Atlas’ın yükü

Kitap özeti

Daha bir dakika önce yazı atölyesinde yanımda oturan Sevgili Ferdağ Ergin’e mitolojiden ne kadar sıkıldığımı anlatıyordum. İliada ve Odyssea, arkasından Aeneias, ilgili kitaplar!  Son iki yıldır!  Tamam, mitolojiyle olan yolculukta bilgilenmiştim, olağanüstü şiirsel bir dille anlatılan kahramanları, tanrıları tanımış, onların eliyle kurulan ve kaybolan uygarlıklara, savaşlara, aşklara, acı ve mutluluklara tanıklık etmiştim. Ama fazlasından sıkılacağımı biliyordum. Sonra “Atlas’ın Yükü” sözü geçtiğinde, göklerden gelen bir etkiyle el kaldırıp “ben anlatırım” dedim. Yetmedi, tam iki oturumda anlattım. Atlas ya. Efsane ya. Kitap hiçbir şekilde tanıdık değil.  Yazarı tanımıyorum. Ama… Elime alır almaz büyülendim. 150 sayfalık kitabı bir solukta okudum. Yazım dili, yapılandırılması ve çevirisi o kadar iyi ki. Şimdi de size anlatıyorum.

Jeanette Winterson’ın bu eseri 2007’de Dilek Şendil tarafından Türkçeye çevrildi. Kitap 14 bölümden oluşuyor. Bizi dünyanın milyarlarca yıl öncesinden alıp, hayalle gerçeğin iç içe geçtiği yollardan günümüze getiriyor. Kendisini de öyküye katarak, lirik masalsı yazım diliyle titanlar, mitolojik tanrılar, insan doğası, uzay, toplum, felsefeyle bizi kendi dünyasına çekiyor. Bu özet, yazarın özgün anlatımını vurgulayan alıntılarla, tematik cümlelerle süslendi.

Önsöz

Mitler dizisinde dünyanın en iyi yazarlarından bazıları bir araya gelmekte, her biri çağdaş ve unutulmaz bir dille bir miti yeniden anlatmaktadır. Diziye katılan yazarlar: Margaret Atwood, Karen Armstrong, David Grossman, Viktor Pelevin, Alexander McCall Smith, Ali Smith ve Jeanette Winterson.

“Tortul kayaç katmanları bir kitabın sayfalarına benzer…

Her birinde eşzamanlı bir yaşam yazılıdır…

Ne yazık ki belgeler tamamlanmaktan çok uzaktır…”

11 Giriş

Yazar, konu seçmeyi sevgili seçmeye benzetir, kişisel bir karardır ona göre. Kitabı yazmak önerildiğinde gözünde Atlas canlanır. “Böyle bir telefon almasaydım, öyküyü hiç yazmayacaktım”

Kitap yeniden uyarlamalarla doludur. Ben anlatıcıyı sever.

“Atlas’ın Yükü, mitin bildiğimiz daha geniş çerçevedeki öyküsüyle, yeniden dile getirdiğim mitin çarpıştığı kişisel bir öyküye sahiptir. Bu kişisel öyküyü birinci şahsın ağzından anlattım, doğrusunu isterseniz hemen tüm çalışmalarımda birinci şahsı kullanırım, bu da özyaşamöyküsü sorgulamalarına yol açar.

Öykü özgündür, yaralayıcıdır ama gerçektir. Niebelungen Lied destanındaki Siegfrid gibi akışın ters yönünde gider. Burada yazar yalnızlığı, dışlanmayı, sorumlulukları, sırtanılan yükleri ve özgürlüğü irdelemek, farklı bir sonla bitirmek istiyor.

Elimizden tek gelen, birilerinin bizi duyacağını umut ederek öykü anlatmayı sürdürmek”

“Evet. Öyküyü yeniden anlatmak istiyorum.”

Öyküyü yeniden anlatmak istiyorum

“Özgür insan kaçmayı hiç aklına getirmez.”

