Yaz sonu. Sıcak, durgun bir ikindi vakti. Karşı tarafın sessiz, güneş vurmuş sokaklarındayım. Yürüdüğüm sokakta kimseler yok. İnsanlar evlerine çekilmiş. Adeta yaprak kımıldamıyor. Sokak hayvanları gölgeliklere sığınmış olmalı. Bazı evlerin pencereleri açık. Muhtemelen ferah bir serinlik umuluyor. Lakin nafile. Tül perdeler beklenti içinde. Bir kadın yanından geçtiğim evin pencere kenarındaki sardunyalarına su verdi. Gölgeden yürüyorum. Az ilerdeki evin giriş katından gelen şarkının bestekârını hatırlamaya çalışıyorum. Hayır, bulamadım. Oysa farkında olmadan güftesini mırıldanıyorum. Son zamanlarda revaçta olan bir şarkı. Neyse sonra hatırlarım belki.
Bahçeli evlerin bazıları yüksek duvarlı. Sadece ağaçların üst dalları görünüyor. Bazılarında suyu çekilmiş süs havuzları. Derken bir çıngırak sesi. Köşeden yoğurtçu göründü. Bir yerlerden patlıcan, biber kızartması kokusu geliyor. Üst katların birinden yoğurtçuya seslenen taze. Karşı kaldırıma yönelirken bir kedi geçti önümden. Kömür karası. Yorgun adımlarla, telaşsız yürüyor. Batıl itikadım yoktur, yine de hayırdır inşallah dedim. Önümdeki arabanın altına sığınmış bir köpek. Başını patilerinin arasına uzatmış dinleniyor. Kuş sesi yok. Mecalleri kalmamış besbelli. Gökyüzü masmavi, bulutsuz. Geçtiğim sokaklarda tek bir çocuk göremedim. Anneleri başlarına güneş geçer diye sokağa salmamış olmalı. Hızlandım, bir an önce denizi görmeliyim.
Tam ana caddenin karşısına geçeceğim aniden bir zil sesi. Bu sese Beyoğlu’dan aşinayım. Kadıköy-Moda tramvayı geçiyor. Durdum. Pencerelerde tek tük yolcu bezgin bir şekilde bakıyor. Uzaklaştı, arkasından baktım. Eskiden yaz aylarında bu tramvaylar iki vagonlu olarak çalışırdı. Arkadaki tenteli, açık, havadar vagon yok artık. Hatırlıyorum o vagon yeşil renkli olurdu. Eskiler artık hatıralarda yaşıyor. Onlar da zamanla kaybolacak. Meraklısı soluk fotoğraflarda görebilir ancak.
Karşı, uzak kıyıyı; sisler içindeki İstanbul yakasını gören çay bahçesinde neredeyse kimsecikler yok. Girişteki gölgeye oturmuş bir ihtiyar, en uçta baş başa vermiş iki genç. Yorulmuşum ki en yakın ağacın altına oturuyorum. Deniz kıpırtısız, çarşaf gibi. Yansıyan güneş gözümü alıyor. Adalardan gelen vapur arkasında beyaz köpükler bırakarak geçiyor. Tepesinde beş on martı biteviye dönüp duruyor. Yolcuların attığı simit parçaları günlük nafakaları.
Gelen garsona çay söylüyorum. Ses etmeden gidiyor. Hava sıkıntılı, durgunluk beni de esir aldı. Terlemişim. Sırt çantamdan kitabını çıkardım. Çay geldi. Garson yine sessiz, ayaklarını sürüyerek gitti. Akşamı bekliyor. Çay demli, mis gibi kokuyor. Bir yudum içtim. Kitabımı açıp kaldığım yerden okumaya başladım. Bazı satırları iki kere okudum. Bir şey anlamadım. Aynı sayfayı bir daha okudum. Yine bir şey yok. Bıraktım. Çay soğumuştu. Keyfim kaçtı. Bu sessiz, durgun, sıcak hava beni iyice bezginleştirmişti. Hesabı ödeyip kalktım.
Tramvay yolunu izleyerek Kadıköy’e geldim. İskele kalabalık. İnsanlar vapura yetişmek için koşturuyorlar. Benimse acelem yok. Bir banka oturup bu aceleci insanları seyre daldım. Bu canlılık iyi geldi. Sessiz ortamlar bana göre değilmiş. Herkes tatlı bir telaş içinde olmalı. İşlerinden çıkmışlar evlerindeki huzurlu ortama kavuşmak için acele ediyorlar. Tek arzuları bu olmalı. Huzurlu mu, diye düşündüm bir an. Zihinlerinde neler var? Hangi düşünceler… Hayalleri ne? Onları neler bekliyor evlerinde? Fakat yine de yuvalarına dönüyorlar.
Oysa ben… Belirsiz düşünceler, karışık ve sisli hayaller içinde evime dönmek zorundayım. Yalnız… İşte, kısa bir düdük, bacasından yükselen siyah duman. Karaköy vapuru kalktı. Dalmışım. Akşam serinliği çıktı nihayet. Kendime geldim. 17.45 vapurunu kaçırmamalı. Çantam omzumda kalabalığa karıştım.
Nezir Suyugül

İstanbul’un eski bir semtinde sıcağa sese denize ulaşan gezinti Derin insanı anlatıyor aslında. Bu çoklu yolculuk için çok teşekkürler Nezir Bey.