Margaret Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü / Ahitler, Doğan Kitap
Çevirmenler: Sevinç Altınçekiç, Özcan Kabakçıoğlu / Canay Sılay
Geçenlerde, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü adlı romanının devamı niteliğindeki Ahitler’den uyarlanan diziyi (The Testaments) izledim. Adet gördüğünü söyleyen genç bir kadının bu iddiasının, başka bir kadın görevli tarafından kontrol edilerek onaylandığı ve doğurganlığı kutsanan genç kadının bu durumdan rahatsızlık duymak bir yana son derece gururlu olduğu sahne, aklıma yüksek lisans yaptığım sırada çalıştığım makaleyi getirdi. Diziyi bitirdikten sonra yıllar önce okuduğum Damızlık Kızın Öyküsü dosyasını yeniden açtım. Kitabın sonunda dikkat çekici bir bölüm vardır: Romandaki uygulamaların, tarihin farklı dönemlerinde ve farklı ülkelerde karşılıklarının bulunduğu söylenir. Verdiği örneklerden biri de Romanya’dır.
İlk bakışta insanın aklına şu soru geliyor: Romanya’nın damızlık kızları mı vardı? Elbette hayır. Ama Atwood’un romanındaki gibi kadın bedeninin devlet tarafından denetlendiği, doğurganlığın bir kamu meselesine dönüştürüldüğü ve kadınların birer birey olmaktan ziyade nüfus politikalarının aracı olarak görüldüğü bir dönem vardı.
Distopyalar çoğu zaman geleceği anlatmaz; geçmişin ve bugünün karanlık yüzünü büyüterek gösterir. Kadınların cinselliğinin, üreme haklarının ve bedenlerinin devlet tarafından kontrol edildiği hikâyeler de böyledir. Çünkü tarih boyunca iktidarlar, kadın bedenini yalnızca bir beden olarak değil, yönetilmesi gereken bir kaynak olarak görmüştür. Evliliklerin yasalarla düzenlenmesi, doğumların teşvik edilmesi ya da engellenmesi, kürtajın yasaklanması veya zorunlu kısırlaştırmalar… Bunların hiçbiri yalnızca roman sayfalarında kalmış olaylar değildir.
1965 ile 1989 yılları arasında Romanya’yı yöneten Nicolae Çavuşesku’nun rejimi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu dönemde yalnızca kadınlar değil, bütün toplum ağır bir denetim altında yaşamaktaydı. Sansür yaygınlaşmış, özgürlükler giderek daralmış, insanlar sürekli gözetlenir hale gelmişti. Devlet televizyonu günde birkaç saat yayın yapıyor, ekranlarda sürekli Çavuşesku’nun başarıları anlatılıyordu. Televizyonda yiyecek dolu marketler gösterilirken insanlar gerçekte boş rafların önünde ekmek kuyruklarında bekliyordu. Gizli polis teşkilatı Securitate telefonları dinliyor, insanları fişliyor, muhalifleri sindiriyordu. Daktilo veya fotokopi makinesi sahibi olmak bile özel izin gerektiriyordu.
Bu baskı düzeninin en sert yüzü ise kadınların hayatında ortaya çıktı. Çavuşesku, ülkenin ekonomik sorunlarının nüfus artışıyla çözülebileceğine inanıyordu. Daha fazla insan, daha fazla iş gücü demekti. Bu nedenle 1966 yılında 770 sayılı Kararname yürürlüğe konuldu ve kürtaj büyük ölçüde yasaklandı. Devlet artık kadınlardan yalnızca itaat etmelerini değil, doğurmalarını da istiyordu. 45 yaşın altındaki kadınların vatana çocuk vermesi adeta bir yurttaşlık görevi olarak tanımlandı. Resmi propaganda, “kahraman anneleri” övüyor, anneliği kutsallaştırıyor ve çok çocuklu aileleri örnek gösteriyordu. Fakat bu söylemin arkasında son derece sert bir denetim mekanizması bulunuyordu.
Kadınlar düzenli jinekolojik kontrollere gitmek zorundaydı. Tespit edilen gebelikler doğuma kadar takip ediliyordu. Hastanelerde doktorlar ve hemşireler gizli polis tarafından denetleniyordu. Halk arasında “regl polisi” olarak anılan görevliler, kadınların adet döngülerini takip ediyor, hamilelik şüphesi taşıyanları yetkililere bildiriyordu. Doğum kontrol yöntemleri yasaklanmıştı. Bekâr vatandaşlardan bekârlık vergisi alınıyor, boşanmak zorlaştırılıyor, çocuk sahibi olmayan çiftler ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya bırakılıyordu.
İlk yıllarda sistemin istediği sonuç elde edilmiş gibi görünüyordu. Doğum oranları hızla yükseldi. Bu yıllarda doğan kuşaklar hâlâ Romanya tarihinin en kalabalık kuşaklarıdır. Bu çocuklara halk arasında “Çavuşesku’nun bebekleri” denildi. Fakat devletin rakamlarla ölçtüğü başarı, insanların hayatında büyük bir trajediye dönüştü. İstenmeyen gebelikler arttı. Yoksulluk içindeki aileler çocuklarına bakamaz hale geldi. Kürtaj yasağı insanları daha güvenli bir yaşama değil, yasa dışı ve son derece tehlikeli yöntemlere itti. Binlerce kadın enfeksiyonlardan, kan kaybından ve komplikasyonlardan hayatını kaybetti. Anne ölüm oranları Avrupa’nın en yüksek seviyelerine ulaştı. Doğan milyonlarca çocuğun ise yüz binlercesi bir yaşını göremedi.
Atwood’un romanını yeniden okurken insanın aklına takılan asıl soru da burada ortaya çıkıyor: Damızlık kızlar gerçekten yalnızca bir romanın karakterleri mi? Tarih bunun aksini söylüyor. 1942 yılında Fransa’da kürtaj yaptırdığı için giyotinle idam edilen Marie-Louise Giraud da bu hikâyenin bir parçasıydı; iradesi dışında kısırlaştırılan Kızılderili kadınlar da; Doğu Türkistan’da zorla kısırlaştırılan kadınlar da; tecavüz sonucu hamile kalıp doğuma zorlanan çocuklar da. Çünkü mesele yalnızca kürtaj ya da doğum değildir. Mesele, kadınların kendi bedenleri üzerindeki söz hakkını kimin kullanacağıdır.
Damızlık Kızın Öyküsü bu yüzden hâlâ güncel kalıyor. Çünkü anlattığı şey uzak bir gelecekte geçen fantastik bir kâbus değil; iktidarın kadın bedenini kontrol etmek istediği her yerde yeniden ortaya çıkabilecek bir gerçeklik. Atwood’un başarısı da burada yatıyor. O, hiç yaşanmamış bir felaketi değil, tarihin farklı zamanlarında tekrar tekrar yaşanmış bir gerçeği kurguya dönüştürdü. Bu nedenle damızlık kızlar yalnızca Gilead’da yaşamaz. Bazen bir mahkeme kararında, bazen bir nüfus politikasında, bazen de devletin kadınlara kaç çocuk doğurması gerektiğini söyleyen bir konuşmasında karşımıza çıkarlar. Bu nedenle, bu hikâyelerin en rahatsız edici yanı, bizim de bir gün bir distopyanın kurbanı olabileceğimiz ihtimalidir. Belki de çoktan olmuşuzdur.
Ezgi Yavuz

Çok güzel bir değerlendirme olmuş👍👏