Ruhunu bırakmıştı Ahmet giderken,
Ha bir de;
“Ceketin eskimiş senin,” dedi.
“Benimkini al.
Ama dikkat et, ipoteklidir meyhaneye…”
Utanmasalar,
“Kalemini de bırak,” diyecekler.
Dedim ki:
“Ahmet, insan bir elini sallar,
Bir ‘kendine iyi bak’ der.”
O ise bardağın dibine selam çaktı.
Masada yarım kalmış bir hesap,
Bir de ağzı açık bir yalnızlık bıraktı.
Ceketimi aldı,
Sanki ceplerinde umut arayacakmış gibi.
Oysa tek bulacağı,
Geç kalmış bir vedanın buruşturulmuş fişiydi.
Sonra sustuk.
Konuşsa, rakı çatlayacaktı.
Sustum; çünkü kelimeler
Çoğu zaman ihaneti gizlemek için var.
Garsona da sordum:
“Ahmet ne bıraktı giderken?”
Bir bakış fırlattı,
Bir de “Masanın sigarası bitmiş,” dedi.
Bir insan bu kadar eksik anlatılabilir mi?
O ceket mi?
Şimdi askıda,
Üzerinde kül lekesi,
Ceplerindeyse unutulmuş bir şarkının sözleri var…
Çocuk doğurmuş bir acı,
Yetmemiş gibi çoğalan…
Ahmet kolay sarhoş olurdu,
Sigara değil, umut çekerdi ciğerlerine…
Sonra başlardı kelimelerini dökmeye:
“Anneme topalladığımı söyleme.”
Tanrılar topal çocukları sevmezdi.
Aksayan bir sevgiye de bakmazlardı.
Deniz Düşünen
