaşmanın zor olmadığı düşüncesinden bu duruma nasıl geldiklerini anlamamıştı Nurdan. Halil’in gözlerindeki sevgi dolu bakışların yerini alan bencillik onu çileden çıkarıyordu uzun süredir.

“Bu nedenle evini ve çocuğunu bıraktın.” “Evet bu nedenle. Halil için değil ama çocuğum için kendime çok kızıyorum. Yine de geri adım atmayacağım. O bakışların ve sözlerin beni ezmesine izin vermeyeceğim diyerek yalnızlığı ve dilenmeyi seçtim.” Elem etrafından geçip giden kalabalığa bakarak, “yalnızlık mı?” Diye sordu. “Evet yalnızlık. Hatta görünmez olmak demek daha doğru.” “Şehrin en kalabalık yerindesin ama.” Nurdan genç kadının bir şeyleri anlamakta zorlandığının farkındaydı. “Pekala, kaç kişi beni görüyor? Kaç kişi bu tarafa bakıyor. Az önce para bırakan adam beni gördü mü sence? Koşturmaktan dünyanın gözü körelmiş baksana.” “Haklısın.” dedi Elem. “Dilenciliğin dünyası da görünmez olmakla eş değer.”  

Nurdan’ın sözleri Elem’in içine işlemişti. Gözünü ayırmadan biraz da korkarak baktı karşısındakine. Buna yakın bir hikayenin içinden çıkıp gelmişti. Bu gibi durumlarda önce ses kayboluyor sonra da varlık yitip gidiyordu.

 Kalabalığın içinde öylece oturuyordu işte. Kimsenin görmediği, kimsenin durup “Neden buradasın?” diye sormadığı biri. Oysa herkesin içinde bir Nurdan vardı belki de. Görünmeyi bekleyen, duyulmayı bekleyen.

Elem defterini çıkardı. Yazdı: “Görünmez olmak istemiyorum. Ama görülmek de yetmiyor. Anlaşılmak istiyorum.”

Sonra sayfayı yırttı, katladı ve Nurdan’ın avcuna sıkıştırdı. Kadın kağıda baktı, sonra Elem’e. Parmakları kağıdın üzerinde geziniyordu. Şehrin dinmek bilmeyen uğultusu bir sis perdesi gibi aralarına girmişti. “Genç arkadaş,” dedi sadece. Gözleri buğulanmıştı.

Hamit Ergüven