Yıllar önce Patrick Süskind’in yazdığı Kontrbas adlı tek kişilik bir oyuna gittim. Salona girdiğimde oyun başlamak üzereydi. Görevli oturacağım yeri bulmak için vakit kaybetmek yerine, ilk sıradaki boş koltuğu işaret etti. İlk defa bir oyuna geç kalmıştım ama en ön sıradan seyretme fırsatını bulmak, bu küçük aksiliği unutturmuştu.

Sahnede bir erkek oyuncu ve bir de ona eşlik eden kontrbas vardı. Zaten oyunun temelinde, devlet orkestrasında kontrbas çalan bir müzisyenin, sahnede en arka sırada ve önemsiz bir konumda olmasının hikayesi yer alıyordu. Bu karakter, enstrümanı aracılığıyla yalnızlığını ve dışlanmışlığını aktarırken, aynı zamanda sistemi ve müziği eleştiriyordu

Tek kişilik oyunlar sanatçı için zor, izleyici için ise sıkıcı olabilse de kendi açımdan keyifle izliyordum ki aktör bir ara seyirciye bakarak şöyle dedi; “Hiç ünlü kadın besteci var mı? Mozart gibi Brahms gibi mesela?” “Var, Clara Schumann.” diye fısıldadım. Sahneye yakın oturmam sebebiyle sanatçı sesimi duydu; bana dönerek “Kim biliyor ki?” diye sordu. “Ben biliyorum.” diye cevap verdim. Oyuncu, bir şey söylemeden rolünü sürdürmeye devam etti. İnteraktif bir oyun olmamasına rağmen, aramızda geçen bu diyalog benim için ikinci bir sürpriz olmuştu. Ancak oyuncunun, müzik tarihinin bu çok yönlü ve mucize kadını hakkında birkaç kelime etmemesi canımı sıkmıştı.

Madem öyleydi ben de eve döner dönmez Clara Wieck hakkında yazayım dedim. Clara, soprano bir anne ile piyano yapımcısı ve eğitmeni babanın kızı olarak, 13 Eylül 1819 tarihinde Almanya’da dünyaya geldi. Babası sanki kızının gelecekte nasıl parlayacağını bilmiş gibi adını ışıldayan, ışık saçan anlamına gelen Clara koymaya daha doğmadan karar vermişti. O daha dört yaşındayken annesiyle babası ayrılmışlar ve kızını ve üç aylık oğlunu da alan annesi baba evine dönmüştü. Ülkenin yasaları boşanmış çiftlerin çocuklarının ancak beş yaşına kadar anne yanında kalmasına izin veriyordu. Clara beş yaşını doldurduğunda babasına göndermek zorunda kalmıştı.

Birçok öğrenciye piyano dersi veren baba Friedrich Wieck, oldukça disiplinli bir şekilde kızını eğitmeye başladı. Yetenekli olduğunu gördükçe çalışmalarına daha da hız verdi. Babasının hırsı, sevgisinin önüne geçti ve küçük kız, çocukluğunu olması gerektiği gibi yaşayamadı. Clara’nın eğitimi sadece piyano çalmakla kalmıyordu. Konserler, tiyatrolar gibi sanatın diğer dalları ile de tanışıyor, henüz sekiz yaşındayken evindeki davetliler önünde hatasız konserler veriyor ve büyük beğeni topluyordu. Dahi denecek kadar yetenekli olan Clara, müzikte zirveye koşar adım gidiyor olsa da asıl büyük hedefe gözünü diken babası Fredrich Wieck’di. Dokuz yaşında, kentin tanınmış ailelerinden birinin evinde birçok müzisyenin olduğu bir konsere katılmış ve büyük ilgi toplamıştı. O akşam Clara’nın hayatını değiştirecek olan on sekiz yaşındaki Robert Schumann da konuklar arasındaydı.

Robert Schumann müzikle ve edebiyatla çok ilgili olmasına rağmen, annesinin ısrarı ile hukuk okumak üzere Leipzig’e gelmiş ve üniversiteye kaydını yaptırıp geri dönmüştü. Hukuk eğitimini ve müziği birlikte yürütmeyi planlıyordu. Çocukluğundan beri piyano çalmasına rağmen hala istediği seviyeye gelememişti. Araştırmaları sonunda Friedrich Wieck’nin en iyi piyano öğretmeni olduğunu öğrenmişti. Eğitim almak üzere kapısını çaldığında isteği kabul edildi. Clara ile birlikte çok fazla vakit geçiriyorlar, kendisinden dokuz yaş küçük kızın yeteneğine ve başarısına hayran kalıyordu.

