Melahat Hanım o akşam işten dönerken, ‘Artık gün erkenden kararıyor’, diye düşünüyordu. Ne de olsa kış yaklaşıyordu. Apartmana girince kendisini nemli, soğuk, hafif küf kokan nahoş bir hava karşıladı. Son basamaklarında zorlandığı üç katın merdivenlerini çıktı. Nefes nefese kalmıştı. Kapıyı açıp içeri girince, “Evin içi de havasız” diye söylendi. Mantosunu çıkarmadan yandaki apartmanın arka cephesine bakan pencereyi açtı. Mutfak ve banyodaki tavana yakın dar pencereler dışında aralığa bakan tek pencere. Kiralar ateş pahasıydı. Burasını bile güç bela bulmuştu. Çocukluğunda oturdukları, bahçe içinde iki katlı kagir evi hatırladı. Annesinin her gün yıkadığı serin taşlık. Arka bahçeye açılan büyük kapı. Kömürlüğe inen dar, taş merdiven. Üst kata çıkıp inerken gıcırdayan geniş ahşap basamaklar. Yüksek tavanlı, aydınlık, ferah odalarında at koştur. Bahçeye ve sokağa bakan çift kanatlı büyük pencereleriyle sabah akşam güneşin içinde olduğu sıcak bir yuva. Daima kapalı duran, yere kadar inen tül perdeler. Taban halısı, ceviz yemek masası. Duvarda asılı  büyük annesinin udu. Kıble tarafında ünlü bir hattatın elinden çıkmış besmele. Aynalı konsolun üzerinde siyah, beyaz fotoğraflar…

Çantasını komodinin üstüne koyup mantosunu çıkardı. Pencereyi açtı. Belli belirsiz bir merakla kafasını uzatıp sağa sola bakındı. Çoğu dairenin ışığı yanmıyordu. Bir iki dairede soluk ışıklar vardı. Tek göz odasına sabah saatlerinde kısa süre giren güneşi hatırladı. Aralıktan görünen pencerelerdeki soluk akşam ışıklarının ruhunda yarattığı sıkıntıyı hissetti. Gün ışığı evde olduğu tatil günlerinde en çok yarım saat kadar odayı aydınlatıyordu. Bu süreyi banyodan çıktıktan sonra saçlarını kurutmak, hafta başı morali biraz olsun yükselsin diye tırnaklarına oje sürerek geçiriyordu. Kısa zaman sonra karşı apartmanın gölgesi bir heyula gibi penceresini kapatarak odanın içini karartıyordu. Işığı yakmak zorunda kalıyordu gazetesini rahat okumak için. Loş ışık okumasını engelliyor, okuma gözlüğü alması gerektiği zihninden geçiyordu. Henüz yüzünde, gözlerinin altında, boynunda kırışıklıklar yoktu. Gören otuz, en çok otuz beşinde derdi. Fakat kendine kondurmasa bile  kırk yaşını geçmişti.

Aralıkta esinti yoktu. Durgun, iç karartıcı bir hava dar boşlukta asılı kalmıştı. Pencereyi kapamadan yorgun adımlarla mutfağa gitti. Eskilerin evladiyelik dediği külüstür buzdolabından iki gün önce pişirdiği taze fasulyeyi çıkarıp ocağa koydu. Ekmeği yoktu. ‘Önemli değil’, diye düşündü. Aslında iştahı da yoktu. Adet yerini bulsun diye yiyecekti. Boş mideyle uyumak zor oluyordu. Bir sigara yaktı. Ağzının tadı yoktu. Bir bardak su içti. Sigarayı yarısında söndürdü. “Bırakacağım bu zıkkımı” diye mırıldandı. Sonra gülümseyerek, “Bu kaçıncı söz veriş Melahat”, dedi. Yoğurdu ekşimişti. Çay suyu koydu. Tadını almadan yemeğini bitirdi. Boş tabağı mutfağa götürdü, çayı demledi. Çayı limonlu severdi, lakin yoktu.

