Gözleri kapalı, sırtı bahçe duvarına dayalı, yüzünü yalayıp geçen esintiyle birlikte içinden çığlık çığlığa türkü söylüyordu.

“Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Yaralı bir şahin olmuş yüreğim
Uy anam anam,
Haziranda ölmek zor”

Sahneden, alanda toplanmış kalabalıkta binlerce kişinin ona eşlik ettiğini duyuyordu. Selam vermek için yüzünde gülümseme ile gözlerini açtı. Karşısında dikenli tellerle çevrili yüksek duvarları, altındaki soğuk gri çatlak betonu, ona dik dik bakan gardiyanı görünce an’a dönmek zorunda kaldı İbrahim.

Gardiyan elindeki copu öyle bir sallıyordu ki, içinden haykırdığından emin olduğu, şarkıyı yüksek sesli söylediğinden endişelenerek yanındakine döndü ve “Ben şimdi ne söyledim?” diye sordu. Sigarasını tüttürüp elindeki dal ile duvara kim bilir hangi şiiri yazan Efkan “Hiiiç!” dedi kırgın bir sesle…

“Köyümde açmıştır şimdi narçiçekleri özlem özlem
Yüreğimden sevda sevda türküler söylesem sana
Tel örgüler arkasından ulaşır m’ola”

İkisinin de bakışları acılaştı, yüzlerinden koyu siyah, ağır mı ağır bir bulut geçti.

İstanbul’un işgal yıllarında İngiliz üssü olan Galata’da 1904 yılında inşa edilmişti. İngiliz istihbaratının önemli merkezi, nice işkencelere tanıklık etmiş o dönemin İngiliz Karakolu, şimdinin “sözde” fikir suçlularının tutulduğu hapishanesinin avlusundan uçsuz bucaksız olduğunu bildiği gökyüzüne doğru kafasını kaldırdı.

“Köyümde açmıştır şimdi narçiçekleri özlem özlem
Yüreğimden sevda sevda türküler söylesem sana
Tel örgüler arkasından ulaşır m’ola”

diye mırıldandı.

O arada Efkan duvarın dibinde omuzları ve ruhu çökmüş bir şekilde sigarasını yaktı.

İbrahim tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekken gökyüzünden süzüle süzüle onlara doğru pike yapmakta olan bembeyaz iri bir martı dikkatini çekti.

“Gideceğin onca yer varken ne işin var tutsak hanede be Martı Hazretleri!” diye geçirdi içinden. İnsanların attığı simitlerle beslenmeye alışkın, yirmi iki milyon nüfusun yüzde doksanından daha fazla İstanbullu olan martı, avluda hiç yer yokmuş gibi doğrudan gidip İbrahim’in dayandığı, Efkan’ın dibine çöktüğü duvarın üzerine kondu. Şöyle bir silkinerek duvara iyice yerleşen kuşun ağzındaki simitten yayılan susam kokusu içini özlemle doldurdu İbrahim’in. Kadıköy – Karaköy vapurunda olup yarısını martılara atacağı bir simit ile çay içmek için neler vermezdi!

“Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz…” dedi. “Sana Martı Bach desek olur değil mi?” diye gülümsedi.

Martı Bach ağzındaki simidi duvarın üzerine koyarak,

Ne istersen de kabulümdür. Sadece Simit deme yeter. Senden önce burada kalan Şair Nazım beni ne zaman kızdırmak istese ‘Simit Efendi’ derdi. Ben de uzattığı elini gagalayıp öcümü alırdım. Bir keresinde fena kanattım diye üç gün küstü konuşmadı benimle. Vapurlarda bana her simit atıldığında onu hatırlayıp çok özlüyorum be gaaakk!”

İbrahim’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Efkan kafasını kaldırıp “Bana mı dedin?” diye sordu.

“Yok, ben değil martı konuştu, duymadın mı?” diye şaşkınlıkla sordu İbrahim. Efkan bir İbrahim’e bir de kafasını sağa sola çevirip duran martıya baktı.

