Biraz önce senden ayrıldım. Varlığım başka varlıkların çığlıklı seslerine karışırken ve tam olarak bu mekânı terk etmemişken sana uzaktan tekrar bakıyorum. Bu karanlık berbat yerin her tarafı paslı demirler, parçalanmış beton, kırık yer karoları, soluk renkli fayanslar, kopmuş metal parçaları, şekilsiz tahtalarla dolu. Işıklar yok. Ama seni görebiliyorum. Bu yıkıntının ortasında bütün güzelliğinle, saflığınla, bembeyaz, lüleli saçların dağılmış, öylece yatıyorsun. Aslında senden ayrılmayı istemedim. Her şey çok çabuk oldu. Şaşkındık. Birilerini bekledik. Zaman geçti. Gelen olmadı. Yanaklarının pembeliği azaldı, o pembeliklere düşmüş gözyaşları kurudu. Zaten ne silecek kimse vardı ne de elinde mendilin. Ağlayacağını bilmiyordun bile. Ama ağladın. Hıçkırıklarla, katıla katıla ağladın. Sesin yettiğince ağladın.

Elinde bez bebeğin vardı. Annenin yaptığı, paçavralarla doldurduğu, birlikte seçtiğiniz kumaştan dantelli gelinlik diktiği bez bebek. Ne çok seviyordun onu. Ne çok oynamıştın. Geceleri hep ona sarılıp yatıyordun. O gece de ağladın, seslendin, kimseler duymadı. Korkuyla ona daha da sıkı sarıldın. Neredeydin, ne olmuştu, bilmiyordun. Gecenin bir yarısıydı, yatağında, uykudaydın. Sıcacık, yumuşacık, bulutsu uykuda… 04:17’de başka bir yere ışınlandın. Korkunun, karanlığın, yalnızlığın olduğu bu yere.

Büyük bir uğultu geldi derinden, sarstı, salladı, 65 saniyede yıktı geçti. Küçücüksün, bilmiyorsun. Aslında çok aradılar seni. Onlar da korktu, seslendi, ağladı, yıkıntılar arasında dolaştı, birbirinizi duymadınız. Savrulmuştunuz değişik yerlere. Her şeyi kaplayan kör edici toz bulutu vardı. Başkalarının haykırışları vardı, yıkılan binaların sesleri vardı, depremin gümbürtüsü, köpek havlamaları, devrilen direkler, hemen ondan önce kanatlanan kuşların çırpınışları… Birbirinizi duymadınız. Adını çığlık çığlık bağırdılar. Çöken, ışıksız beton yığınların içinde, ellerinde kazma bile olmadan, gecelik elbiseleriyle, buz gibi soğukta, gözleri kara, aradılar. Sen bir damla su içemedin ya, onlar susadıklarını bile anlamadılar. Birbirlerine sarılarak teselli bulmayı denemediler bile. Söylemek istedim. Çok aradılar seni. Umutları giderek sönük, titrek bir ışığa dönüşene dek, aradılar. O yıkıntılar kalksa, seni yattığın bu lanetli yerde sessiz, soğuk, kaskatı bulacak olsalar, küçücük varlığına son bir defa sarılıp saatlerce tükenmiş, sessiz gözyaşlarını içlerine akıtabilseler… Bir bulsalardı…

Şimdi her şeylerini kaybettiler artık. Baban göçük altında kaldı. Bacağını kurtaramadılar. Senin düşmüş olduğun derinliğe inemiyorlar. Kepçeler gelmedi. Annen perişan. Bebeğini bulmak için yıkılan eve girmek istedi. Kollarından yakaladılar. Her şey sis perdesi altındaydı o sırada. Kimse ne yapacağını bilemiyordu, kimse evlere giremiyordu, dondurucu soğukta her şey ağır çekim bir filmin kareleri gibiydi. Sense öylesine derinlere gömülmüştün ki, şaşkındın, gözlerin karanlığı yaramıyordu. Bebeğine sıkı sıkı sarılmıştın. Korkuyla “anne, anne” diye bağırdın. Orası yatağın değildi. Annen gelmedi. Gelemedi. Gözlerin yarım kalmış uykuyla yavaş yavaş kapanıyordu. Sağında solunda sert bir şeyler vardı. Bacağın, omuzun acıyordu. Bir şeylere tutunarak doğrulmaya çalıştın. Hareket edemedin. Oradan nasıl çıkılacağını bilmiyordun. Zaten kapı pencere yoktu… Yer sallandı, yine gürültüyle bir şeyler düştü, tekrar ağlamaya başladın. Ağabeyini çağırdın, o da gelmedi. Başın ağırlaştı, gözlerin kapandı. Rüyanda bebeğinle birlikte uçarak evine, odanın penceresine gittin. Pencere kapalıydı. İçerisi karanlıktı. Annenle baban görünmüyordu. Ağabeyin de yoktu. O mutlaka seni bekler, seninle konuşur, sana annenden gizli okuduğu kitaplardaki resimleri anlatırdı. Sonra birlikte güler, annenin ayak seslerini duyar duymaz da yorganı başınızın üzerine çekip uyuyor numarası yapardınız.

