Taşlı yollarda yürürken arkasından gelen topuk tıkırtısının yarattığı korkuyla hızlanıyordu, Meryem. Otuzlu yaşlardaydı. Sürekli oturarak çalışmaktan hafif kilolu bir vücuda sahip olmuştu. Giysileriyle beden hatlarını gizlemeye çalışıyordu elinden geldiğince. Çok umursamıyordu gerçi. Yürürken eli sıklıkla başına gidiyor, başörtüsünü düzeltiyordu başka bir yerine dokunmadan. Arkasındaki sesi giderek daha yakından duyuyordu şimdi. Son zamanlarda artan kadın cinayetleri hemcinsleri gibi kendisini de tedirgin etmişti iyiden iyiye. “Daha ne istiyorlar ya. Kapanıyoruz işte. Evle iş arası bir yaşamın içindeyiz. Dışarı çıkamıyoruz çok sık. Sanki sokaklar onlar için varmış gibi. Hayatı onlara mı vermişti Allah? Tövbe tövbe,” diye haykırıyordu, tersini savunan komşularına.  Arkadaşlarıyla sokaklarda rahat yürümeyi, yüksek sesle gülebilmeyi düşlüyordu. Deniz kıyısında bir kayanın üzerinde oturup martıları besleyebilmeyi de. Ahlak polisine çaktırmadan birasını yudumlayabilmenin hayalini kuruyordu zaman zaman. “Ahlak polisi!” dedi kendi kendine. “Bu ne saçma bir kurum.” İş çıkışlarında bir kafede oturup arkadaşlarıyla geç saatlere kadar dünyayı çekiştirebilmeyi arzuluyordu. Gecenin karanlığı onun da dostu olmalıydı, korkulacak zaman dilimi değil.

Liseden sonra okula gitmesine izin verilmeyen Meryem, bu düşünceler eşliğinde hızlandırmıştı adımlarını. “Hey, baksana!” Daha da hızlanmaya çalıştı. “Ah ne olurdu şimdi topuk tıkırtılarının birbirini incitmeden dolaşabileceği sokaklarda yürüyebilseydi. Seçimlerini yapmanın özgürlüğüne sahip olabilseydi. İllaki yanında bir erkekle dışarı çıkabilmenin yerine geceleri de tek başına dolaşabilme rahatlığını hep içinde taşıyabilseydi.” Sesin yaklaştığını duyunca düşlerinin onu ele vereceğinden korktu. Koşmaya başladı. Arkasındaki de koşuyordu. Köşeyi dönünce kurtulacaktı izlenmekten. Ya da öyle sanıyordu. Döneceği yere geldiğinde artık adamın nefesini hissetmeye başlamıştı. Omuzundan yakalanmış olarak yüzünü adama dönmek zorunda kaldı. “Ne kaçıyorsun ya? Sadece arkadaş olmak istediğimi söyleyecektim. Uzun süredir gözüm sende.” Bir an için yumuşar gibi olmuştu Meryem. Sadece bir teklifti ne de olsa. Arkadaş olmaktan zarar gelmezdi ona göre ama ya yakınları ne derdi bu işe. Babasının sözlerini duyar gibiydi. “Yalnız yaşaman neyse de bu kadarına izin veremem. Ailemizin namusunu mu lekeleyeceksin!” Üniversite kapılarını bu nedenle kapatmıştı babası. Sadece bu yüzden bile yaşam hakları ellerinden alınan kadınlar geldi gözünün önüne. “Olmaz,” dedi. “Bırak beni. Canımı yakıyorsun.” “Neden olmazmış!” Az önceki incelik yerini kabalığa bırakmıştı şimdi. “İstemiyorum ben öyle bir şey. Bırak gideyim yoluma. Beni rahatsız etme!” Sırtını dönmeyi başardı, Meryem. Adamın gölgesi duvara yansıyordu. Havaya kalkan, bıçak tutan bir el. “Kaltak. Ne geziyon sokakta sen öyleyse. Namussuz.” Hakaret dolu sözcükler eşlik ediyordu inmekte olan bıçağa. Aldığı darbelerle yere yığılmıştı genç kadın. Adamın topuk sesleri kulaklarını dolduruyordu yeniden. Köşeyi dönmüş hızla uzaklaşmış olmalıydı. Şimdi başka sokaklarda yankılanacaktı mutlaka. Hafif inleyerek gözlerini açmaya çalıştı Meryem. Bedenini yokladı. Kan yoktu. Acı da. Şaşırdı. Gözünü açmaya korkuyordu. Çare yok açacaktı. Araladığında pencereden içeri sızan güneşin kızıllığını gördü. Önce gözünü doldurdu kızıllık sonra da yanaklarını okşamaya başladı. Tebessüm etse miydi? Adama cesaret verirdi bu hareket diye düşündü. Güneş ısısını tamamen hissettirince kendine geldi. “Ne adamı ya.  Kâbusmuş gördüklerim meğer.” Derin bir nefes aldı. Bugün işe gitmeyecekti. İş yerinde ki sayım nedeniyle tatildi. Arkadaşları onu yapılacak gösteriye çağırıyorlardı, bu defa “gelirim,” demişti. Sokaklardaki hareketliliğe katılmak için hızlı davranmalıydı. Perdeyi sonuna kadar açarak güneşin ve özgürlüğün tamamen içeri dolmasını istiyordu. Son kertede ilerlemiyordu perde bir türlü. Kahvaltısını hazırlamak için mutfağa yöneldi. Yalnız yaşamaktan mutluydu.

