Kar bir bastırdı mı, gitmez bu topraklardan kolay kolay. Belli ki seviyor, hemencecik bırakmıyor. Ben de kopamadım buralardan. Kaçar gibi gittiyse de bedenim bir zamanlar, ruhumun ucuna bağlı hatıralar -bir ipin ucuna bağlanmış tenekelermişçesine- nereye gitsem varlığının sesini duyurdular bana… Ondandır, hiç dinmiyor derinlerimdeki gürültü. Ondandır, şu sessiz dağın yanında, elimde yakılmış bir sigara ile buluverişim kendimi yine. Koca dağ, heybetli dağ, nasıl da başın dumanlı! Sanki tepen atmış, ben gibi. Görüp geçirdiklerinden, bilip sustuklarından, deyip de şifa olamadıklarından besbelli. Ne çok acı gömdün sen de derinlerine burada!
13 yaşındaki haliyle, kucağında bebesiyle hatırlıyorum Asel’i. Gözü yeni emeklemeye başlamış sübyanının yere serpilmiş oyuncaklarında, minik memeleriyle acı içinde emzirdiği yavrusunun başını okşuyordu. Muhtarın yeğenine vermişlerdi onu ki, bu hercai yeğen ev bark sahibi olursa belki adam olur. Gelgelelim adam olmamıştı adam olması beklenen, kaçak olmuştu, göçek olmuştu ama yar olamamıştı, koca olamamıştı, baba da olamayacaktı. Çocuk olamamıştı ki, daha ne olsun?
Asel’in az ötesindeydi Miran’ın baba evi. Miran’ın isteyeni çoktu da, vereni yoktu. Babası Nuh diyor peygamber demiyor, görücüleri eve yaklaştırmıyordu. Bir bit yeniği olmalıydı bu işte: ceylan gözlü derler ya ondan, bu güzel kız kesin sakattı, öyle diyordu köylü. Dedikodu ne çok sevilir buralarda. Köyün kızları imreniyorlardı Miran’a: Ne olursa olsun, sakat da olsa var mıydı baba evinin prensesi olmak gibisi? Gelgelelim Miran, günler içinde eridi, eridi; bir sabah köyün deresinde buldular cansız bedenini. “Sakatlığına dayanamadı zavallı” dediler ama babasının gözünü gözlerden kaçırdığını fark etmediler ya da fark etmek istemediler.
Muhtarın torunu Zelal, ilçe karakolunda polis. Mesleğinde de çok iyiymiş, üstüne basa basa övünüyordu muhtarın karısı. Zelal, birçok kızın da idolü köyde. Şehirde çalışıyor, ekmeğini kazanıyor ne de olsa. Ama çok lafı edilir olmuş bu ara buralarda; benim bile kulağıma geldiğine göre. Herkesin dilinde o. Her kafadan bir yorum çıkıyor tabii: “bu kız hiç haddini bilmiyor vallahi! Daha yükseğini mi olacakmış? İş arıyor başına. Bulduğuyla niye yetinmiyor ki? Diğer kızlar bu kadarını bile bulamıyor. Kurslara gidip duruyor muymuş? Deli, vallahi deli! Erkek meslektaşlarından daha iyiymiş ama bir türlü kıramıyormuş zincirlerini. Neymiş, hak ettiği halde vermemişler bir teşekkür belgesini. Bak, bak şikâyet ettiği şeye bak! Daha ne istiyorsun be kızım? Şükret haline! Şükür bil biraz, şükür. Bak, sen bu şükürsüzlük ile elindekinden de olacaksın ha…” Ah Zelal, ne diyeyim ki şimdi ben sana? Şükret haline desem, sana ihanet; şükretme, oku bildiğini desem, bu toplum ezecek seni. Her şekilde sana yazık olacak…
“Kadına şiir yazılır kızım, kadından şair mi olur? Şekspir, kadın mıydı? Büyük şairler neden hep erkek, sen onu bir açıkla bakalım?” Zeynep ablanın kızı Hayat, bu sene liseye başladı da, sık sık bu soruyla karşılaşıyor. Hem de en çok hemcinslerinden geliyormuş bu soru, öyle diyor. Ne cevap vereceğini o da bilemiyor zavallım -aram iyidir, mektup yazdıydı da- mektubunda bana sormuş. Sanki ben cevabı biliyorum da! İlkokuldayken hatıra defterime erkek arkadaşlarımızdan biri mani yazdı diye abimden az dayak yemediydim ben. Annem baktı ki olacak gibi değil, kendince bir çözüm üretti bu kavgaya ve sayfalarına zamanının ünlü artizlerinin fotoğraflarını özene bezene yapıştırdığım defterim sonunda sobayı boyladı. Ama o olaylı mani o gün bugündür aklımdan hiç çıkmadı: “patlıcanı haşladım, doldurmaya başladım, sen aklıma gelince ağlamaya başladım…” Şimdi ne zaman patlıcan görsem… Ay neyse, şiir miir demesin kimse bana. Hayat’ım sen bana bakma; devam et yazmaya! Şiirlerin, belki tutar Nasreddin Hoca’nın yoğurdu misali de, “erkekten şair mi olurmuş?” der biri de bir gün. Belli mi olur?
