Kazdağı’na doğru hafif bir yokuş. Sabah serinliği, kuş sesi, arada bir motor sesleri. Sağ omzumda usul bir ağrı, alıştım artık, günaydınsız bir arkadaş gibi hep peşimde. Yavaş yavaş yürürken karşıma o özel bina çıktı. Eski biçimli ama düzgün yenilenmiş. Geniş bahçesinde ulu çınarları çeviren duvarın üstünde kocaman yazmışlar: İda Madra Jeopark Müzesi. Durakladım. Dudaklarımın arasından şu kelime döküldü: “Yani… jeopark ne demek şimdi?”

Bina sanki beni duydu. Hiç ses vermedi. Ne okul gibi ne cami, ne otel ne köy konağı. Ama belli ki bir zamanlar çok ses duymuş. Çocuk kahkahası belki, zeytin tenekesinin yere düşüşü… Duvarları ağır, taşlar sessiz. “Burada bir şey anlatılacak ama önce ben anlatmalıyım.”

Güre’deyiz. Burası iki yüzlü bir yer; samimiyetten değil, coğrafyadan. Aşağıda, deniz tarafına Güre İskele deniyor. Zeytinyağı fabrikaları varmış orada, kalan iki baca hâlâ gökyüzünü ikna edecekmiş gibi yükseliyor. Balıkçı ağları serili, yosun kokusu bildiğimiz gibi. İskelede bir yavaşlık hâkim, ama alışkanlıkla, yani yavaşlama pratiğiyle değil, zamanın içinde unutulmuşlukla.

Tarih dediğin bazen sıcak bir taşın üstünde başlar; bazen de şifalı suların fokurtusunda. Astyra. Duydunuz mu adını? Bu antik kent, Amasyalı Helen yazar Strabon’un kaleminden dökülmüş, Artemis’in gölgesiyle ıslanmış, siyah sulu gölün (Sapra) kıyısında, taşların içine işlenmişti. Yüzyıllar geçti. Tapınak çöktü, sikkeler toprağa gömüldü, Artemis’in heykelleri çatladı. Ama su, su hâlâ sıcaktı. Şifa hâlâ bu toprağın içindeydi. İnsanlar geldi yeniden: cildini yeniletmek, yaşını unutturmak, omzundaki yükü bırakmak için. Bugün köpükle köpürüyor Astyra. O şifalı suyun yanına kurulan modern hamamda, biri kese yapıyor, biri ‘masaj ister misiniz efendim?’ diyor. Artemis yok, köpükle gelen yeni beden konuşmakta: sabunu fazla kaçırma, hafızan da akar gider suyla.

Yukarıya doğru tatlı bir yokuşla Kazdağı’na çıkarken evler beyaza çalıyor. Tek ya da iki katlılar, arkalarında avlu var. Bu evlerin duvarları sıvanırken içinde mübadele konuşulmuş. “Selanik’ten geldik,” demiş biri, öbürü “Girit.” Evlerin dili, yaşadıklarıyla şekillenmiş. Kapılar ardında nane, sabun, karadut reçeli kokusu.

Köyde jet berber Recep var. Aşağıya doğru deniz manzaralı amfi tiyatro görünür. Yazın birileri türkü söyler, kışın sadece rüzgâr. Belediye çay bahçesi hâlâ yerinde ama o da değişken: her sene başka bir ‘tanıdık’ işletir. Çay aynı değil, ama bardaklar hep aynı sesle masaya konur. Bildiğim iki ev vardı. Biri Cengiz Bektaş’ın, diğeri İlhan Başgöz’ün. Yazları oradaydılar, şimdi evler boş. Perdeleri içeriden kendini indiriyor gibi. Dış kapılar kapalı ama içerisi hâlâ konuşuyor. Onlar gitmedi aslında, sadece kelimeleri yer değiştirdi.