Komşu kadınlarla yaptığı son buluşmayı anımsadı, içi burkuldu. Annesi onu sık sık ziyaret eder bazen de yatıya kalırdı. Komşular da fırsatı değerlendirip onu görmeye gelirlerdi. “Neden evlenmiyorsun kız?” “İstemiyorum. Böyle yaşamak beni mutlu ediyor.” “Ama biliyorsun yalnızlık Allah’a mahsus. Hem sen bir başına. Evlenip evinin kadını olursun işte,” demişti Şebnem abla. Alt katında oturuyordu Şebnem. Saçlarını hep arkada toplar bazen de örerdi. Kocasının şiddetini içinde eritir, onun sözünün dışına çıkmaya cesaret edemezdi. “Öyle olduğunu sanmıyorum Şebnem abla ya. Benim de istediğimi yapma, içimden geldiğince yaşama hakkım yok mu?” Arada bir annesiyle göz göze geliyor, onu tepkisini ölçmeye çalışıyorlardı. “Öyle diyorsun ama haberlere hiç bakmıyorsun sanırım.” “Daha geçen gün yalnız yaşayan bir kadının evinin camını indirdiler aşağı. Bir de not bırakmışlar. Sonrasını sen düşün gibi bir laf mı ne varmış notta.” Son konuşan da yan binadan gelmişti. Şebnem’in yakın arkadaşıydı o da. “Dağ başımı burası ya,” diye itiraz etti Meryem. “Bütün bunlar biz kadınları evlere kapatmak, erkeklerin kölesi yapmak için uydurulmuş şeyler.”  “Ay bu da benim kuzenim gibi konuşuyor valla.” Eve girer girmez başındaki örtüyü çıkaran yan komşudan gelmişti son cümle. Televizyon dizilerinin kadınıydı o da Şebnem ablası gibi. Boğaz manzaralı, saray gibi evlerde yaşayan, çalışmayan kadınların hâkim olduğu dizilerdi çoğu. Nereden geldiği belli olmayan bir zenginlik, aldatma, yalan, dolanla işlenmiş mafyatik yaşamları olumlayan konulardan oluşuyordu çoğu. Zaten yaşamın gerçeklerini anlatan ya da kadın haklarını işleyen dizi yapımcıları ve kanal yayıncıları soluğu mahkemede alıyor, ekranlar kararıyordu. “Ama konu komşu ne der diyorum kuzenime, gülüp geçiyor. Hatta geçen akşamki dizide…” Meryem kadının sözünü tamamlamasına izin vermemiş, araya girmişti. “Aferin ona. Onu yapma ayıp, şunu söyleme yakışmaz bilmem ne. Konu komşu diye diye yaşamı ikiye bölmüş çok bildiklerini sananlar. Yanlarına da almışlar bu işlerden nemalananları. Oh ne ala memleket. Sanki hayat sadece erkekler için var. Allah öyle yaratmış olamaz,” diyerek vermişti yanıtını. Bu sözlerin ağzından çıkmış olmasına şaşırmıştı. “Susunca daha da geriye gidiyoruz,” diyordu bu konuların peşini bırakmayan arkadaşları. “Tövbe tövbe. Meryem cehenneme gideceksin valla billa.” “Hah işte o da tuzu biberi. Öyle diye diye hepimizi ev hapsine tıkayacaklar. Allah böyle dedi, konu komşu öyle dedi falan,” karşı çıkmayı sürdürmüştü, çalışma yaşamının bir parçası olduğu için kendini iyi hisseden kadın. 