Aysel’in çok iyi bir kocası var. Vallahi bildiğin melek. Ama eve bir maaş yetmiyor tabii. İki de çocuğu var: bir kız, bir erkek. Allah güzel günlerini göstersin. Aysel, Ticaret Lisesi okuduydu da şimdi çalışıyor, çok istemeden de olsa. İyidir de işinde. Muhasebe tutuyor. Geçen gün aradı beni. “Abla çok gücüme gidiyor” dedi. “Her Allah’ın günü karşımda, ne zaman benle konuşsa, ay vallahi ben utanıyorum söylemeye… Ne zaman benle konuşsa, lanet olasıca pantolonunun üzerinden o adı batasıca organını kaşımak ne ya? Bir değil, iki değil. Benimle ne zaman konuşsa… Ayıp ya!” Vallahi ne cevap vereyim şimdi ben bu kıza? Bir onay bekliyor benden tabii. Karşı tarafa yani amiri olacak o adama öküz desem, öküze yazık, bir yere başvur desem, e gülerler adama; bunun bir şikâyet mercii yok ki. En sonunda dayanamadım, dedim ki: “kapat gözlerini gitsin kızım. Var mı o aşa ihtiyacın, görmezden gel öyleyse. He ama baktın herif ileri gidecek; aman ha; o zaman başka. Bu hödüğü yetiştiren de bir ana kızım. Ne diyeyim ben şimdi sana?” İyi mi dedim acaba ki, bilemedim şimdi? Bir şey gelmez değil mi bahtsızımın başına?
Arkadaşcağızım Ahsen, dikiş nakış hocası. Aynı mahalledeyiz, o da bizim dağların kızı. Hiç evlenmedi; istemedi. Gayet de memnun halinden. Ama kolay değil, yatalak bir anası var. İhtiyar teyzem -canını tez elden kolay veresice- bir de huysuz ki, düşman başına. E Ahsen de Hazreti Eyüp değil ya, bunca gerilimin içinde bir de damarına basılınca kükrüyor haliyle. Geçenlerde kulağına gelmiş: sinirli hallerini hiç evlenmemiş olmasına bağlıyormuş meslektaşları. Öğretmenler odasında “kız kurusu” lafının üstüne denk gelmiş de, üzerine alınmamış gibi yapmış ama çok kırılmış, çok soğumuş işinden. “Ne yani, benim sinirlenmeye hakkım yok mu?” diyor. “Gitmeyeceğim kursa, evden iş bulacağım” diyor. Haklı kız, ne desem ki? Ona; “e, sen de arttır şu sakinleştiricilerin dozunu, indir şu antenlerini Ahsen’ciğim!” diyecek gibi oldum, sustum. Kendini ota çevirme be Ahsen! Bağırman gerekiyorsa bağır, çağırman gerekiyorsa çağır! Kızsın da, kurusun da; kime ne? “Nasıl geliyorsa içinden, öyle çalış sen” dedim sonunda, ne diyeyim?
“Yok ya teyze, vallahi hobi!”
“Yemin et kız?”
“Yapma teyze, sende mi? Vallahi de, billahi de hobi, ya!”
“Şaka yavrum, şaka; bilmez miyim? Hem isterse hobi olmasın, profesyonel olsun, ne olacak?”
