Her çağ kendi kahramanını, kendi sanatçısını ve kendi hakikatini yaratır. Ancak bu yaratım süreci çoğu zaman sessiz değildir. Edebiyat, yüzyıllardır bu sürecin hem tanığı hem de eleştirmeni olmuştur. Ne var ki günümüzün hızlı ve yüzeysel dünyasında edebiyat artık sadece bir anlatı biçimi olmaktan çıkıp bir soruya dönüşüyor: Sanat hâlâ bir şeyleri dönüştürme gücüne sahip mi? Bu sorunun etrafında dönerken, zihnim beni Leo Löwenthal’e götürüyor. Frankfurt Okulu’nun önemli düşünürlerinden biri olan Löwenthal, edebiyatı toplumsal bağlamda değerlendirme gereğini vurgulamıştı. Ona göre edebi eserler sadece bireysel birer anlatı değil, aynı zamanda toplumsal yapıların, değerlerin ve sembollerin taşıyıcısıdır. Edebiyat bireyin toplumla olan ilişkisini anlamak için bir anahtar olabilir; doğru sorular sorulduğunda bu potansiyel daha da belirginleşir. Yazar kimin için konuşur? diye sorar Löwenthal. Bugün ise bu sorunun yanıtı çoğu zaman algoritmalar için veriliyor.
Bir zamanlar edebiyat ruhun aynası, toplumun vicdanıydı. Şimdi yerini popüler kültürün yüksek hacimli, düşük yoğunluklu anlatılarına bırakmış durumda. Artık çoğu kitap yalnızca okunmak için değil, sosyal medyada paylaşılmak üzere üretiliyor. Hatta kitap kapakları bile Instagram estetiğine uygun tasarlanıyor. İçerik ise çoğu zaman hızlıca tüketilip unutuluyor. Bu, edebiyatın yaşadığı bir gerileme mi, yoksa dönüşüm mü?
Aslında her dönemin kendi popüler kültürü ve ona karşı duran sanatçıları olmuştur. 16. ve 17. yüzyıllarda Montaigne ve Pascal gibi düşünürler, eğlencenin ve sanatın toplum üzerindeki etkilerini tartışmışlardı. Montaigne, halkın sanat üzerindeki etkisini yadsımazken, Pascal eğlenceyi ruh için bir tehdit olarak görür. Özellikle tiyatroyu, insanı ayartan, yozlaştıran bir araç olarak değerlendirir. Bugünün dijital tiyatrolarına, dizi platformlarına, kısa videolara, popüler podcastlere baktığımızda, Pascal’ın korkuları bir hayalet gibi dolaşıyor aramızda. Bu sadece bir kültür eleştirisi değil. Aynı zamanda sanatın ve sanatçının nasıl konumlandığına dair de bir sorgulama. Goethe’nin “Sanatçı halka boyun eğmemeli, fildişi kulesine de çekilmemelidir” sözü tam da bu ikili sıkışmışlığı tarif ediyor. Ne tamamen halkın beklentisine göre şekillenen bir sanat ne de toplumdan kopuk, elitist bir yaratım süreci… Peki bugün sanatçı nerede duruyor? Takipçi sayısına göre kıymet biçilen bir çağda, özgürlük hâlâ mümkün mü?
Bu sorulara cevap ararken, William Wordsworth’ün romantik ruhunu da çağırmak gerek. O, modern insanın sürekli uyarılma ihtiyacının, zihinsel yetilerini körelttiğini savunur. Bugün bu uyarılma sadece fiziksel değil; zihinsel, duygusal ve hatta ekonomik düzeyde gerçekleşiyor. Sürekli tüketilen imgeler, hikâyeler, sloganlar… Tüm bunlar arasında edebiyatın sesini duymak zorlaşıyor. Yine de susmuyor.
Popüler kültürün yükselişi, aslında yeni bir kamusallık biçiminin doğuşunu da işaret ediyor. 18. yüzyıl İngiltere’sinde romanın yükselişi, bu anlamda çarpıcı bir örnek. Samuel Richardson’ın Pamela romanı sadece edebi bir eser değildi; aynı zamanda ilk kütüphanelerin kurulmasına da vesile olmuştu. Kitaplar gazetelerde bölüm bölüm yayımlanıyor, kadınlar kitap kulüpleri kuruyor, orta sınıf entelektüel hayata dahil oluyordu. Bu, popüler olanın değersiz olmadığı; aksine dönüştürücü olabileceğini gösteren bir örnek. Peki ya bugünkü popülerlik? Bugünün kitle idolleri artık farklı. Eskiden biyografiler devlet adamlarına, yazarlara, düşünürlere aitti. Şimdi ise popüler biyografilerde şefkatten çok yemek tarifleri, mücadeleden çok ilişkiler, fikirlerden çok hobiler var. Aşırı bireycilik toplumla olan bağımızı zayıflatıyor. Oysa bir zamanlar biyografiler, bir nesli şekillendiren ideallerin aynasıydı.
Bu noktada tekrar edebiyatın dönüştürücü gücüne dönmeliyiz. Edebiyat, sadece eğlendirmekle kalmaz; düşündürür, sorgulatır, hatta rahatsız eder. Shakespeare’in karakterleri üzerinden insan doğasını ve toplumu nasıl eleştirdiğini hatırlayalım. Ya da Dostoyevski’nin romanlarındaki sado-mazoşist ruh halinin, Almanya’nın orta sınıf yapısıyla nasıl örtüştüğünü… Bunlar sadece hikâye değil; aynı zamanda bir toplumun psikolojisine tutulmuş aynalardır.
Günümüz romanı ise çoğu zaman kaçışçı olarak tanımlanıyor. Gerçeklikten kaçmak, rahatlamak, eğlenmek… Evet, bu da bir ihtiyaç olabilir. Ancak sadece bu işlevle sınırlı bir edebiyat sonunda kendi sesini yitirir. Çünkü edebiyat sadece bir boş zaman kurumu değil; aynı zamanda bir kültür taşıyıcısıdır. Din, aile, siyaset, ekonomi gibi yapıların eleştirisi ve yeniden inşası ancak bu alanda mümkündür. Sanatçı zaman zaman toplumun önünde yürüyen bir figür olur; bazen ise arkasında. Daima onunla bağlantılıdır. Bu yüzden de sanat, bireysel bir arayış kadar, toplumsal bir sorumluluktur. Edebiyat, yalnızca kişisel duyguların değil, aynı zamanda toplumsal çelişkilerin de ifadesidir ve bu çelişkilerle yüzleşmeden sanat da, toplum da ilerleyemez.
Bugün popüler kültürün hızlı tüketim anlayışıyla edebiyatın yavaşlığı arasında ciddi bir gerilim var. Belki de tam da bu yüzden edebiyat hâlâ kıymetli. Çünkü zaman ister, dikkat ister, içe dönüş ister. Oysa bugünün dünyası tam tersini empoze ediyor: hız, yüzeysellik ve unutkanlık. Tüm bu tabloya rağmen hâlâ Dostoyevski’yi okuyorsak, hâlâ Shakespeare’in trajedileri bizi sarsabiliyorsa, edebiyatın gücü tükenmiş değil. Köşeye itilmiş olabilir, sesi daha kısık olsa da hâlâ orada. Çünkü her toplumun bir edebiyata ihtiyacı vardır. Kendi hikâyesini anlatan, kendi yaralarını gösteren, kendi hayallerini dile getiren bir edebiyat…
Belki de asıl mesele şu: Edebiyat, bize ne söylediği kadar, bizim ona ne kadar kulak verdiğimizle de ilgilidir.
Şeyda Bilgin
