Pazar
Sabah erken kalkıp duş aldım. Ancak bu olay sanki olmamış gibi, hiçbir şey anımsamıyorum. Sabun ne kadardı mesela? Bitmek üzere incecik ve kırılgan mıydı, yoksa kalın ve ağır bir taş gibi miydi? Fikrim yok. Belki de bugün Pazar olduğu içindir. Evet, bugün Pazar. Ruhumda kocaman bir yer kaplıyor bu düşünce. Ne kadar şey biliyorsam hiçbirinin ağırlığı yokmuş gibi. Bir gün yalnızca bir gün olmalıdır. Yarın adı değişecektir sonuçta. Ama öyle değil. Sanırım ben tüm hayatımı bir pazar günü olarak yaşadım. Bundan sonra da öyle olacak.
İşte çocuklar ve kocam. Onu seviyor muyum? Buna sevgi denirse seviyorum, çünkü iyi olsun istiyorum, mutlu olsun istiyorum. İş yanında yürümeye geldi mi, kalpte bir çarpıntı isteği oldu mu, hayır. Şöyle karşısında oturup gözlerine baktığımda içimde bir şeylerin canlanması gerekmez miydi? Ne bir düşümün parçası o ne bir hayalimin. Yakın bir kişi sadece. Kocam işte. Kocam. Ne olsun ki?
Zihnimdekiler ve zihnimin dışındakiler arasında bir seçim yapabilsem keşke. Bir seçim şansım yok ve ben önüme konulan senaryoyu oynamak zorundayım. Bir anneyim ben, bir eşim. Ömrümce başka bir rolün hazırlığını yapsam da. Çare yok. Kendimi senaryoya uymaya zorlamalı, role girmek istemeyen kaslarımı gerektiğinde yumuşatabilmeliyim.
Pazartesi
Bugün işe gitmedim. Bahçede biraz oyalandım. Çiçeklere su verdim. Sonra çalışmak için masama oturdum. Masanın üstünde bir karınca gördüm (sanırım bahçeden getirmiştim), oradan oraya gidiyordu. Karıncanın haline üzüldüm. Ona bir şey yapacağım yok. Etrafta bir tehlike de yok. Ama o korku içinde. Masadaki bir nesneye çarpıyor, yönünü değiştiriyor, başka bir nesneye çarpıyor, durup tekrar hızlanıyor. Nereye gitse hep o korkuyla, telaşla.
Zaman zaman, aslında olması gerekenin, sürmem gereken yaşamın şu an yaptıklarımla hiç ilgisi yokmuş gibi geliyor. Bugün de hissettim bunu. Yaşayan sanki ben değil de bir başkasıymış gibi. Elimde viski bardağı vardı, kulaklarımda geçmiş günlere ağıt yakan bir şarkı.
Karınca gibiyim. Elimden başkası gelmiyor. Geçmişimin, şimdinin, her saniyenin içinde gizlenmiş bir yüz var. Ölüm gibi, ama tam olarak öyle değil. Bu daha çok pişmanlık, bir düş kırıklığı.
Zaman, her şeyin ilacı. Her şeye şimdi karar vermek zorunda olmak haksızlık değil mi? Hem zaman ötede bir insan, bir şifacı değil ki. Onu taşıyan benim. Yaptıklarımla bağlıyorum bir anı diğerine. Şimdi de böyle. Bir şey yapmalıyım. Bir başka ana taşınmalıyım. Pazar, pazartesi… Ne getiriyor günler bana? Günlerin, sayıların arasına sıkışıp kaldım.
Zamanın, benden ayrı bir ırmak gibi durmaksızın aktığı bir yalan. Bunun bugün farkına vardım.
Salı
Bugün kendimi uzun zaman sonra ilk defa iyi hissettim. Otobüse binmiştim. Gitmek istediğim bir yer yoktu, öylesine dolaşıyordum. İnmeye karar vermiştim. Tam o sırada yakınlarımda tatlı bir sesin “Merhaba,” dediğini duydum. Şöyle kafamı çevirip baktım. Hemen tanıdım onu. Aynı masumiyet, aynı neşe. Yüzüme bir gülümseme yayıldı. Kendimi durduramıyordum. “Nasılsın, ne güzel bir tesadüf bu,” dedi. Elimi sıktı. Karşıma oturdu. “İyi görünüyorsun,” dedi. Evden çıkmadan önce biraz süslenmiştim. Bugün iyi hissediyorum dedim, ama bugün. Demek seni göreceğim içinmiş.
Bir iş için Bursa’ya geldiğini söyledi. Yarın İstanbul’a dönüyormuş. Biraz sohbetten sonra beraber otobüsten indik. Vakti varmış. Bir yerde oturduk, kahve içtik. Geçmiş günlerden konuştuk. Tuhaf bir duygu kapladı içimi, bir coşkunluk. Sonra nedense canını yakmak istedim. “Neyin yalnızca idealizmden ibaret olduğunu artık kolayca anlayabiliyorum,” demiştin ve öyle ayrılmıştık, hatırlıyor musun diye sordum. Acı bir ifade belirdi yüzünde. Hatırlıyorum dedi, unutmuştum, ama şimdi hatırlıyorum.