Bir sigara daha yakıp pencereye yaklaştı. Apartman aralığına baktı, zindan gibi karanlıktı. Geldiğinde yanan soluk ışıklar sönmüştü. Yukarı, havaya baktı. Gökyüzü avuç içi kadar görünüyordu. Tek bir yıldız bile yoktu. Sigaradan derin bir nefes çekti. Dumanı burnundan çıkarken ucundaki ateş canlı bir varlık, ateş böceği gibi parlıyordu. ‘Ateş’, diye düşündü. Bir umut, bir sıcaklık, bir canlılıktı. Derin bir nefes daha çekti. Sigaranın ucundaki ateş bütün ihtişamıyla parladı. İçine bir sevinç doldu. Eski bir arkadaşını görmüş gibi. Yanmayacağını bilse elini uzatıp dokunacaktı. Yıllar önce sevmenin dokunmak olduğunu bir yerlerde okumuştu. Son yıllarda kimseye dokunmamıştı. Ona da dokunan olmamıştı. Bazı akşamlar dış kapıda rastladığı tekir kediyi okşadığını saymazsak sanki dokunmayı unutmuştu. Dokunmak hayat demekti, insan sıcaklığı demekti. Tekrarlanmayan şeyler unutuluyordu. Bu da insanı eksiltiyordu.

            Dayanamadı, sanki bir şey görecekmiş gibi, başını uzatıp yarı beline kadar sarktı pencereden. Bir şey göremiyordu. Ancak kulaklarında bir uğultu yankılanıyordu. Bir an dinledi. Hafifçe  “Şehrin yaşayan sesi” diye söylendi. Işıklı bir gürültü kulaklarında çınlıyordu. Göremese bile kendini şehrin içinde gibi hissediyordu. Yeniden giyinip o cümbüşlü geceye karışmak isteği uyandı içinde. Aydınlık, rengarenk vitrinlere, acele ya da telaşsız gelip geçen insanlara, korna çalan arabalara bakmak istiyordu. Belki cadde üstündeki bir kafede ya da pastanede oturur bir kahve içerdi. Etrafına bakınırdı. O insanlardan biri olurdu. Belki bir tanıdığa rastlar, iki çift laf ederdi. “Fakat hayır, bu akşam olmaz” diye söylendi. “Belki yarın”.  Çok yorgundu. Bütün gün ayakta… Bitmek üzere olan sigarasından son bir nefes çekti, özlemle ucundaki parlayan ateşe baktı, tablaya bastırdı. Bir bardak çay koydu, ocağın altını kapadı. Pencerenin kenarına oturdu. Çayını yudumlarken kulağı gittikçe azalan, bir süre sonra da tamamen kaybolacak olan şehrin sesindeydi. Bir süre hareketsiz kaldı. Çayını bitirmeden kalktı, pencereyi kapadı. Dişlerini fırçalamak için banyoya giderken kafasında ne olduğunu tam anlayamadığı belirsiz, karışık düşünceler vardı. Yorgunluk, yalnızlık, biraz hüzün, acı…

            Sırtı ağrıyordu. Bütün adaleleri katılaşmıştı. Vücudunu esnetmeye çalıştı. Ağrısı artınca bıraktı. Soyundu, saati kurdu. Birden ertesi gün hafta sonu tatili olduğunu hatırladı. Acı bir gülümsemeyle alarmı kapattı. Işığı söndürüp yattı. Uykusu kaçmıştı. Yan döndü. Başındaki iki yastığa hafifçe vurarak kabarttı. Gözlerini karanlık pencereye dikti. Uzunca bir süre bir ışık görecekmiş gibi baktı. Yoktu. Sonra yavaşça pencereye arkasını döndü. Yün yorganı üstüne çekti. Kabarttığı yastıklardan birine sıkıca sarıldı. Gözlerini kapadı. Bir an önce uyumak istiyordu.

            Melahat, rüyasız derin bir uykuya daldığı saati hiçbir zaman bilemeyecekti.     

Nezir Suyugül