Dönüşte o özenli yapının önünden tekrar geçtim. Jeopark dedikleri şeyin ne olduğunu hâlâ tam bilmiyorum ama orada bir anlatı olduğunu biliyorum. Çünkü taş, zamanla konuşur. Bina, içindeki sessizlikle. Üç gün sonra o yapının içindeydim. Balıkesir Üniversitesi’nden Coğrafya Profesörü Abdullah Soykan vardı. Anlatmaya başladı.

Onunla bir gün önce, antik yemekler sunumunda karşılaşmıştık. Ön sırada oturuyordu. Herkese laf atıyor, espriler yapıyor,  öyle yerli yerinde ve güler yüzle yapıyordu ki kimse ses çıkarmıyor, aksine herkes ona gülümsüyordu. Etkinlikte onu tanımayan yok gibiydi. Tabii ben hariç. Hani ismi sonra gelir bazı insanlarda, önce varlığı girer odaya, öyle olmuştu.

Sunum günü müzenin içinde, duvara yansıtılan ekranın yanında o yüz belirdi yeniden. Bu kez anlatı vardı gözlerinde. Ekrana baktım, ismini çözmeye çalıştım: Abdullah Soykan. İsim şimdi gelmişti. Konuşmaya başladı. Can kulağıyla dinledim. Hayatımda duyduğum şey çoktur, bilmediğim de boldur. Ama hiç duymadığım şeyler azdır. Jeopark işte onlardan biri çıktı.

Abdullah Bey’in sesi, mekânın  duvarlarına çarpıp çoğalarak geri dönüyordu. Jeopark, yerin doğal özelliğinin bilimsel olarak tanımlanıp korunmaya alınmış alanları. Biyolojik değil, jeolojik miras. Taşın, kayanın, toprağın anlatısı. İnsan eliyle yapılmamış ama insan aklıyla fark edilmiş oluşumlarmış.

Ekranda bir fotoğraf gösterdi. İda ve Madra dağları arasında uzanan jeolojik hattın fotoğrafını görünce, “bir jeopark, yalnızca korunan bir doğa parçası değil; o yeryüzünün hikâyesi, zamanın taşa işlemiş hâli” diye düşündüm.

Projeksiyon ekranında sırayla fotoğraflar beliriyor, her biri başka bir taşın, bir kayanın, bir dağın diliyle konuşuyor gibiydi. İda ve Madra Dağları’nın eteklerinde belirlenen onlarca nokta varmış. Her biri bir jeosit. Yani yerbilimsel olarak anlamlı, eşsiz, açıklayıcı. Yani şöyle söyleyelim: bu taşların çoğu sadece kaya değil; zamanın, tektonik kırıkların, lavların, buzulların, rüzgârın ve suyun mektupları. Ama o mektupları okuyabilmek için birinin bize harfleri göstermesi gerekiyormuş. Abdullah Hoca  harfleri gösterdi: dedi ki, şu an burası Ulusal Jeopark. Ama gelecek yıl UNESCO denetlemeye gelecek. Ondan sonrası büyük mesele: UNESCO Küresel Jeoparklar Ağı’na girmek.

Bir fotoğrafta ince ince kıvrılan kaya katmanları vardı. Bir başkasında, lav akıntısıyla şekillenmiş damarlar. Sonra çakıllar, taş ocakları, eski su yolları. Güre’deki termal otel reklamlarında sıcak sudan, çamurdan söz edilir; kimse o çamurun nereden geldiğini sormaz. Ama Soykan anlatınca anladım: o sıcaklık sadece yerin altından değil, zamanın derinliğinden geliyor.

Ekranda sırayla jeositler  beliriyor: Çataldağ Granit Duvarı, Gökkemer Kayası, Hisaralan Traverten Bacaları, Madra Granit Tor Topografyası…

Çataldağ’daki granit duvarı görünce düşündüm: Bu duvar yıkılmasın diye kim bilir kaç bin yıl bekledi. İnsan ise her sabah yeniden çatlıyor.