Hiçlik varken dünyayı tek eliyle bile taşıyabilen Atlas, öyküyü yeniden anlatır. Milyarlarca yıl önceye, atomlara ve süpernova patlamasına gider: “Anneniz ve babanız aslında birer yıldızdan oluşur.” Birkaç milyar yıl sonra var olmaya susamış yeryüzü ortaya çıkar, bakterilerden oluşan yaşam yeni bir patlamayla Cyanobacter denen mor-yeşil, fotosentez yapabilen bakterilere dönüşür. Oksijen ortaya çıkar. Sonra deniz yıldızları, mercan kayalıları, dinozorlar…

Yeryüzü şaşırmıştı, ama üzerindeki numarayla bir mavi küreydi, bir şanstı”

Dünyanın kitabı her yerde açılır, kronoloji yöntemlerden yalnızca biridir, üstelik en iyisi değil. Orada çok hikâye vardır. Bunlar alüvyonlarda fosillerde kalmıştır ve ancak bir masal gibi anlatılır.

“Bana zamanı anlat,” dersiniz. Aslında, “Bana bir öykü anlat,” diyorsunuzdur. İşte size vazgeçemediğim bir öykü.”

23 Dünyanın ağırlığı

Atlas anlatır. Babası Poseidon’dur, annesi de toprak ana. Annesi katı, kesin, biçimli ve somuttu.

“Annem severdi babamı, çünkü sınır tanımazdı babam. Tutkuları gelgitler geçirirdi.

Babam şakacıydı, sıcaktı, bazen geri çekilirdi, annemin kıyısına armağan bırakırdı mercan, inci, rüya gibi bir deniz kabuğu. Babam annemin kendini güzelliklerini gördüğü bir aynaydı. Ormanlarını, yarlarını, yaban yerlerini. Annemse babamı tatlılıkla sınırlardı.

Derken ben doğdum. Yarı- insan yarı- tanrı, dev ırkın devi, titanlardan biri. Annem kadar düşünceli, babam kadar çalkantılı. “Erkek kardeşim Prometeus gibi çizgiyi aştım diye ceza çekerim. Sınırlar. Hep sınırlar.”

Hayatımda hiç yıkılmayan duvarlar var. Bu sınırlar aşılmıyor. Kozmos benim- var olan her şey, aynı zamanda da hiç bu kadar dışarıda, bu kadar bir hiç olmamıştım.”

“Hiçbir şey hiçliği sınırlamaz. Hiçlik olmayacak bir niteliğe sahiptir. Ağırdır.”

Öykümüz basit. Atlas Atlantis’te yaşıyor. Bir bahçe yaptı, Temenos (kutsal yer). Bir çiftliği var. Üzüm bağlarıyla dolu, sığırlar yetişir. Bir de kızları var. Zengin anne ve onurlu babanın bileşimi bir Titan olarak Zeus’un bile önünde eğilmez. Yarı Tanrı, Dev ırkın devidir. Annesinden altın ve değerli taşların kaynaklarını öğrenir, babasından deniz dibinin güzelliklerini.

“Sınırlar, hep sınırlar ve sonsuz uzay özlemi”

Bahçesinin duvarlarını kendi yapmış (Temenos, kutsal yer). Kızları Hesperidler bakıyor bahçeye.

Annesi Hera’ya düğün günü armağanı olarak bir altın elma ağacı hediye etti. Küçük altın elmalar, dallarından ananas kokulu pırlantalar sarkar. Hera ağacın bakımını Atlas’a bıraktı. Yılda bir kez gelip hasadı toplardı. Fakat Atlas’ın kızları da meyvelerden gizlice yediler. Hera çok kızdı, yılan Ladon’u gönderdi. Yüz başlı, iki kat çatallı dilli. Atlas bahçeden kovuldu.

Ama başına daha kötüsü de geldi. Tanrılarla Titanların savaşı.  Kardeşi Kronos, babası Uranos’un hayalarını kesip gücünü azaltmıştı. Kronos’un oğlu Zeus ise Atlantis’e saldıran insanoğluna yardım etti. Atlas önderdi. Annesi toprak ana, Zeus’a zafer sözü vermişti (Poseidon ve Hades Zeus’un kardeşleri).  Fakat halkının çoğu öldürüldü, Titanlar Tanrılara karşı ayaklandı. Sağ kalanlar Britanya’ya sürüldü. Soğuk kayalarla dolu ölümcül bir yere.