Neşesi yerindeydi, ama bir şeyler anlaşılmaz geldi bana. Yorgundu galiba. Öğrenciyken böyle değildi. Çok aktiftik. Girmediğimiz kulüp yoktu. Eylemlerde ön saflardaydık. İçimizde hiçbir şüphe yoktu doğrularımıza ve geleceğimize dair. Her şey güzeldi. Yaşıyorduk, deneyimliyorduk bunu. Böylesine bir mutluluğu artık hayal bile edemezdim. “Her şey değişiyor,” dedi. Başka mutlulukları bulup çıkarmalıymışız gizlendikleri yerlerden. Her şey bitmiş gibi söylememeliymişim.
Bir ara yürürken hafif hafif parmaklarıma değdi eli. Kendimi çok kötü hissettim. Kaybettiğimi hatırlatan bir dokunuştu bu. İşte böylesine saydam ve soyutum diyen.
Nerede kaldığını sormak aklıma gelmedi, telefon numarasını istemek de. Ayrıldıktan sonra düşünebildim ancak. Yürüdüm saatlerce. Yürürken düşlere daldım. Garip bir heyecan vuruyordu göğsüme. Onu bir kez daha görmek isterdim. Hayatımda onun gibi birinin olması ne çok şeyi değiştirirdi. Hala seviyordum onu galiba. Bu nasıl mümkün bilmiyorum, ama hala seviyordum. Belki de onu bir daha göremeyeceğim. Bunu düşünerek sarılmalıydım ona. Eğer bilseydim…
Çarşamba
Oturdum. Bekledim. Çay, kahve ve sigara. Ne kadar içtiğimin çok sonra farkına vardım.
Bunun gerilemek olduğunu biliyordum. Gençlik yıllarının öznel derinliğine dönmenin. Yetişkin bir insan bundan sıyrılmıştır. Ortak kaygılar edinmiştir kendine. Ben de öyle. Mutlu bir hayat istiyorum. Gerçekleşmesi mümkün şeyler istiyorum. Hakikat, her şeyin açık olduğu bir hakikat inanılmayı hak eder. Bir yetişkin için hayat kısalıp uzamaz, sadece kısalır. Gününü gün etme vaktim çoktan geçti benim.
Beni görmek isterse dün oturduğumuz bu kafeye bakmak aklından geçerdi mutlaka. Ben onu tekrar görme ümidiyle buraya nasıl geldiysem. O da gelirdi. Bana bakardı. Yüzüme. Elime bu kez daha sıcak, daha kendinden emin dokunurdu. Beni sevdiğini hatırlardı. Tekrar sevmek isterdi sonra. Sevilmek.
Çocuklarımın beni sevdiklerini görüyorum. Kocam bunu çok fazla belli etmiyor ama o da öyle. Ben de onları seviyorum. Zaten bunda bir sorun yok. Belki de hiçbir şeyde yok. Şu her şeydeki giz… Bunu anlamadığım için üzülüyorum. Anlamak değil, belki sadece dokunmak. Bir taş gibi elime alıp suya fırlatsam unuturdum onu. Çok yakın olduğum bir zamanda onunla dans etseydim. Sonra çekip giderdim. Bu sonrası için bir başlangıç olurdu. Daha sağlam basmak için yere.
Sokakları dolaşırken anladım bunu. Dün onunla oturduğumuz yerde bugün tek başıma otururken.
Gelmedi, yoktu o, yoktu işte. Olsaydı?
Kahvenin tadıyla mutluyum ben, çimen kokusuyla. Bu basitliği avucumda sımsıkı tutup kaçırmayacağım. Kalbimin bir köşesi hep acıyabilir, boş kalabilir. Olsun.
Yolları gittikleri yere göre sevmeliyim. Bilinmezlik, cazibesine rağmen peşine düş, hemen bulanıklaşıyor. Eve dönüş yolunda farkına vardım, taksiyle bilmediğim yerlerden geçerken. Düşünce, yorgun düşse de gerçekliğin ardında güçlenebilir sadece.
Bir daha düşünmeyeceğim onu. Zihnimdeki yerini söküp atmalıyım.
Eve yaklaşınca geçiverdi içimdeki yabancı sokakların huzursuzluğu. Düşüncelerimdeki telaş kayboldu içeri girince. Olduğum gibi hissettim. Kendimi güvenliğin ve sevilmenin kucağına bıraktım.
EMRE KARAKAYA

Geçmişte yaşanabilecek ihtimallerin bir yerlerimizde hala kırıntılarının kalabilmesi…
Güzel bir yazı olmuş Emre.
Sevginin ne olduğu ve bir insanın bakış açısını sorgulayan bir yazı. Bir insanı beklemek için aynı mekana uğrar bakar derken bile oluşan belirsizlik insanı geriyor. Konu bazen keşke denemeye geliyor gibi. Keşke demeden yaşayalım. Bu hayatın tekrarı yok.
Geçmişle bugün arasında hırpalanmış bir ruhun hikâyesi. Teşekkürler Emre Karakaya
Eylül’ün ilk günü.
Bahar ve yazın umutları, sonbaharla soluyor.
Yitiriş, olgunluk ve yaşlılık.
Kışa kadar daha çok dökülecek yaprak var.
Emre.