Clara, babasının denetimi ve teşviki ile müzik çalışmalarına yoğunlaştıkça, ülke dışında da konserler vermeye başladı. Dönemin müzik otoriteleri ile tanışma fırsatını yakaladığında yeteneği ile büyük beğeni kazandı. O, hızla adını Avrupa’da duyururken, Robert tam olarak ne yapmak istediğine karar verememişti. Annesine yazdığı bir mektupta; “Dört hedeften birini seçmem gerek, orkestra yönetmek, öğretmenlik yapmak, piyano çalmak, beste yapmak. Aslında hepsinden biraz yapmaktansa bir tek şeyi tam yapmak istiyorum,” diye kafa karışıklığını ifade etmişti. Yaptığı eleştirileri ve yazdığı mektuplarını okuyunca, hırslı, yetenekli, romantik bir dönem aydını olarak edebiyatı seçmiş olsaydı, müzikte olduğu kadar ün yapabilirdi. Bu arada bir müzik dergisi çıkarmaya başlamış ve oldukça da başarılı olmuştu. Dünyanın dört bir yanındaki müzik haberlerini okuyucu ile buluşturmuş, çok da ilgi görmüştü.

Clara ve Robert yıllarca ayrı kalmışlar ,bu süre zarfında sürekli mektuplaşmışlardı. Ancak babası bu durumdan çok rahatsızdı. Kızının kariyerine sekte vuracak hiçbir olaya tahammülü yoktu. Clara da mektupları gizli gizli yazmaya başlamıştı. Tekrar karşılaştıklarında aralarındaki kardeş ilişkisi farklı bir yöne evirilmişti. Zaten birbirlerine olan aşklarını mektuplarında dile getirmişlerdi. Evliliğe doğru giden bu yolun önündeki tek engel ise Clara’nın babası Friedrich’di. Robert’i evliliğin sorumluluğunu alabilecek düzeyde görmüyordu. Çünkü o zamanlarda da bir evin geçimini sağlamak geleneksel olarak erkeğin göreviydi. Üstelik, Clara’ya bunca sene yaptığı yatırımların ve emeklerinin boşa gidebileceği ihtimali onu rahatsız ediyordu. Maddi karşılığını görmeden kızını kaybetmek istemiyordu. Avrupa’da turneler düzenliyor, kızının tanınması için çok çabalıyor ve konserlerden önemli tutarlarda gelir elde ediyordu. Hatta bir röportajında; başka yetenekli çocuklarınız var mı? Sorusuna “ Var ama onları yetiştirmeyeceğim. Çünkü feda edebileceğim tek bir yaşantım var.” diye yanıt verir. O hayatını kızının eğitimine adamış ve karşılığını almak için onu ölesiye çalıştırıyordu. Clara, bir ara müziği bırakmayı bile düşünmüş ve babası ile arası açılır gibi olmuştu. Buna rağmen başarı onun için de vazgeçilmez olduğu gibi babasının koşullu sevgisini kazanmasının da bir yoluydu. O tarihlerde müzisyenler ancak kendi bestelerini ezberden çalabiliyorken, o yeteneği,  çok çalışması ve güçlü hafızası ile,  ünlü bestecilerin eserlerini de ezberden çalabiliyordu.

Clara babasının tüm karşı çıkmalarına rağmen, yirmi bir yaşına bastığında, çocukluk aşkı   Robert’le evlendi. Onun için, bu birliktelik aynı zamanda babasının baskılarından kurtulmanın ve özgürleşmenin bir yoluydu. Ancak bu evlilik beste çalışmalarının giderek azalmasının başlangıcı oldu. Bir yıl sonra ilk bebeklerinin dünyaya gelmesiyle, ev kadınlığının yanında bir de annelik sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldı. Bu dönemlerde Robert, beste çalışmalarına ağırlık verirken en üretken olduğu zamanlarından geçiyordu.

Tüm bu yoğunluğun arasında Clara, ünlü bir piyanist olarak turnelere çıkmaya ve ilgi görmeye devam etti. Hatta bir mektubunda Robert’e “On üç kez sahneye çağrıldım.” diye yazmıştı. Her ne kadar Clara’nın sanatına hayran olsa da onun, kendisinden daha çok ilgi görmesini ve daha fazla kazanmasını içine sindiremeyen Robert, beste yapmayı bahane ederek konserlerini izlemeye gitmiyordu. Ancak yalnız kaldığında da bunalıma giriyordu. Üstelik de müzik dünyası onun hakkında” Clara Wieck’in beste yapmaya çalışan kocası” diye söylenti bile çıkarmıştı.

