Sabahın ilk metrosunda sessizlik hâkimdi. İstasyonun beyaz ışıkları tavandan aşağı sarkıyor, geceyi üzerinden atamamış insanların yüzlerini daha da solgun gösteriyordu. Raylardan yükselen metal kokusu, ıslak betonun kokusuna karışıyordu.

Murat bankta oturmuş, ayakkabısının ucundaki çamura bakıyordu. Gece yağmur yağmıştı. Eve dönerken kestirme olsun diye boş arsadan geçmiş, ayakkabıları çamura bulanmıştı. Paçasındaki lekeyi sabah fark etmişti. Temizlemeye uğraşmamıştı.

Telefonu titredi.

Neredesin? Toplantı başladı.

Cevap vermeden telefonu cebine koydu.

Ulaşım kartını çıkardı. Başparmağıyla kenarını yokladı, sonra turnikelere yürüdü. Kartı okuttu.

Kırmızı ışık.

Bir daha denedi.

Yine kırmızı.

Arkasında iki kişi bekliyordu. Sonra üç kişi oldu. Murat kenara çekildi.

— Siz geçin.

Genç bir kadın kartını okuttu. Yeşil ışık yandı. Turnike açıldı. Yanındaki çocuk annesinin elinden sıyrılıp birkaç adım öne koştu. Kadın çocuğun kolundan tuttu.

— Yavaş.

Çocuk başını kaldırdı.

— Anne, yağmur durdu mu?

— Durdu.

— Nereden biliyorsun?

Kadın cevap vermedi. Merdivenlere yöneldi.

— Gökyüzü açılmış.

Murat başını kaldırdı.

Merdivenlerin üstünde, dışarıya açılan boşlukta küçük bir mavi parça görünüyordu.

Kadınla çocuk gözden kayboldu.

Murat kartı yeniden turnikeye tuttu.

Kırmızı.

Gişeye gitti.

— Kartım çalışmıyor.

Görevli kartı aldı, cihazdan geçirdi.

— Bakiye yetersiz.

Murat elini indirdi. Cebindeki bozuklukları çıkarıp avucunda saydı. Bir kez daha saydı.

Yetmiyordu.

— Bankodan yükleme yapabilirsiniz, dedi görevli.

Murat başını çevirdi. Bankoya baktı. Sonra turnikelere.

Arkasındaki kalabalık artmıştı. Kartlar art arda cihazlara değiyor, yeşil ışıklar yanıyor, kapılar açılıyordu.

İnsanlar geçiyordu.

Murat yerinden kıpırdamadı.

Telefonu yeniden titredi.

Toplantı devam ediyor.

Ekranı kapattı.

Babasının sesi geldi aklına.

Çocukken yağmurdan sonra onu dere kenarına götürürdü. Su kabardığında bastonunu taşların arasından geçen akıntıya uzatırdı. Murat suya bakardı.

— Bir yere takılırsa?

Babası bastonun ucuyla suyu iterdi.

— Yolunu değiştir.

Murat ne demek istediğini sormazdı. Suyun akışını seyrederdi.

Şimdi, yıllar sonra, aynı cümle istasyonun ortasında yeniden karşısına çıkmıştı.

— Beyefendi?

Görevlinin sesiyle başını kaldırdı.

— Bir daha deneyelim.

Murat kartını uzattı.

Cihazdan kısa bir ses geldi.

Kırmızı.

Görevli ekrana baktı.

— Olmadı.

Murat kartını aldı.

— Tamam.

— İsterseniz…

— Gerek yok.

Görevli sustu.

Murat turnikelerden uzaklaştı.

— Metroya binmeyecek misiniz?

Murat cevap vermedi. Merdivenlere yöneldi.

Her basamakta dışarıdan gelen ışık biraz daha belirginleşiyordu. İstasyondaki metal ve beton kokusu geride kaldı.

Sokağa çıktığında yağmur dinmişti. Kaldırım taşları ıslaktı. Ağaçların dallarından hâlâ damlalar düşüyordu. Yol kenarındaki küçük çukurlarda gökyüzü parçalanmış gibi duruyordu.

Murat birkaç saniye olduğu yerde kaldı.

Telefonunu çıkarıp iş yerini aradı.

— Murat Bey?

Karşıdaki ses aceleciydi.

— Nerede kaldınız?

Murat boş arsaya baktı.

— Bugün gelemeyeceğim.

— Neden?

Gözleri, arsanın içinden kendine yol bulmuş ince bir su çizgisine takıldı.

— Bilmiyorum, dedi.

Telefonu kapattı.

Yürümeye başladı.

Sokağın sonunda boş arsanın önünden geçti. Gece yağmurunun doldurduğu çukur hâlâ oradaydı. Dün gece oradan dümdüz geçmişti.

Bu kez kenarından dolaştı.

Birkaç adım sonra durdu.

Geri döndü.

Çamura baktı. Ayakkabısının ucuyla toprağa dokundu.

Zemin yumuşamıştı. Gece boyunca yağan suyu içine çekmişti.

Kanatları ıslanmış bir kuş, arsanın içinden havalanıp alçak bir dala kondu.

Murat başını kaldırdı.

Bulutlar ağır ağır açılıyordu.

Telefonu çaldı.

Kızıydı.

— Baba, okuldan sen mi beni alacaksın?

Murat yürümeye başladı.

— Evet.

— Metroya mı bineceğiz?

Murat gökyüzüne baktı.

— Hayır.

— Nasıl gideceğiz?

— Yürürüz.

Murat yolun karşısına geçti.

Ayakkabılarındaki çamur hâlâ duruyordu.

Bu kez silmedi.

Serhan Ölçer Pakdemir