Sen rüya görürken güneş soluk ışıklarını karlar üzerinde dolaştırdı. Yıkıntıların arasından süzülüp can verdi, renk verdi, gölge oyunları oynadı. Ama sana erişemedi. Gözlerini açtığında yine o derin karanlıktaydın. Acıkmıştın. Susamıştın, üşümüştün, ellerin ayakların buz gibi olmuştu. Titriyordun, halsizdin. Ne annen ne baban vardı yanında. Arkadaşlarının hayaliyle buluştun, oynamak istedin, ama kımıldayamıyordun. Minik parmakların uyuşmuştu. Bebeğin hala çarpan kalbinin üzerindeydi. Seni yalnız bırakmamıştı. Gülümsemeye çalıştın. Anneanneni çağırdın. O da eskiden sizi bırakıp gitmişti ama sen çağırdığında geliyordu. Sevgi dolu bir ruhtu o. Annene anlatıyordun ama sana inanmıyordu. O artık uzak bir yerde, gelemez diyordu. Ama biliyordun, şimdi de mutlaka gelecekti. Belki gözlerini kaparsan daha çabuk gelirdi, en azından hayal edebilirdin geldiğini. Anneannenin anlattığı masalda bir dev vardı. Belki o dev gelirdi, seni kurtarırdı, kim bilir…

Zaman geçiyor. Senden ayrılmamak için çok direndim. İnan elimden gelen her şeyi yaptım. Bir bedensizin yapabileceği her şeyi. Ama kalbin artık daha yavaş atıyor. Damarlarındaki kan yavaşladı, nefesin sığ, soğuk seni esir aldı, rengin soldu, dudakların morardı, yumuşacık öpülesi yanakların beyazlaştı, boğum boğum kolların halsiz kaldı, uykuya yenildin. Seni burada, bilinmeyen, buz gibi, kapkara yerde, bir başına, donmuş, geri döndürülemez ölüme terk edip gitmek o kadar zor ki. Ancak üç yıl yaşayabildik birlikte. Işıl ışıl bakıyordun. Gülümsemen armağan gibiydi. Henüz üçe kadar sayıyordun. Annenin eline tutuşturduğu renkli kalemlerle gökyüzünü, güneşi, ağaçları, bulutları, evinizi çiziyordun. Annen de onları duvarlara yapıştırıyor, “Benim kızım ressam olacak” diyordu. Baban masal kitapları getiriyor, kitaplardaki resimleri anlatıyordu sana…

Şimdi senden uzaklara gideceğim. Benim gibilerin yanına. Burada bulunduğun yeri bilmediğin gibi, orada nereye gittiğimi de bilmeyeceksin. Annen, baban, ağabeyin seni sonsuza dek özleyecekler. Bir süreliğine onları sık sık ziyaret edeceğim. Seni kaybetmenin acısını azaltmasa da varlığımı hissettiklerinde huzur bulacaklar. Sana son bir defa bakmak istiyorum doya doya. Çok güzelsin. Büyüyecektin. Çok güzel bir genç kız olacaktın. Zeki, şakacı, oyuncu. Bu kadar erken, bu kadar çaresiz, örselenmiş ayrılmasaydık keşke. Seni kim bilir ne zaman, kat kat derinlerde, yıkıntılar arasında bulacaklar. O zamana kadar umutlarını kaybetmeyecekler.

Gitmeliyim. Bekliyorlar.

Füsun Uzunoğlu

6/8/2024