Atlas öldürülmedi, çünkü çok güçlüydü. Ama bu kez de Kronos’u taşıma cezası aldı.

“Bütün dünyanın hem göklerin hem derinliklerin yükü omuzlarıma binmişti. Ne varsa hepsi benimdi, ancak hiçbiri benim buyruğumda değildi. Bana yüklenen akıl almaz sorumluluk buydu. Varoluşumun sınırları. Ya arzularım? Sonsuz uzay.”

Tanrılar toplandılar, Zeus kararı okudu. “Atlas, Atlas, Atlas”. Adımdan da belli, bilmem gerekirdi. Adım Atlas benim, “çile çeken” anlamına gelir.

“Başımı eğip sol ayağımın üstüne çökerek sağ ayağıma dayandım. Başımla selam vererek teslim olurcasına ellerimi uzattım, avuçlarım yukarı bakıyordu. Teslim olmuştum galiba. Onların biçtiği yazgıdan kaçacak kadar güçlü biri var mı? Olması gerekenden kim kaçabilir?”

Kronos’u Atlasın omuzlarına verdiler. Önce dünyanın sesleri kısıldı, yalnız gelecekte asılı kaldı.  Sonunda dünyanın seslerini duymaya başladı. Papağanlar, yer altı suları, ateşlerin cızırtısı, bir köyün sesleri. Zamanla yalnız bu dünyayı değil tüm dünyaları, hem zamanda hem uzayda tanıdığını anladı.

“Dinleyin, dünyayı elinde taşıyan adamın öyküsünü anlatıyor biri. Herkes kahkahalarla gülüyor. Sarhoşlarla çocuklardan başka kimse inanmaz ona.”

33 Herakles

Heraklesin cezası, “beş para etmez birine hizmet etmek” Adı da “Hera’nın zaferi” anlamına gelir.

Herakles öyküsünü anlatır. Annesi Alkemenes’le kocasının kılığında 36 saat yatan Zeus, onun meyvesi olan Herakles’i Hera’nın kucağına verip onun emzirmesini istemiştir. Böylece ölümsüz olmuştur. Hera onu öldüremez ama nefret eder, sürekli aşağılar, çıldırtmaya karar verir. Çocukları dahil pek çok insanı öldürmüş, sonra akıllanmak için Delphoi’ye gidip oradaki bakıcı kadının önerisiyle kendini on iki yıl Eurystheus’a hizmete adamıştır.

“Efendim o benim. Onun şanı için Nemeia aslanını öldürdüm, Hydra’yı ortadan kaldırdım, Artemis’in altın geyiğini yakaladım, dünyanın en büyük yabandomuzunu alıkoydum, Augias’ın ahırlarını temizledim, insan yiyen Stymphalos kuşlarını kaçırdım, Girit boğasını kovdum, Diomedes’in etobur atlarını evcilleştirdim, Amazonlar kraliçesi Hippolyte’in kemerini belinden çıkardım, Geryoneus’un büyük sığır sürülerini eve getirdim, şimdi de on birinci işimi yapmak üzere burada senin yanındayım.”

“Meyve.”

Herakles Atlas’ın bahçesindeki elmalardan üç tanesin Eurystheus’a götürecektir. Atlas’tan bahçenin anahtarını alıp Ladon’u öldürmeye gider. Yılan ona “evine git Herakles” der. Elmaları çalarsan lanetlenirsin. Herakles gitmez. Yılan şahlanarak yükselir, ama böyle yapınca yumuşak gerdanı Herakles’in okuna hedef olur, oracıkta can verir. O sırada Hera gelir. Öfkelidir. Herakles’in güçsüz olduğunu ve kendi sonunu kendisinin getireceğini söyler.

“Bilmece gibi konuşuyorsun, kadınlar gibi.”

“O zaman daha basit söyleyeyim, insan gibi. Dünya hiçbir kahramanı yok etmez. Onun ödülü kendi canına kıymasıdır. Yoluna çıkan bir şey değil, sensin kendini yok edecek olan, Herakles.

Hera sokulur, olanca narinliğiyle, parıldayan saçlan, süt beyazı kollarıyla Ladon’u tüy misali yerden kaldırıp, göğe doğru fırlatır, Yılan takımyıldızı orada sonsuza dek kalacaktır.