Gökkemer Kayası bir eğri. Rüzgârla, zamanla bükülmüş. Demek bükülmek bazen yalnızca teslim olmak değil, direnmenin şekli de olabiliyor.

Hisaralan’daki traverten bacaları yer altı sularıyla oluşmuş. Bense kendi kendime fısıldadım: Bunlar, yerin içinden gelen sabırlı bir buharın şiiri. Kimi taş kaynayarak anlatır, kimi susarak. Bu bacalar sustuğu için anlaşılmamış meğer.

 Madra’da o tor topografyasında üst üste dizilmiş granitlerin kimisi dengesiz, kimisi tam ortalanmış.İnsan ilişkileri gibi. Bazen bir taş ötekine yaslanıyor ama biri çekilirse hepsi dağılacak.

Bu alan sadece jeolojik değil, kültürel bir miras da taşımaktaymış. Özellikle Yörük kültürü, bu coğrafyanın yaşayan belleği. Yörükler göçer, dağları tanır, rüzgârı okur, bir kayanın altında kaç yılan yaşar bilir. Sütü nasıl mayalayacağını bildiği kadar, hangi taşın altında ne zaman kekik biteceğini de bilir. İda ile Madra’nın yollarını önce onlar aşındırdı. Ve şimdi bu kültür, coğrafi işaretler listesinde. Yani bir damga: “Bu yoğurt, bu keçi peyniri, bu dokuma sadece tattığınız şey değil; bir yaşam biçimidir.”

Jeositler toprağın hafızasıysa, Yörükler onun sesi. Taş susar, insan anlatır. Ama bazen insan da susar. O zaman taş konuşur. Bu dağlarda ikisi birlikte susmuştu uzun zaman.
Şimdi yeniden konuşuyorlar.

İda ile Madra arasında dolaşırken, önüme çıkan bir haritada Manisa’nın Kula ve Salihli ilçelerinde yer alan Kula-Salihli Jeoparkı gözüme çarptı. Türkiye’nin UNESCO tarafından tanınan ilk ve şu an için tek Küresel Jeoparkıydı. 200 milyon yıldan fazla bir jeolojik geçmişe sahip bu bölge, Kula volkan konileri, Gediz Grabeni ve Bozdağlar gibi jeolojik açıdan oldukça önemli oluşumları barındırıyor. Jeoparkın en çarpıcı yönlerinden biri ise Kula Divlit Yanardağı bölgesinde yer alan ve yaklaşık 7.000-10.000 yıl öncesine tarihlenen fosilleşmiş insan ayak izleri. Bu izler, insanın doğayla olan kadim ilişkisini sessizce ama derinlemesine ortaya koyuyor.

Kula-Salihli Jeoparkı sadece jeolojik değil, aynı zamanda tarihi ve kültürel mirasın da taşıyıcısı. Parayı bulan Lydia Krallığı’nın başkenti Sardes’in kalıntıları, Artemis Tapınağı ve Kanlıkaya kaya resimleri bu sınırlar içinde yer alıyor. Ayrıca Yörük kültürünün izleri, geleneksel yaşam biçimleri ve yerel el sanatları bu topraklarda hâlâ canlılığını koruyor. Jeopark, sürdürülebilir turizm ve eğitim faaliyetleriyle hem doğayı koruma hem de yerel halkın ekonomik kalkınmasına katkı sağlama misyonunu taşıyor.

Zonguldak Kömür Jeoparkı da İda Madra Jeoparkı gibi UNESCO Küresel Jeopark Ağı’na aday. Zonguldak’ın derinliklerinde, taşların ve kömürün fısıltıları arasında bir yolculuğa çıktım. O topraklar, 1829 yılında Uzun Mehmet tarafından taş kömürünün keşfiyle birlikte, yerin altındaki karanlık galerilerde çalışan madencilerin alın teriyle şekillendi. Zonguldak Kömür Jeoparkı, bu zengin tarihi ve doğal mirası korumak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla kuruldu.

