(Hayvanlar Üzerine Kısa Bir Hakikat Denemesi)
Nükhet Eren
“Her hayvan, suyun su içinde olması gibi dünyanın içindedir.”
— Georges Bataille
İnsan da bir zamanlar dünyanın içindeydi. Ta ki kendini merkeze yerleştirip geri kalan her şeyi çevre ilan edene kadar. O gün bugündür insan, suyun içinde değil; suyun dışında, hatta suyolunu betonla döşemeye çalışan varlık olarak yaşar. Kendini üstün sayar. Aklı olduğu için, ruhu olduğu için, alet kullandığı için… Ama en çok da gürültüsü olduğu için.
İnsan tanımlarını düşün: “Gülen hayvandır”, “konuşan hayvandır”, “alet yapan hayvandır”… Her şeyin başına bir “hayvan” koyarız da, sonuna bir “ama” iliştiririz. Çünkü hayvan olmak, bizim için eksikliktir. Kendimizi onların üstüne koyarız. Oysa gerçek şu ki, biz de bir tür hayvandık, sadece biraz daha fazla tabela diktik.
Hayvanlarla ilişkimiz de aynen böyle şekillendi: Önce dövüştük, sonra avladık, sonra evcilleştirdik. Bir kısmını evin içine aldık, bir kısmını ormana sürdük. Bazılarını “cins” ilan ettik, bazılarını “başıboş.” Ve şimdi, “topluma tehdit” oldukları gerekçesiyle öldürmeyi tartışıyoruz. Üstelik adını da bulduk: “Uyutmak.” Ne kadar şefkatli bir kelime! İnsanın yok etme kabiliyetinin şiirsel versiyonu.
Sokakta bir köpeği tekmeleyen çocuğa “eğitim şart” diyoruz. Ama asıl eğitimsizliğin, yetişkinlerin korkularından, belediyelerin suskunluğundan, toplumun konfor takıntısından kaynaklandığını göremiyoruz. O çocuğa bu şiddeti miras bırakan bir sessizlik var arkamızda.
Bu arada hukuk ne yapıyor?
2004’te çıkartılan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, adı kadar koruyucu değil. Çünkü hâlâ hayvanı “sahipli” ya da “sahipsiz” diye ayırıyor. Hâlâ mal gibi tanımlıyor. Hâlâ bir köpeği öldürmek, bir masa kırmakla aynı kefeye konuyor. 2021’de yapılan bazı düzeltmeler umut vericiydi, ama yeterli mi? Hayır. Çünkü mesele yalnızca yasal değil, ontolojik. Yani varlıkla ilgili. Biz hâlâ onların can olduğunu değil, eşya olduklarını düşünüyoruz.
İşin gerçeği şu: Hayvan hakları yok. Çünkü hayvanların oy hakkı yok. Çünkü hayvanların lobi gücü yok. Çünkü hayvanların konuşacak televizyonları yok. Oysa onların dili vardı: kuyruk, tüy, göz, sessizlik… Anlamadık.
Bir virüs geldiğinde, insanlar evlerine kapanırken, hayvanlar ilk defa biraz rahat etti bu dünyada. Kovid sonrası bazıları anladı: Yaşam var, ama insan olmak bir imtiyaz değil. O günden sonra çok şey değişti sanıldı. Ama değişmedi.
Çünkü hâlâ sanıyoruz ki yaprak bizim için düşer, orman bizim için oksijen üretir, hayvan bizim için miyavlar. Oysa yaprak ağacın kendisi içindir, orman kendisi için vardır. Ve hayvanlar, biz olmadan da yaşıyordu.
Artık bu gezegenin merkezinde insan yok. Yaşam var. Ve yaşam, kendini her sabah yeniden kurarken, insanı yeniden tartıyor. O yüzden diyorum ki:
“Her hayvan, suyun su içinde olması gibi dünyanın içindedir.”
Ama insan… hâlâ suyu kirletmekle meşgul.

Kaleminize sağlık , dünyanın merkezinde yaşam var 🙂 ✨💐
Ne tatlı bir yazı, büyük küçük tüm patilerin iyilik dolu olduklarini biliyorum. Kötülüğü ogrenmediler çünkü.
Covid zamanında ilk kez yeşil alanlar arttı. İnsan ortada yokken. Evet. Ardında bir sessizlik, bir konfor alanı var. Sevgiler. Kaleminize sağlık.
Oysa 11. yy da Irak’lı bir grup alimin yazdıklarında hayvanlar insanları eziyet etmelerinden dolayı mahkemeye veriyor. ( yazının sonrası iyilikle sonuçlanmıyor gerçi) iyi bir girişim olarak yansıyor bugüne
“ İnsan tanımlarını düşün: ‘Gülen hayvandır’, ‘konuşan hayvandır’, ‘alet yapan hayvandır’… Her şeyin başına bir ‘hayvan’ koyarız da, sonuna bir ‘ama’ iliştiririz.” 👍👍
Çokça otokrat zalim üretmiş bu üstenci anlayış; ayrıca asırların oluşturulduğu kültürel çeşitlilik ile insani değerleri de önemli/önemsiz diye ayrıştırmıştır.