“Be İbrahim aklına mukayyet ol. İyice saçmalamaya başladın burada. Derdimiz yetmezmiş gibi canımı sıkma daha fazla. Ben içeri geçip biraz kestireceğim.” diyerek ağzındaki sigarayı duvarın üzerinde söndürüp, çöpe atmak üzere avcunun içine alıp yerinden doğruldu.

Şarkı türkü söyledikleri, konserler yaptıkları için teröristlikle suçlanıp, tepeden gelen emirle alelacele yargılanıp mahpusa düşene kadar ağzına sigara koymamış, nefesinin gücü ile ünlü Efkan’ın ayaklarını sürüyerek gidişine bakan İbrahim’in yüreği sıkıştı.

“Eee sen iyi misin?” diyen bir ses duydu. Sağına soluna baktı kimseyi göremedi. Duvarın dışına doğru ünledi “Kim var orada?”

Ses kulağının dibinden geldi

Buradayım, hemen dibinde. Gaaakk. Benim Martı Bach!”.

“Deliriyorum herhalde!” diye söylendi İbrahim. O arada gardiyan gözlerini dikmiş kendisi ile konuşan İbrahim’e sorgulayan gözlerle bakıyordu.

Martı Bach “Delirmiyorsun. Benimle konuşan herkesin ilk tepkisi bu olur da sonra alışırlar bana, bir an önce geleyim de onlara İstanbul’un dört bir yanından havadisler getireyim diye her gün yolumu gözlerlerdi. Hele Nazım ah Nazım onunla ne güzel sohbetler ederdik. Beni kızdırmaya da bayılırdı hınzır. Onu ziyarete Bursa’ya gitmişliğim bile var. Ta ki o kaçıp gidene kadar…”.

İbrahim’in dili tutulmuştu. “Sen gerçekten konuşuyor musun?”

Evet, ama herkesle değil. Sadece benim seçtiğim belli insanlar beni duyabilir, konuştuklarımı anlayabilir. Diğerlerinin duyduğu sadece Gaak sesidir.”

İbrahim daha da şaşırarak sordu “Yani ben seçilmiş biri miyim? Peki neden?”.

Evet, seni seçtim!” dedi Martı Bach. “Sen Grup Yorum’un solisti İbrahim değil misin?”.

İbrahim artık şaşırmayı bırakmıştı. “Evet de sen beni nereden tanıyorsun?” diye soruya soru ile karşılık verdi. 

“Sizin grubun hayranıyım ben. Açıkhava’daki tüm konserlerinize geldim. Hatta birinde finalde sahneye de konup sizinle selamlamıştım seyircileri.” diye böbürlenerek açıkladı Martı Hazretleri.

“Sizin şarkılarınız nedeni ile hapse atıldığınızı öğrendiğimden bu yana, sizi bulabilmek için bütün hapishaneleri dolandım. Önce Helin’i buldum. O söyledi senin burada olduğunu gaaaakkk.” diye devam etti çatallanmış sesiyle.

“Helin mi? Onu gördün mü? Nasıl iyi mi?” diye sesi titreyerek sordu İbrahim.

“Sorarsa iyi de dedi ama bence hiç iyi değil.” diye cevapladı Martı Bach. Yüksek sesle İbrahim’in en sevdiği şarkılardan birini “gaaaklayarak” söylemeye başladı:

Mapushane çeşmesi gülüm yandan akıyor
Hasret bir ince sızı ciğerimi yakıyor
Mapushane avlusunda ihtiyar bir dut
Bir dalı pencereme, biri sana bakıyor

Mapushane duvarında
Bir çift güvercin
Bugün efkârlıyım
Yarime haber verin

Oturduğu sandalyede uyuklamaya başlamış olan gardiyan martıdan gelen çığlığa doğru gözünün birini açtı. Baktı ki avluda asayiş berkemal gözünü tekrar kapattı.

İbrahim artık yere çökmüş, başını dizlerinin arasına almış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Dudaklarından dökülen ise “Hangi ülke şarkılarını hapsedebilmiş ki sen hapsedeceksin ey zalımın evladı!” oldu.

Ruhlarına saygıyla…

Sevgi Alatlı