Bu diyalog, ablamın büyük kızı Efsun’la geçti aramda geçen gün. Gitara heves etmiş de. Bizim enişte ortalığı ayağa kaldırmış. Neymiş, öğrenince ne olacakmış, barlarda mı çalacakmış? Yarın bir gün şarkıcı olacağım falan da dermiş bu. Gözünü seveyim be eniştem, etme eyleme! Zaten “orası da okul mu?” dedin; bağırdın, çağırdın konservatuara yollamadın yetenekli kızı. Bari bırak da iki tıngırdatsın yavrucak. En sonunda attı tepemin tası. Sevmem gizli iş çevirmeleri ama…. “Boş ver kızım, aldırma sen babana. Şöyle yapalım: sen gel bana her hafta sonu. Bak bizim ev sahibinin kızı da gitar çalıyor. Rica ederiz, hem öğretir de seni. Şışşt, aramızda! Teyze-yeğen sırrı. Gel, istediğin kadar çal bende” dedim. Nasıl sevindi… Ah ben de bir şeyler tıngırdatabilseydim keşke, ah! Teyze-yeğen çalardık şöyle karşılıklı, oh! Şimdiki aklımla senin yaşlarında olmak vardı be Efsun’um! Var ya! Ah ulan, ah!
Nalân’ın ömrü mutfakta geçti. Hani öldüğünde mutfağına anıtını dikseler yeridir. Ne titiz kadındı gençliğinde, ne… Şimdi bakmayın böyle koyverdiğine. Gençliğinin intikamını alıyor aklın sıra. Vallahi de haklı. “Evi de ne piiis” diye arkasından 3 konuşanlar, gitmesinler misafirliğe, o kadar! Kadın o kutu gibi mutfakta dört çocuk, bir koca, bir de kaynana baktı yıllarca. Ne kaynanadan, ne kocadan çekti çok şükür ama çok paraladı kendini be. Bitirdi vücudunu. Hani, şu dışına çıkıp da sildiği camlardan aşağı düşüp kendini sakat bırakmadı ya da ölmedi ya vallahi de ev halkının kendisine madalya takması lazım… Şimdi bir de torun bakıyor. Gelin çalışıyor ya. Yok canım, kendi evinde değil. Gelin o eve çocuğunu sokar mı? Gelinin evine gidiyor. E gitmişken, yemeğini falan da pişiriyor. E eli değmişken tozu mozu da alıyor. Ne yapsın onun da alın yazısı böyle demek ki… Geçen gün rastladım markette, “Çay içmeye gel” dedim; “vaktim yok billahi” dedi. Meğer oğlunun iş arkadaşının kayınvalidesi bir Alman’mış da, İstanbul’a gelmiş de, gelini de ona Ayasofya’yı gezdirecekmiş. Koşa koşa gidiyordu yine torun bakmaya. “Bak gördün mü Nalan abla, elâlemin emeklisi gezmelerde, dünyayı tallıyor. Sen hâlâ… Aman boşver be! Ama inan, şu ev işlerinden emekli olunsaydı var ya, sen ağa olurdun, ağa…” Bir pot kırdım, kadının gönlünü alayım madem, dedim ama buruk bir gülüşle bakakaldı bana… İçim eridi valla. Nalan abla rahmetli kocasının emekli maaşını alıyor. Bu maaştan kesinti yapıyormuş devlet ama buna da şükür. Hiç maaşı olmamak da var, değil mi? Haklısın Nalân abla! Kızın da yeni hamile öyle mi? Vay anasını… Şey, ne güzel! Uzun olsun ömrün de, sen bak yine torununa torbana be ablacığım, çok yaşa!
Of, elemli dağ, of! Sana baktıkça anılarım film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden. Sizde de var mı kadınlık, erkeklik, he? Ay, saçmalıyorum iyice… Neyse, kalkayım ben. Otobüs saatinin eli kulağında. Firaz’ımın mezarına uğramadan olur mu hiç? O benim varım yoğumdu bir zamanlar, can arkadaşımdı. O, benim çocukluğum. Gerdek gecesinde, beceriksiz kocası iş beceremedi diye namusuna laf atılıp canına kıyılan Firaz’ımın mezar taşına elimi sürmeden nasıl hafifler içimin gürültüsü? Kalkayım da varayım yanına. Bekler o beni şimdi, bilir buralara geldiğimi.
…
“Ah be Firaz, ah! Bak, baharın müjdesini veriyor toprak. Cemre havaya, suya, toprağa düşüyor da, bir şu Kadın Dağı’na, bir de bizim yüreğimize düşemedi be Firaz’ım! Düşmedi…”
ARZU BAŞLANTI