Gökgöl Mağarası, Cehennemağzı Mağaraları ve Sofular Mağarası gibi doğal oluşumlar, ziyaretçilere yerin derinliklerindeki güzellikleri sunuyor. Ayrıca Zonguldak Maden Müzesi ve Kömür Deneyim Ocağı gibi endüstriyel miras alanları, bölgenin madencilik geçmişini canlı biçimde gözler önüne seriyor. Jeopark sadece doğal ve endüstriyel mirasıyla değil, aynı zamanda kültürel zenginlikleriyle de dikkat çekiyor: Herakleia Pontike (bugünkü Karadeniz Ereğli) ve Tios antik kentleri, Filyos Kalesi ve su kemerleri gibi tarihi yapılar, bölgenin binlerce yıllık geçmişine ışık tutuyor. Yörede hâlâ canlı olan geleneksel yaşam biçimleri ve yerel el sanatları, bu kültürel sürekliliği gözler önüne seriyor.

Dünya haritası dönüyordu orada, üzerinde işaretlenmiş noktalarla; kimi dağ başında, kimi deniz kıyısında, kimisi bir bozkırın ortasında parlayan noktalar. Bunlar, UNESCO’nun Küresel Jeopark Ağı’nda yer alan alanlardı. Çin’den Kenya’ya, Norveç’in soğuk kıyılarından Şili’nin depremli yamaçlarına kadar uzanan bu haritaya tekrar baktığımda bana hatırlattılar.
Mesela Çin’in Zhangjiajie Jeoparkı devasa dik kayalar, sabah sisiyle birlikte göğe doğru yükselirken, sanki göç eden ruhların izi gibi duruyordu; orada taş, göğe yazılmış bir dua gibiydi.
İspanya’da Sobrarbe-Pirineos Jeoparkı ise, 42 milyon yıl öncesine ait deniz ineği (sirenian) fosillerini saklıyordu. Kenya’daki Ngorongoro, hem jeolojik bir çöküntü hem de insanın en eski ayak izlerinin bulunduğu yerlerden biri olarak, yalnızca taş değil, insanın kendisiyle yüzleşmesi gibiydi. İzlanda’daki Katla Jeoparkı ise lavın ve buzun çarpıştığı, yerkürenin içinde hâlâ bir öfke taşıyan yerlerden biriydi. Haritaya bakarken şunu düşündüm:
İnsanlar bazen ülkeleri ezberler, ama dağları, taşları unuturlar. Oysa bir ülkeyi anlamanın en iyi yolu, önce onları okumak olabilir. Çünkü yeryüzünün sürekliliğini, direnişini, sessizliğini ve sabrını onlar belgeler.

Artık jeopark nedir biz de bilir olduk; UNESCO neye bakar, hangi taş niçin kıymetlidir, bir jeosit neden yalnızca bir taş değil de bir zaman parçasıdır, az çok öğrendik. Abdullah Hoca’yı dinlerken dönüştük; bilgi dediğimiz şey bazen gözle değil, kulakla kazılır insana. O gün, İda Madra Jeoparkı sunumu Antandros Antik Festivali’nin kıymetli çerçevesinde yapıldı. Sadece taşlara değil, belleğe ve zamana bakmayı öğrendik. Taşın sabrı, insanın yürüyen bir hafıza oluşuyla birleştiğinde, bir festivalin kıyısında bile bir düşüncenin içten içe açtığı anlara tanıklık etmek mümkün olabiliyor. Sağ omzumda usul bir ağrı vardı; vedalaşmadık ama sanki ağırlığını yitirdi o gün. Şimdi diyebiliriz taş, yerin hafızasıdır, insan yürüyen bellektir. Eğer dikkat kesilirsek, o taş bizi her yere taşır. Söz susarsa yeryüzü konuşur. Çünkü hikâyeler bitmez, sadece derine gömülür.