Friedrich Nietzsche, (İyinin ve Kötünün Ötesinde) adlı eserinde ondan, “Schumann sürekli kenardan giderek, ürkekçe uzaklaşıp geri çekilerek, adı konmamış bir mutluluk ve keder içinde sefahat süren, asil bir nazenin, en baştan itibaren bir tür kız çocuğu’’ diye bahseder. Ona göre, şöhreti Almanya ile sınırlı kalmış, Beethoven ve Mozart kadar Avrupa’da ünlenememişti.                                             

Clara, Robert’i tanıtmak için elinden geleni yapsa da bestelerini konserlerinde çalsa da onun bunalımları bir türlü bitmiyordu.1800’lü yıllar Avrupa’sında bir kadından beklenilen; evi çekip çevirmesi, iyi bir eş olması ve dünyaya çok sayıda çocuk getirmesiydi. Doğum kontrol olanaklarının sınırlı olması, ayrıca toplumun ahlaki ve dini yönden hoş karşılamaması Clara’yı da etkilemiş ve otuz beş yaşına gelinceye kadar sekiz çocuk annesi olmuştu. Evin  geçimini sağlıyor, çocukların bakımını üstleniyor, Robert’e destek oluyordu. Bugünün bilindik ifadesiyle yavaş yavaş tükeniyordu. Müzik dünyasına adeta armağan edilmiş bu olağanüstü yeteneğin kendi beste çalışmalarına neredeyse hiç zamanı kalmıyordu.

Bir gün kapıları çalındı. Tıpkı Robert’in yıllar önce hayatına girmesi gibi, yirmili yaşlarındaki genç yetenek Brahms   içeri girdi. Kusursuz piyano çalan bu genç adamın yeteneğinden çok etkilendiler. Brahms, Robert’e gençlik yıllarında duyduğu heyecanı yaşatıyor, akıl danışıyor, babasıymış gibi ondan destek istiyordu. Bu durumdan büyük mutluluk duyan Robert, onun hakkında övgü dolu yazılar yazıyordu. Neredeyse oğlu yaşındaki bu gencin yeteneğine hayranlık duyan Clara ise konserlerinde onun bestelerini çalmaya başlamıştı. Müzik otoriteleri Bhrams’ı, Robert’in romantik ve içe dönük yapısı ile Clara’nın disiplini ve olağanüstü tekniğinin karışımı olarak tarif ediyorlardı.

Bir süre sonra Robert’in bunalımları artmaya devam etmişti. Ruh sağlığı iyice bozulmuş ve çalışamaz hale geldiği için sorunlu bir insan olmuştu. Ren Rehni’ne atlayarak intihar etmeye kalkmasının ardından hastaneye yatırıldı ve orada da vefat etti. Bhrams hayranı olduğu Clara’yı bu zor zamanlarında hiç yalnız bırakmadı. En büyük dostu olurken, Clara da onun hem bestelerinde düzeltmeler yaparak hem de konserlerinde eserlerini çalarak tanınmasını sağladı.

Robert’in ölümünden sonra hiç beste yapmayan Clara, sadece konser verdi. Ünlü bestecilerin eserlerini seslendirmenin yanında hem Robert’in hem de Bhrams’ın eserlerine konserlerinde yer vererek hayatındaki iki erkeğin bestelerinin tanınmasını ve basılmasını sağladı. Dahi piyanist olarak tanınan Clara’nın hayatına Robert girmemiş olsaydı besteci yönü daha çok ortaya çıkabilirdi.

Clara’nın yaşadığı dönemdeki koşullar, bir kadın besteci olarak kabul görmesi neredeyse imkânsız denecek kadar zordu. Buna rağmen, yaklaşık 66 eser bestelemiş, bunlardan 23’ü yayımlanmıştır. Sayıca fazla olmasa da tamamı  yüksek niteliktedir. Beni en çok etkileyen henüz yirmi altı yaşındayken bestelediği opus 17 piyano üçlüsüdür. Çocuklarının ve evliliğinin sorumluluğunu üstlenirken, Robert’in ruhsal hastalığı ile baş etmeye çalışırken ve konser turnelerine çıkarken bu güçlü eseri yaratabilmiş olması, onun planlı ve disiplinli çalışmasının ve olağanüstü yeteneğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Beş yaşından itibaren annesinin yokluğuna maruz kalmış, sevgisini göstermekte cimri davranan babasının katı disiplininde büyümüş, âşık olarak evlendiği adamın sanatına yönelik kıskançlıklarına, engellemelerine göğüs germiş ve ruhsal sorunları ile mücadele etmiştir. Buna rağmen virtüöz olarak büyük başarı kazanmış ve kısıtlı zamanda besteler üretmiştir. Bu üstün yetenekli kadın eğer bu kadar engellenmemiş olsaydı ve Robert Schumann ve Johannes Bhrams’ın eserlerini tanıtmak için harcadığı enerjiyi kendi besteleri için kullansaydı, ünlü bir virtüöz olmasının yanı sıra, çok daha üretken ve etkili bir besteci olarak tanınıyor olacaktı.

1896 yılında yaşamı sonlanan Clara Schumann, sahne önündeki parlak başarılarının yanı sıra sahne arkasındaki büyük özverilerin, çalışkanlığın, disiplinin, sabrın ve sanatsal adanmışlığın simgesi olarak tarihte yerini alan kadınlardan sadece biridir.

Soğmen Özsu

Kaynakça: Aydın Büke, Romantizmin Işığı Clara