Ben zeytinin gölgesine Edremit’te sığındım ama kökünü ilk kez Göbeklitepe’de hissettim. Kazı alanında yeniden taşınan zeytin ağaçlarını izlerken, onların geçmişle bugünü birbirine bağlayan sessiz tanıklar olduğunu düşündüm. Zeytinin antik yerleşimlerle bağlantılı olduğunu akla getiren genetik izler, tüm çevre yerleşimlerde olabilir. Kökü, Urfa, Gaziantep ve Mardin’in civarındaki kadim yerel türlere kadar uzanabilir. Her biri başka bir adla, başka bir dille büyümüş ama hepsi aynı gövdeye yazılmış gibi. Yerel olan, yerli olandan farklıdır. Yerli, sadece bizim saydığımızdır çoğu zaman; yerel ise toprağın kabul ettiğidir. Zeytin, Anadolu’nun yerelidir. Sular çekildiğinde kendini yeniden dikecek kadar inatçı, toprak tuzlandığında burukluğunu unutturmayacak kadar sadıktır. Edremit’in zeytini, Urfa’nın gölgesinden de pay almıştır. Kimi çekirdeğinde Arami bir sızlanma, kimi yaprağında Kürtçe bir dua taşır. Ve biz hâlâ bu ağaca sadece “verimli” diyoruz.
Sabahları zeytin ağaçlarının gövdelerine bakıyorum. Bazılarının 350-400 yıllık olduğu söyleniyor. Gövdeleri yumrularla dolu; bazı yumrular topraklaşmış, içlerinden yeni bitkiler çıkmış. Kimilerinde taşlar, askılar; bazıları örümcek ağlarına ev olmuş. Etraflarında böcekler, sürüngenler, görünmeyen ama hissedilen başka canlılar dolaşıyor. Yaşlı gövdelerden yeni sürgünler fışkırıyor. Belki de ağaç bizi anlatmıyor artık; biz onun umurunda değiliz. O sadece güneşi, toprağı, suyu tanıyor. Ve belki onları da çoktan unutmuştur. Sonra, sabah ışığında ağır ağır yürüyerek güneşe doğru yöneliyor, zeytinlikleri dolaşıyorum. Önlerine yeni evler dikilmiş, kapılarında “satılık” yazıyor. Zeytinlerin dibinden bir metrelik otlar fışkırmış; birkaçı çöplerin içinde, konteynerlerin gölgesinde büyümüş. Bütün bu kirin, ihmalin, susuzluğun ortasında, gövdelerinden yepyeni sürgünler veriyorlar. Artık ona sadece “ölmez ağaç” demek yetmiyor. O, yaşamanın kendisine meydan okuyan bir varlık gibi.
Zeytin yürüyemez ama gider. Kökü sabittir ama hafızası göçebedir. İlk adımı kuşlar atmıştır; tohumunu gagalarında taşıyıp Halep’e, oradan da bugünkü Suriye’nin Hama çevresindeki eski Sami köylerine ulaştırmışlardır. Orada insanlar zeytini sadece yememiş; eğip büküp ehlileştirmiştir. Zeytin bir bahçeye girdiyse, artık yalnız değildir. Her durak, belleğinde başka bir iklim, başka bir dokunuş biriktirmiştir.
Halep’ten sonra Tarsus’a, Antakya’ya, ardından Kıbrıs’a, Girit’e ve en sonunda Urla’ya sürmüş yolunu. Bu duraklar, onun uzun göç yolculuğunun simgesel izleridir. Urla yakınlarındaki Klozomenai, antik çağda önemli bir zeytinyağı üretim merkezidir; zeytin burada, eski atölyelerin taşlarında, kendi bedeninden nasıl yağ çıkarıldığını öğrenmiştir. En iyi 0–800 metre arası yaşanır demişler; çünkü bu yükseklik aralığı zeytin için hem nemli rüzgârlar sunar, hem de kuraklıktan koruyan bir topografya sağlar. Gen kaynağı dedikleri yer, Levant’ın—bugünkü Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün kıyılarının—Mezopotamya’ya komşu, yorgun ama bereketli yamacıdır. Urla ise bu uzun göçün Ege’deki son durağıdır; ikliminde hâlâ Akdeniz’i, dilinde artık Ege’yi taşır zeytin.
Edremit’in topraklarında yetişen en yaygın tür Edremit Yağlık’tır. Bahçelerde Memecik ve Uslu gibi türlere de rastlanır; her biri farklı bir doku, farklı bir koku taşır. Dereli ve Narlı gibi delice olanlar ise hâlâ insan eline razı olmamış yabanlar gibidir. Ama geçen yıl kurak geçti. Zeytin kabuk bağladı, çekirdek büyüdü ama içi boş kaldı. Et yoktu. Zeytin sineği bile bırakacak et bulamadı. Yağ azdı, acıydı. Bazı ağaçlar küstü, bazıları dipten sürgün verdi.
Zeytin ağaçları hep yerindeydi. Ama zamanla evler onlara yaklaştı; bazı dallar kesildi, kökleri asfaltla çevrelendi. Otopark kenarında kalanlar gelişemedi. Verandaya alınanların içe bakan dalları budandı, kalan tek dal zayıf uzadı. Aynı kökten gelen ağaçların kimi serpilmiş, kimi gölgede kalıp susuzluktan solmuş. Sahil kıyısındakiler çam ve palmiye gölgeleri altında ezilmiş. Bazılarına saksılar, süsler, ahşap oymalar takılmış. Bahçelerde süs niyetine dikilmiş, kökleriyle sessizce çığlık atan ağaçlar. Her biri başka hikâye, kimi direniyor, kimi sadece duruyor.
