siyah kadife kutuda altı ölü kuş
Boston’da eksi 23 derece
camlara yaban otları kuş ayakları çiziyor buz
neyi almışsa hayattan onu çiziyor
çünkü buza bıçaklar bileyen rüzgâr
biçiyor başlarını otların ve kuşların
şimdi daha yeşil daha iri bir yılanın
ardında bıraktığı beyaz buruşuk
derisine sığıyor kısalan günlerimiz
kısalan cümlelerimiz camlarda
buzun ele verdiği yalanlar arasında
ışıldayıp sönüyor
kuşları kara gömmek iyi bir fikir değil
en iyisi saklamak kadife bir kutuda
altın simli mor ipeğe yatırıp
seyretmek ölüme tünemek için ters dönmüş ayakları
bir zaman göğün küçük ağzı olmuş gagaları
ve tüyleri çürürken kurtlanırken
uçmak tekrar alana kadar onları…
*
eve dönmedim o gece şiire gittim
dev bir denizanası yüzüyordu önümde
hırlayan nefesimle peşinden gittim
kar yığılmış çalıların altında
kendi bağırsaklarını yemeye yatmış bir kurt
ve aynı anda kardelen kılığında
görünebilir şeytan görmeye gittim
dünya derinle örtülüydü sevgilim
denizin kırışığı çölün yüzü yağmurlar
nerde neye dokunsam haz ile ürperirdin
bağdaş kurup oturdum ısrarcı bir soruya
dev bir deniz kabuğu derinle örtülüydü
onun sedef girdabında yaşamıştım bir zaman
yol dışımda değildi durduğum yerde gittim
ikinci kuşu duvar dibinde buldum
can çekişiyordu alıp koynuma soktum
kalbimin üstünde fazladan bir kalp
ısıttım hohladım buzunu çözdüm
opera binasında melekler ve aryalar
bir gökyüzü kurmuşlardı onlarla gittim
telefon kulübeleri kadar güvenli değildi ev
eve dönmedim bir daha şiire gittim
*
çok içtim sonra adımı orman koydum
dönüp bakmadım çağıranlara
dönüp bakmak ormanın işi değil
dağ dağ
göğ göğ sayıklamaktan
yorgun düştüm dünyanın çukurlarında
vardı benim vahşilerim
nerde benim vahşilerim
etçil bitkilerim salyalı bitkilerim
saldım şehirlere derinden sinsi
ilk kez tadına baktım insanın
şeffaf kokusuz ilerledi damarlarımda şehvet
sözcüklerim vardı kızıl savaş boyalarım
bir geyik alageyik boz geyik
boynuzları ağaçlar ağaçlar sürer
göz göze geldiğim gibi onunla
başımda ağaçları ve kuşları gezdirdim
bu yeni bir kuş dedim benim karnımdan
bir ölüdoğan bir ölüdoğan
bu ilkel bir kuş kindar hafızam
hiçbir müzede yok henüz etiketi yok
neresinden ne yapılır bilmiyor kimse
bilinmesin diye onu sindirdim
uyudum uyandım rüyayla budanmışım
kollarımın yerinde acıyan dallar buldum
*
Boston limanında dünyanın bütün limanlarında olan
ve mevsimler değişirken havaya suya biçimler emreden
bir tanrı parçacığı var
erimiş haliyle deniz
katılaşınca soğuk metal yığınları
elimi siper etmiş yarına bakıyorken
ya da dünden bir şey almak için eğilmişken ansızın
öyle katılaşıyorum
ne kadar kalıyorum bir biçimin içinde
heykeller bırakıyorum dünyaya
parmak uçları sonsuz karıncalanan
bir olmayan olarak bana arzular
arzularıma kırbaçlar şaklamalar emreden
bir tanrı parçacığı var
buraya nasıl ve neden geldiğimiz
arzularımızın bir otopsisini gerektiriyor
dosdoğru konuşalım öyle ki
cetvelle ölçülebilsin cümlelerimizin
evrendeki eylemsel tekabüliyeti
ağır konuşalım
birbirinin ayağına taş bağlayıp
denize atlamış iki sevgili gibi
çünkü buraya nasıl ve neden geldiğimiz
bileklerimi kesiyor benim
sense bir güneş saatini onarıyorsun
sesinde daima esirgeyen bağışlayan
bir insan parçacığı var
Boston limanı adaları bu havada mümkün değil dedi kaptan
bir kayalığı andırıyordu yüzü
ve bir gözüyle ağzı yer değiştirse
daha bıçkın görünemezdi
bir an gülümsemiş miydik bunu söylediğimde
bir albatros çakıldı o anın teknesine
şairlerin durmadan ölümü çağırması
ve 90 dakikalık bir yürüyüş ikonik özgürlük yolunda
yan yana satılamayacak şeyler
bende dünyanın bütün kadınlarında olan
ve mevsimler değişirken havanın suyun hazırlığını duyan
bir hayvan parçacığı var
*
ateş ne kadar az hayatımızda
külü eşelemenin koru canlı tutmanın
dirliği bozuldu mu
sıçrayan kıvılcımı göz ucuyla izlemek
bir mesafe edinmek harlanan alevlere
yaklaşa uzaklaşa bir ateş dansı
düşü arındırmanın dumanı söyletmenin
obası yıkıldı mı
çocuktum çığı sakin dağlarda
bulutlara gömülmüş yaylalar gördüm
koynumda ısıtılmış taşla uyudum
hapşuran kuzular buzağılarla
gençtim yürüyen bir ormanın sınırlarında
kendini tutuşturan ağaçlar gördüm
kardan yansıyan ışık ve biraz kavla
şimdi okyanus ötesi bir şehirde
yakıyorum geçmişimi yakılmalıdır
hava öyle soğuk ki
herkes ateş taşımalı yanında
sen taşırdın ve yakardın kirpiklerini
ziyarete açılırdı yüzünde kuşların kilisesi
ateşin kilisesi genişlerdi içinde
inanmak yoktu da mermerler vardı
damarlarında akardı hüznün bal rengi kanı
elmanın kilisesi içindeydi elmanın
aşkın kilisesi iki ayrı bedendi
mum yaktık yağ yaktık kuşlara çerağ
ateş ne kadar az hayatımızda
*
her şey beni ağlatabilecek kadar güzeldi
günler bir kitabın sayfaları gibi okundu okunmadı çevrildi
yeniden kurmak istediğim anlar oldu kurdum da
sözcükler kurabilir leylakları öpüşleri geceyi
bir sokak kedisinin tüyleri arasında
ellerine rastlamıştı ellerim
ruhum yapışıyordu şeylere vakitlere
adım bir yokuşa verilmişti inip inip çıkıyordum
buğdayım yokuşa serilmişti çıkıp çıkıp iniyordum
geç kalıyordum kendi gölgeme bile
sözcükler diyordum sözcükler gerçekleşir
iskeledeki çiçek sergisi
bana uzatılmış bir buket gibiydi
ve çağırınca geliyordu deniz
ruhum yapışıyordu kumlara yosunlara
şaşıyorum ne kadar az sevmişler beni
her şey anlam diye çırpınıyor karşımda
üstüme alınıyorum dünyanın güzelliğini
hiçbir şey biriktirmedim ömrüm boyunca
siyah kadife kutuda altı ölü kuştan başka…
Nilay Özer