Hera elmaları alması için Herakles’i kandırmak ister, ama Herakles bu konuda uyarılmıştır.

Herakles ilk defa neyi neden yaptığını düşünür ve bu kaderi değiştirmek ister. Neyi yaptığını biliyor ama neden yaptığını bilmiyordur.

 

45 Düşünce Arısı
Herakles Atlas’a sorar:
“Neden bunu yapıyoruz, arkadaşım?”
“Ne yapıyoruz?”
“Sen Kozmos’u taşıyorsun, ben de on iki yıldır yılanlarla
boğuşup meyve çalıyorum”
Atlas yazgısını kabul etmiş, özgürlük olmadığını düşünmektedir. Herakles ise dünyanın en güçlü adamı olduğu halde özgür olmadığını fark etmiştir.
Yılanı öldüren Herakles, Hesperidler’in altın elmalarını almak için Atlas’tan yardım ister. Atlas Hesperidler’in babası olduğu için elmaları daha kolay alabilecektir. Ancak, Herakles geçici olarak gökyüzünü sırtında tutmak zorundadır.
Atlas bahçesine gider. Bahçe haraptır. Budamaya başlar, ölü dal ve otları ateşe verir. Çıkan dumanlardan rahatsız olan Zeus Parsimenius adlı yaşlı bir adam kılığında yanına gelir.
“Sana yardım edebilirim” der.
“Senin cezalandırılmanı buyuranın Zeus olduğu ve cezanı çekmen için bastıracağı konusunda uyarabilirim seni.”
Zeus Atlas’tan Hera’nın bahçeye geldiğini, Herakles’in kaderi sorgulamaya başladığını, dünyayı geçici olarak omuzlarında taşıdığını öğrenir. Bu işten pek hoşlanmaz. Ama esas hoşlanmadığı Atlas’ın bu konuya kafa yormaya başlamasıdır. Kahramanlar düşünmez çünkü.
“Güzel bir yanıt vermişsin, Atlas. Zeus da bu kısa gezintini görmezlikten gelecektir, hiç kuşkum yok.”
“Benim de Zeus’un bundan haberi olmadığına kuşkum yok.”
“Belki de haklısın. Bazı sorular vardır, hiç sorulmaması daha iyidir. Bana şimdi, ‘Atlas nerede?’ diye sorsalar, ‘Her zamanki yerinde,’ derim herhalde.”
Atlas, yabancının bıraktığı altın toz bulutundan, onun Zeus olduğunu anlar. O sırada Herakles ya Atlas geri gelmezse diye düşünür.
55  Üç Altın Elma
Atlas Elmaları almaya gider. İlk elma kolayca eline düşer.  İkincisinde bir kalp sancısı duyar, duygulanır. Üçüncü elma o kadar ağırdır ki, düşünce gibidir. Yere düştüğünde ancak kendine doğru yuvarlayarak alabilir.
Atlas, yalnız kaldığında düşünerek ve matematik problemleri çözerek kurtarmıştır kendini. Duygulara alışık değildir. Şaşkındır. Sonra neden hayatını kabul etmeyip Titanlarla savaştığını düşünür.
“Zekice bir cezaydı ona verilen- kibrini kırmak içindi”
Kabul ettiyse, onlardan bu kadar nefret etmesinin nedeni neydi peki?
“Daima sınırlar ve de arzular”
İnsana, elinden geleni yapması ve dünyanın üstesinden gelmesi yakışır. Alın yazısının getirdiği zorlukları kabullenmesidir uygun olan. Güneş gün içerisinde en yüksek noktaya ulaştığında ne olur? Sabahların ikindiye dönüşmesi eksiklik midir, ya da ikindilerin huzurlu bir akşama ve yıldızlı gecelere dönüşmesi?
O sırada Hera gelir. Elmaları almasını söyler. Atlas meyvelerin ağırlığına yeniktir
“Aldığın elmalar senin kendi geçmişin ve geleceğin, ” diye açıkladı Hera.
Atlas ürkmüştü. Geleceği parmaklarının ucundaydı demek, hem de kaldıramayacağı kadar ağır.
“Üçüncü elma şimdiki zaman, ” dedi Hera, “senin geçmişinden yapıldı, geleceğini işaret ediyor. Sence hangisi Atlas? Bunu bir tek sen belirleyebilirsin.”
Atlas yanına döndü, ağaca baktı, acayip bir pırıltı vardı. Ağaç meyve doluydu. Şaşırmıştı Atlas. Çok eskiden tıpkı şimdi olduğu gibi üzerindeki meyvelerden ağacın dallarının sarktığını hatırladı. Ağacı olduğu gibi görememiş, yalnızca üç elmayı görmüştü. Seçimlerini kısıtlamıştı. Oysa kaderini değiştirebilirdi.
63 Çıkış yolu yok
Atlas elmaları alıp döndüğünde, artık gökyüzünü tekrar sırtına almak istemediğini anlardı. Elmaları Eurystheus’a kendisinin götüreceğini söyledi. Herakles, göğü bir anlığına tekrar tutarsa, omuzlarına daha rahat yerleştirebileceğini söyler. Atlas bu numaraya kanar ve gökyüzünü tekrar sırtına alır.
Atlas usulca, bir damla süt olsun dökülmesin diye yavaşça omuzlarına indirdi Kozmos’u, ağırlığının altında iki büklüm oldu. Öyle zarif, öyle kolay, öyle sevecen, neredeyse sevgiyle yapmıştı ki bunu, Herakles utandı bir an. Kendisi dünyayı paramparça etmekten çekinmezdi, yeter ki kurtulsun. Oysa Atlas’in bunu pekâlâ yapabileceğini, ama yapmadığını görmüştü şimdi, ona saygı duyuyordu, ama yardım edemezdi.
