Hayat, senaryosunu kimin yazdığını bilmediğimiz bir filmden ibaret sadece. Son günlerde bizimki dramatik. Gözyaşlarına açık. Dinmeyecekler.
Sinema, evde film izlemek eşimle en sevdiğimiz etkinlik. Benim için ayrıca kitaplar var. Evin içinde film dolu hard diskler, kütüphane dolduran kitaplar mevcut. Hepsini okudun mu ile bunların hepsini izledin mi sorularının yarıştığı yerdeyiz.
Arşivlediğimiz filmlerin içinde en sevdiklerimizden biri olan “Vavien” var. İzlemeyenlere şiddetle tavsiye ederim. Kara komedi, düşündürücü, etkileyici. Çok meşhur bir sahnesi vardır. Hatta çok yerde afiş, sticker olarak denk geldim, hayatın özlü sözlerinden biri orada. İÇİNE ATMA!
Cemal (Settar Tanrıöğen) kardeşi Celal’in (Engin Günaydın) üzgün halini görünce ona, “İçine atma! İçine atıyon. Hiç iyi bir şey değil, içine atma. Dünyadaki bütün büyük hastalıkların ana sebebi bu içine atmak. Atma. Konuşmak mı istiyon? Konuş. Ağlamak mı istiyon? Abi ben biraz dışarı çıkayım dolaşayım de, ne yapmak istiyosan onu yap ama içine atma!” der. Hepimizin içindekilere söyler aslında.
Yedi yıl kadar önceydi. Dudaklarımın kenarında, soğuktan etkilendiğinde olan türden bir kızarıklık oldu. Sonbahar, mevsim kışa doğru yol alıyor, ondan oldu, diye düşündük. Çeşit çeşit dudak nemlendiricileri aldım, fayda etmedi, çareyi doktora gitmekte buldum. Tükürüğümün etkisi ile kızardığını söyledi. Kremler verdi, geçer, dedi. Otuz küsür yıllık tükürüğüm bugüne kadar zarar vermedi de şimdi mi veriyor, dedim. Tükürüğün yapar, dedi. Ne kremlerin faydası oldu ne de tükürüğü sakınmanın. Yara haline geldi, mevsim kıştan bahara döndü, soğuk gitti o gitmedi. Üstüne halsizlik peyda oldu. Uyku halleri, uyuşmalar, kasılıp kitlenmeler… Sonuç aşırı kansızlık. Bildiğimiz bir şeydi, oldum olası var olan bir rahatsızlık ama hiç bu kadar ilerlememişti. Bilmediğim bir şey daha eklendi. Tiroit! Boğazda nodüller. Genetik dendi, halalarında da var, olması normal, dendi. İnsan kabulleniyor geleni. Önce bir perişanlık üzüntü oldu ama itaatkâr ruhum kabul etti. Ta ki bir arkadaşım, “Kızım sen neyi susuyorsun?” diye sorana kadar.
O sene eşimin babası hastalanmıştı. Memleketten aldık, bize getirdik. Eşimin kardeşi, babası geldi önce. Sonra babamın bir operasyon geçirmesi gerekti. Annemle babam geldi. Anneme yardım olsun diye halam geldi. Kuzenimin bir işi çıktı o geldi. Onlar var diye kardeşimle çocukları geldi, gitti. İki kişilik dünyamın içi kimsesizler kampına döndü. Her şeyin mükemmel olması beklenemezdi. Karşılıklı sustuk. Dilin susar ama kalbin konuşur, ruhun eser gürler. Bu kalabalığın zaman zaman dağıldığı oldu ama bu bir seneye yakın sürdü. Son günleri daha acı vericiydi.
Eşimin babası gün geçtikçe kötüye gitmeye acı çekmeye başladı. Evdeki uykusu ağır iki adama karşı geceleri zombiye dönen ben vardı. O acı çekip bağırdıkça, ben sessizce onu izliyordum.
Yatak odamın karşısındaki odada, tek kişilik misafir yatağında günlerce onun bu dünyadan gitmek için yalvarışlarını dinledim. Ben o yatakta yıllar önce babam kadar kıymetli amcamı da kaybetmiştim. Şimdilerde onun adı ölüm yatağı.
Yıllar önce yaylada, halamın evinde, eskilerden kalma tek kişilik bir koltuğu üst kata çıkan ahşap merdivenlerin altına koymuşlar. Bahçe kısmına bakan kuytu ama bir o kadar ortada duran koltuğun bazı sahipleri vardı. Babaannem otururdu sürekli. O vefat etti amcam oturdu, sonra başka bir tanıdık. Onu benimseyip, o bahçeye gelen ve uzun süre oturanların çoğunu kaybettik. Elbette tesadüftü ama bazı şeyler işte insanın içine işliyor. Hatta biz gelenlerle dalga geçerdik. “Şu ölüm koltuğuna git otur da senden kurtulalım,” diye. Velhasıl lanetini kabul edip attılar.