Kaz Dağları’nın yedi bacasından çıkan nem yalnızca ağacı değil, belleği de suluyor. Çünkü bu topraklar sadece doğayı değil, anlatıları da saklıyor; burada yürüyen tanrıçaların ayak izleri, mitlerin sisine karışıyor. Bu dağlarda bir zamanlar tanrıçalar yürürdü. Altın elmayı paylaşamayanlar, güzelliği tartışanlar, savaş çıkaranlar… Belki bir zeytin dalına dokundular. Sonra o dal barışın simgesi oldu. Ama herkes barış istemedi. Bu topraklarda nem yükselir, bulut olur, gece yapraklara iner. Kaz Dağları’nın bacaları toprağın nemini göğe çeker, sonra geri verir. Zeytin bu döngüyü sever. Acele etmez. Toprağın terini sabırla içer.
Zeytin ağacının kutsallığı yalnızca direncinde değil, tanrıların rekabetindedir. Athena, Atina’ya koruyucu tanrıça olmak için Poseidon’la yarıştığında ona kılıç değil, zeytin sundu. Gölge verdi, meyve verdi, yağ verdi. Barışın, bereketin, bilgelikle yoğrulmuş emeğin simgesi oldu. O günden sonra zeytin tanrısal bir armağandı.
Mehmetalan köyünden getirilen bir yağ şişesiyle karşılaştım. Zeytinler hâlâ hayvanlarla taşınıyormuş. “Bu ağaçları dedelerimiz dikti,” demişti biri. “Biz sadece meyvesini taşıyoruz artık.” Dağda yetişen zeytin sert olurmuş, asi. Tadında bir dik yamaç, bir karanlık ucu, bir solukluk kadar yaban. Şimdi kaldığım ev, çam ve zeytin ağaçları arasında. Sanki eski bir zeytinliğin devamı. Artemis’in gölgesi dolanıyor burada. Astyra’nın tanrıçası, Artemis Astyrene, bu dağların nemini, sisini, kokusunu bilen tanrıça. Tapınağı taştan kurulmuş olabilir, ama kutsallığı ağaçta kalmış.
Zeytin tanrıçaların saçına sürülürken kutsaldı. Roma’da tencereye girince gösterişli oldu. Zaman ileri sardı, sofralar değişti, ama yağ değişmedi. Apicius’un mutfağında zeytinyağı sadece dökülmedi; foşur foşur kızartıldı. Patina’larda balıklar, ciğerler, tatlılar zeytinyağında yüzdü. Tanrıçaların gözüne sürülen yağ, Romalıların midesine indi. Bilinir ki Edremit’te işler sessiz yürür. Bir teneke hâlâ kış hazırlığıdır. Bir damla hâlâ sabırdır.
Güre pazarında dolaşırken zeytinyağı satıcılarına bakıyorum. Beş litrelik su bidonlarında, etiket yok. Kimisi 500, kimisi 1000 lira diyor. “Sızma mı?” diye soruyorum. “Tabii tabii,” diyorlar. Ama sızan şey yalnızca güvenim oluyor. İyi zeytinyağı nasıl anlaşılır? Dediler ki: Önce elinle ısıt, sonra kokla. Meyvemsi bir koku varsa umutlan. Bir yudum alıyorum, ağzımda gezdiriyorum, sonra yavaşça yutuyorum; belki damakta kalan, zeytinin dilimde bıraktığı eski bir vadinin tortusu. Boğazda hafif bir yanma olmalıymış. Ben yuttum. Boğazım yandı mı hatırlamıyorum. Eve dönünce tattığım yağla evdeki arasında fark bulamadım. Belki de bizi en çok kandıran, bildiğimizi sandığımız tatlardır. Neredeyse yirmi yıldır Kaz Dağları eteklerinde yaşıyorum ama hâlâ iyi yağı tanımıyorum. Çünkü Kasım ayında hiç orada olmadım. Hasadı kaçıran, tadı da kaçırıyor.
Ve şimdi, sabahları karşıdaki zeytine bakarken onun sessizliğine yazılmış biri gibi hissediyorum kendimi. Sanki gövdesindeki her kıvrımda, bana ayrılmış bir cümle var. Yumruları, girintileri, kesik dallarıyla susuyor ama filiz veriyor. “Kesilene kadar değil, çürüyene kadar değil, yaşamaktan vazgeçene kadar değil; sadece zamanı gelene kadar buradayım” der gibi. Üzerindeki taşlar, ağlar, askıya takılmış paslı makasla birlikte yaşamaya devam ediyor. Işık gövdesinden süzülüyor, kuşlar dalına konuyor. Zeytin ağacı belki de en çok, unutulmuş olanların hatırasını taşıyor. Çünkü ne kesilen dalı unutur, ne susuz geçen yılı, ne de üstüne asılan yükleri. Kimseye söylemeden, bizi bizden daha iyi saklar.
Yaşamayı aceleyle değil, fark ederek sürdüren bir zekâdır onunki.
Nükhet Eren


Zeytin’in yaşamdaki yerini çok güzel anlatan diyalektik bir bakış… 🙏ve👏👏