“Elveda Atlas,” dedi, “ve teşekkürler . . .”
“Başını çevirdi, bir an için evreni sırtında dengede dururken görmedi. Kendini taşıyordu Atlas, koskocaman ve ağır, küçük Atlas umutsuzca dünyanın Atlas’ını omuzlamıştı.”
70 Ama geçiş var
Herakles, elmaları aldı ve hızla oradan uzaklaşarak elmaları Eurystheus’a götürdü. Doğumunda onuruna kurulan Thebai kentine, sonra şehirden sıkılıp Kafkas Dağları’na gitti. Prometheus kimsenin bilmediği uzun bir zamandan beri prangalıydı burada.
Günün ilk ışıklarıyla birlikte başının üzerinde dönüp durmaya başlayan köpek vücutlu akbabayı görünce, Prometeus’un kaya yüzeyindeki zindanına yaklaştığını anladı Herakles. Akbaba her sabah Prometheus’un karaciğerini söker, gece olunca da karaciğer yeniden bitiverirdi; tanrılardan ateşi çalmanın cezasının kaçarı olmazdı böylece.
“Prometheus, “kardeşim Atlas’ı gördün mü”, diye sordu Herakles’e, işte o an dünyanın akıl almaz ağırlığını Atlas’ın nasıl bir sevecenlikle omuzladığı geldi Herakles’in gözünün önüne. Sokuldu, usulca Prometheus’un alnını sildi, bu cezaya bir son vermesini istemek için o gün Zeus’un karşısına çıkacağına söz verdi.”
Zeus epeydir Prometheus’a verdiği cezadan pişmandı, şimdi de onu bağışlamak için bir gerekçe bulduğuna sevinmişti. Gelgelelim, bir tanrı bile sözünü çiğneyemezdi, bu yüzden Zeus’un verdiği cezayı gerçeklikten simgeye çevirerek değiştirmesi gerekiyordu. Prometheus kendi prangalarından yapılma bir yüzük takmalıydı, yüzüğün ortasında da Kafkas Dağları’ndan alınan bir taş olmalıydı.
Döndüğünde akbaba, Prometheus’un üstüne çullanmıştı, gagasıyla karnında kıpkırmızı ince bir yarık açmaya koyulmuştu bile. Herakles okunu nişan aldı, kuşu boynundan vurdu. Elleriyle Prometheus’un zincirlerini kopardı, hem gülüp hem ağlayarak onun peşinden dağdan aşağı yola düzüldü. Prometheus, uzun zaman önce uğruna ateşi çaldığı insanların, onuruna düzenledikleri büyük bir şölene doğru yola çıktı. Şölene Zeus da katılmıştı, gelirken Herakles’in okunu da getirmişti yanında, Yay takım yıldızına doğru göğe fırlattı onu. Sonunda Zeus’un onu kabul ettiğini hissediyordu.
Prometheus, ateşin gölgesinden çıkarak Herakles’e yaklaşmıştı. “Beni kurtardın Herakles; sana teşekkür ederim. “Seni yine kurtarırdım, bin defa da olsa,” diye yanıtladı Herakles. “Öyleyse kardeşim Atlas’ı da kurtar. Zeus’tan onu da bağışlamasını iste.” 
Herakles yapamazdı. Yoksa dünyayı sırtlamak kendisine kalırdı.
75 Kendi sınırlarına güvenmek
“Yaptığımız seçimler konusunda sizlere ne anlatabilirim?
Felek, verdiğimiz kararların tam karşıtı yorumlar yapmaya bayılır, hayatın büyük bölümü de felekten şaşmaz.”
Yazar çocukluğunu, yetimhanedeki yalnızlığını, odasındaki büyük porselen küre ile tramvaydan oluşan yol arkadaşlığını, geçmişle geleceğin arasındaki yerçekiminde yaşarken tükettiği gücü ve kaldırmak zorunda olduğu ağırlığı anlatır.
“Kendi ağırlığım kadar ağırlık kaldırabilirim.
Öyküyü yeniden anlatmak istiyorum.”
79 Atlas’a özel Mars
Atlas Mars’ı seyrediyordu. Mars’ın yakıcı sıcağı ve dondurucu geceleri, regolit adı verilen bir maddeyle kaplı yüzey, vadiler. Burada nasıl bitki yetişir? Su yok. Hiç olmadı.
“Atlas’ın düşleri hep aynıydı; sınırlar, arzular.”
Başkaldırı hep böyle cezalandırılırdı- azıcık öz gürlüğünü de elinden alarak, ruhunu hapsederek.
Doğuyu getirdi Atlas gözünün önüne, cinlerin kapatıldığı lambalar vardı orada. Tehlikeli varlıklar kapalı tutulmalıdır. Kendi de tehlikeliydi, bedeni tutsak edilmişti ki zihni kaçamasın.
“Ters iş yapmışlardı doğrusu. Zihni hep sıvışırdı. Bedenini hapsetmişlerdi, ama düşünceleri özgürdü.”
Yine de bir bahçe yapmıştı kendine, şimdi de başka bir bahçe hayal etmekle meşguldü, çetin, fantastik, yoktan var edilmiş ve canlandırılmış bir bahçe.
“Benim için özgürlüğün anlamı sizi kısıtlamaktır.”
Atlas’a özeldi Mars. Artık orada yaşıyordu. Bahçe görünürden kaybolmuştu.