Şimdi evimde bir ölüm yatağı var. Geçtiğimiz yılın sonunda üçüncü hastasını ağırladı. Hangi hastayı uzun süre misafir ettiyse sonunu hazırladı. Hastalarımızla sustuk aylarca, bakıştık, yatak bize zehirli bir ilaçtan fazlası olamadı. İlk işim yatağı atmaktı evden. Şimdi arsızca hatıralarına sarılıyorum ruhunu bırakanların. Bunun bir sonucu var elbette, anksiyete atakları. Sorunu bilip çaresine yakın olup onu yapmamak sanırım katilini sevmek gibi bir durum.
Tüm bunların sonunda aklımın içinde saatlerce konuşanlarla susuyoruz. Sessizler ya da ben duymazdan geliyorum.
Dudaklarımın yara olduğu günlerde dile getiremediklerimi yazmakla çözmeye çalıştım. Evin içindeki kaos, kalabalık ve can sıkıcı olanlara karşı elimde kalem, defter, tüm dolu odalara rağmen hâlâ bana ait olan yemek masasının üzerinde şekillendi öykülerim. Sonra ardı arkası kesilmedi. Yazmaya sarıldım. Sarıldıkça iyileştim.
Tüm bu yaşananların en zorunu atlatırken yazmakla haşır neşir olamadım desem yalan, tüm kaçak zamanlarımda işlettim kalemimi. Eh, geçen zaman elimizin altındaki teknolojiyi geliştirdiği için defter kalem yerini telefona bırakmıştı. Birkaç “günün ruh dökümü” yazısı çıktı. Sonra ölümle yüzleştik. Eskilerin dilinden, soğuk çalmış bedenimizdeki yaraların acıması gibi bir şey hatta daha fazlası. Babamla hastanede geçen iki ayda susmamayı tercih ettim. Konuştuk hep, gülüştük zaman zaman, sustuklarımızı telafi ettik. Yazmanın iyileştirici gücünden fazlasını buldum onda, doğru zamanda doğru yerde konuşmak içimize attığımız, sustuğumuz şeylerin iyileştirici tarafı.
Peki, yastan kurtulmaya yaradı mı bütün bu konuşulanlar derseniz, insan sevdiği ile konuşmalara doyar mı, doymaz. İşte tüm bu doyumsuzluğun içinde yine sarıldığım kelimelerim oldu. Onlarla ağladım, onlarla içimin taşkınlığını düzleştirdim.
Filmler var elbette, ilk söz ettiğimiz onlardı. Aslında hiç yardımcı olmadıklarını hatta izlerken canımı yaktıklarını düşünüyordum. Babamın yoğun bakım sürecinde izlediğim her filmde ölüm vardı. Bilmeden rastgele açılmış filmlerdi. Sonra biri bana onların aslında bir işaret olabileceğini söyledi. Hatta izlediklerimden biri o kadar yakındı ki yaşadıklarıma. Mısır yapımı Diamond Dust (Turab el-Mas) filminde yaşadıklarımı birebir anlatan bir sahne vardı. Filmde Taha’nın hasta ve yaşlı babasının rüyası benimkiyle aynıydı.
Rüyamda babamı ölen akrabalarımızdan birinin kaçırdığını gördüğüm günün ertesinde izledik filmi. Adam birini ziyaret etmek istiyor, gittiği kişiye onu ölen tanıdıklarından birinin rüyasında kaçırdığından bahsediyor ve kimi bu şekilde rüyasında görse o kişi ölüyor. Film, rüyalar ve gerçekler… Buna benzer birçok denk geliş yaşadım. Filmlerin verdiği mesajların sonlandığı yer yine kalemin ucu oldu.
Susmak yaralar açarken yazmak iyileştirir. Susarken yazmak ise çiçek açtırır. Kendini iyileştiren kadınlardan olmayı tercih eden birçok kadınla birlikteyim ve en çok da onların okuyacağını biliyorum. Yazın ve içinize atmayın.
Zeynep Pınarbaşı

İçten, içe işleyen ve bir o kadar da anlatımı kesintisiz öykünü okudum, öykülerin çok olsun, sağlıcakla, yaşamın da hep mutlu olsun!…❤️
Meleksima Alp
Tebrik ederim, samimi, etkileyici bir yazı. Yüreğinize, kaleminize sağlık…
Zeynepcigim cok etkileyici. Yutkunarak okudum. Yuregini o kadar yakinimda hissettim ki. Cok da ışık tuttun bu yazinla bana. Eline sağlık. Sözcüklerin hem sana hem okuyana merhem oldu. Daim olsun canim🤍🙏🏻
👏👏👏
🤍
Ya susan erkekse sonu bir kadından daha ağır olur ne dersiniz…..
Babam, kadınlar hasta olur erkekler ölür, derdi. Bunu da ispatlayıp gitti bu hayattan. Sanırım susmak kimseye özel olmamalı. İçimizde taşımamalıyız yaşadıklarımızı. Bir şekilde bizden gitmeliler.
Kalemine sağlık Zeynepciğim. Yüreğim titreye titreye okudum.
Çok teşekkür ederim, sevgiler