Ağzını yakan bir yudum çay geçmişten sıyrılıp bugüne dönmesini sağladı. O tarz konuşma yapanların sayısı artmaktaydı gerçi. Üstüne üstlük televizyon ekranındaki görüntüler böyle hayatları savunanların ekmeğine yağ sürüyordu. “Bilinçli yayınlar onlar. İktidarın da desteklediği kanallar. Geçmişi allayıp pullayıp, insanca yaşama hakkımızı gözlerden düşürmek istiyorlar. Düşünmekten yoksun olanlar da buna inanıyor ne yazık ki. Aynı zamanda kadınları yaşam alanlarında görünmez kılmaya çalışıyorlar,” demişti iş arkadaşı Fadime. İş çıkışında bazen toplantılara gider onu da götürmek isterdi ama Meryem katılmazdı onlara. Başka şehre taşınıp gitmişti Fadime. Oysa onu dinlerken hem umutlanıp mutlu oluyor hem de korkularını yenmekte zorlandığı için öfkeleniyordu “Baksana giderek artan baskılar sayımızı azaltıyor,” demişti bir keresinde. Meryem da gülüp geçmişti. Şimdi o söylenenlerin ne kadar doğru olduğunu görüyordu.  “Fadime’nin gittiği toplantılara ben de gitseydim keşke. Ne kadar haklıymış. Geriye mi gidiyoruz ne?” Bugün mutlaka o çağrıya karşılık verecek, çıkıp alana gidecekti. Hep evde kalmayı, dinlenmeyi tercih ederdi bu gibi günlerde. Evinin önünden geçen kalabalıkların giderek azaldığının farkında olmamıştı. Şimdi öyle yapmayacaktı. Çalışma arkadaşları ile anlaşmıştı. İş yerinin önünde buluşacak, oradan kortejlerin arkasına katılıp konuşmaların yapılacağı alana gideceklerdi. “Bize sunulana değil haklarımız olana sahip çıkmalıyız,” demişti Fadime’nin arkadaşlarından biri, dünya kadınlar günü için yaptığı konuşmada. Onunla araları pek yoktu ama o da doğru şeyler söylüyordu. Annesinin “Etliye sütlüye bulaşma!” Sözü aklına geldi. Onu hep böyle öğütlerle yetiştirmişti. Yine de annesini seviyordu. Onu da anlamaya çalışarak birçok şeyi yapabilmeyi başarmıştı. Bu işi de kocasına direnen annesi sayesinde bulmuştu. “Yüksekokula göndermedin. Bari bırak çalışsın,” demişti her şeyi göze alan annesi. Ama etli sütlü işi iyice işlemişti içine demek ki. Ya da son zamanlarda yaygınlaştırılan korku senaryoları atması gereken adımlar önünde engel oluşturmayı sürdürüyordu. Ama bugün o zincirin halkalarından birini daha koparıp atacaktı. Herkesin istediği eşitliğe sahip çıkıp daha fazlasını elde etmek için yürüyecekti.  Belki tam açılmayan perdenin sona kadar gidip güneşin tamamen girmesine neden olurdu. Arkadaşlarıyla birlikte haykıracaktı. Kararından vazgeçmeye niyeti yoktu bugün.  Ancak o zaman istediği biçimde yaşama özgürlüğüne sahip olabileceğini anlamıştı.  Bu topraklarda ayrımsız, herkesin diğerinin haklarına saygıyla yaklaştığı bir yaşam için nicedir mücadele ediliyordu. Kadınlar da öyle. Bunu da anlamıyordu işte. “Neden bu gibi şeyler için mücadele edilmek zorundaydı. Nasıl olmuştu da bu duruma düşülmüştü. Oysa doğanın sundukları hepimize yeterdi.” Aklından geçenleri bir kenara bıraktı. Durum buydu. Kendisi de onların arasında olmalıydı. Özgürlükten yana olanlar bir arada olmalı ve hayatlara anlamsız sınırlar koyanları yenmeliydi.        

Son çayını içti. Masayı topladı. Demliğini boşaltırken yatak odasından gelen bir ses üzerine olduğu yerde çakıldı. Sanki odanın camı atılan bir taşla paramparça olmuştu. Odaya koştu. Evet yanılmamıştı. Taşı buldu. Bir kâğıt sarılıydı ona. Açsa mıydı?  Aynadaki kendine baktı. Kâğıdı buruşturup çöp kutusuna atmak üzere mutfağa yöneldi. Biraz sonra arkadaşı onu almaya gelecekti. Hazırlığını tamamlamak için hızlı hareket etmeliydi.

Hamit Ergüven