83 Dünyanın kahramanı

Atlas sık sık düşerdi Herakles’in aklına. Tek başına Kozmos’u taşıyordu. Kendisi ise hile yapmıştı ona karşı. Suçlu Hera’ydı.  

Şimdi bir kadın bulmuştu, Deianeira Dionysos’un kızı, herkesin isteyeceği bir kadındı. On beş ay içerisinde ölmezse, ondan sonra Herakles’in mutlu bir yaşam süreceği kehanetinde bulunulmuştu. Deianeira onun biricik, hayran olduğu karısıydı. Oysa Herakles gittiği bir seferde Kral Eurystos’un kızı İole’yle birlikte oldu, üstelik onu saraya getirdi. İki karısı ve servetiyle yaşamayı planlıyordu. Bu mutlulukla Zeus’a bir sunak yapıp adak götürdü. Deianeira üzgündü, Herakles’e verdiği temiz gömleğe, kendisine bağlı kalması için Kentaur Nessos’un öğrettiği büyülü iksiri damlattı. İksir zehirliydi, sıcakta etkisi görülüyordu. Nessos onu kandırmıştı. Herakles’in peşinden bir adamını koşturdu, ama haber yetişmedi. Sunağın alevleri gömleği tutuşturdu, korkunç zehir Herakles’in gövdesini sardı. Herakles son anda kehaneti hatırladı.

“Kimse Herakles’i öldüremez, ölü düşmanı dışında.”

Deianeira hatasını anladığında çok geçti.  Oracıkta canına kıydı.

91 HAV ! 

Ruslar 1957’de Layka’yı uzaya fırlattıklarında, geri gelmeyeceğini biliyorlardı. Yedi gün sonra otomatik olarak deri altına şırınga edilecek bir madde onu zehirleyecekti. Evren durana dek uyduyla birlikte yörüngede kalacaktı.

Koza yeniden göründüğünde Atlas, tek elini taşıdığı devasa yükten çekip serbest bırakarak onu yakaladı. Avcunda kanadı kırılmış bir böcek misali duruyordu, içinde bir şey vardı. Layka iğneden son anda kurtuldu, gidecek yeri yoktu. Atlas’ın omzuna kıvrıldı. Atlas da bundan mutluydu. İşte şimdi bırakmak istemediği bir şey taşıyordu, bu her şeyi değiştirecekti.

97 Sınırlar

Hep ayni öykü. Sınırlar, arzular.”

Atlas’la Layka Mir’i seyrederler. Mir Pasifik sularına inmiş, dünyanın yörüngesinde döner durur. Bir düşteki kadar özgür.

“Nasıl bir düş?

Özgür olduğumuzu düşleriz.”

Layka Atlas’a yeryüzünün bildiği kısımlarını, kalabalığı, yaşamı, insanları anlatır. Bildiği bu kadardır. Rusya’dır. Atlas yer yüzüne bakar, “buz mavisi, buz başlıklı, uzayda dönüp duran bir gezegen”. Hiçbir gezegen bu kadar güzel değildi. Derken tuhaf bir şey geldi Atlas’ın aklına.

Neden şunu indirmeyeyim?

 103 Arzu

Başkalarının arasından bu öyküyü seçmesinin nedeni, sonunu getirmek için uğraş verdiği bir öykü olması. Kurgu türünde yazarak, hep yeni bir başlangıç ve farklı bir sona varmaya çalışır. Kendi çocukluğunda anne babasının kurgusundan kurtuluşunu, geçmişin katmanlarının yeniden yeniden izi sürülemeyecek şekilde oluştuğunu, bir kitabın sayfalarına benzediğini anlatır.

Doğarken yanımda hiçbir dünya getirmediğimden, ben de kendi dünyamı kurdum.”

Ama bu dünya zaman zaman ona ağır gelir. Artı o dünyanın altından sıyrılmak ister.

Öyküyü bir daha anlatmak istiyorum.”

 111   Öyküyü yeniden anlatmak istiyorum.

Atlas yeryüzünü çok sevmişti; parmaklarının arasında ufalanan toprağı, bahar tomurcuklarını, güzün yavaş hasat vermesini, değişimi. Bütün gücünü dünyayı sırtlamaya adamış Atlas, yıllarca süren hareketsizlikten ötürü kımıldayamıyordu.

“Neden?

Neden onu yerine bırakmasın?”

Atlas küreyi bıraktı, hiçbir şey olmadı. Sol ayağını uzattı, emekledi, yüz üstü düştü, sırtüstü dönüp ayağa kalktı, Layka bu arada parmaklarının ve bacaklarının arasında dolaştı.

Atlas dönüp yüküne baktı. Yük falan kalmamıştı. Uzayın vahşiliğiyle çevrili masmavi yer küre vardı bir tek.

“Görebildiklerimizin hepsi evrenin yalnızca bir kesiti.

Kimi maddeler ancak galaksilerin dönüşümünde yerçekimi hareketleriyle fark edilebilir. Bunlara karanlık madde denir, kimse içeriklerini bilmez. Bilinmeyen madde pekâlâ geleneksel madde olabilir, belki de bunlar kara deliklerdir, tıpkı Kahverengi Cüceler adı verilen küçük yıldızlar gibi.

Belki de evreni omuzlayan Atlas olabilir.

Bana sorarsanız uzaklaşıp giden Atlas ile Layka’dır bunlar.”