Ne zamandır uyuduğunu bilmediği lohusa yatağında, gözlerini açar açmaz memelerini yokladı. Sütünün gelmeyişinin acısıyla geçirdiği günlerin beşincisindeydi. Geceliğinin yakasına iliştirilmiş çengelli iğnenin ucu açılmış, yüzüne batmıştı. Kasıklarındaki yara daha az acıyordu. Annesi yorganına, yastığının ucuna da takmıştı bunlardan. İğnenin ucunu taktı, yüzünü ufaladı.

“Uyandın mı gızım. Gurban olurum seni verene. Bir dua daha edem hemi.”

Bir eliyle geceliğin düğmelerini açarken, diğer eliyle saçlarını sevdi. Açıkta kalan memelerini sıvazlarken, sakince akıttığı gözyaşlarıyla yakardı. “Benim elim değel, Umay anamın eli ola. Benim elim değel, Umay ananın eli ola… Ahh! Umay anam, süt golünden süt getirenim. Getirsen sütünü, çalsan benim kızın ciciklerine, torunun dudağına.”  Tekrar, tekrar yakardı, ellerinde derman kalmayınca bıraktı. Tülbentinin ucuyla gözyaşlarını sildi. Silmese basma entarisine kadar akacaktı. Bilmiyor kızının ne kadar örselendiğini.

Yakarışı bitince mutfağa geçti. Bebek, beşiğinde. Kulağına neşeli ninniler söylenmiş, anasının memesini cuk cuk emmiş gibi iki saattir uyuyor. Doğduğu gün battaniyesinin üzerine sarı yazma örttü anneannesi. Sarılık olmazmış. Bir avuç buğdayı bez torbayla beşiğine bağladı. Kızını doğurduğu tarladan getirdi. Elleriyle işlediği kanaviçe yatak takımında kenger çiçekleri yan yana. İşlerken, tarladan topladığı kengerleri önüne koyardı. Her gün yenisini koparırdı. Çiçeğin gövdesini çiziktirir, sızan sütü yalardı şifa niyetine. Elindeki nasırların bir kısmı tarlada kürek sallamaktan, bir kısmı da kenger toplamaktandı. Arada sütünü içmez, dondurur sakızını yapardı. Evlenirken çeyiz niyetine vermek istemişti bu nevresim takımını ama almamıştı kızı. “Bu köylü işlerini verme, kullanmam!” demişti.  Şimdi annesi köyden getirdiği çalı süpürgesini baş ucuna koydu, Alkarısı gelirse def etsin diye, ona bile ses etmedi.

Anne, elinde pekmezle yaptığı muhallebiyle geri geldi yatağın başına. Kızı kaşıklarken, o saçındaki kırmızı kurdeleyi düzeltip saçlarını sevdi bir kez daha. Üç gündür evdeler. Tuvalete gitmek dışında kızını yattığı yerden kaldırmadı. Her işini görüyor. Hep görürdü. Hayatı boyunca köyünün arzularına boyun eğmiş, kutsal hizmetkârlığı meslek edinmişti. Tek başına kuluçkaya yattı, dört çocuk doğurdu, besledi, sopayı üzerlerinden eksik etmedi.

“Gızım, üzülme hemi. Ay-Gadın’da doğurduğunda ilk bebesini, gelmemiş onun da sütü. Ne ağlamış, ne yalvarmış, kalbi ne dağlanmış anaam. Beşiğin etrafında döne döne yalvarmış ki sütünü az emsin diye oğlan. Yoğ anamm emmemiş ya. De ki sonra ne olmuş? Meğer oğlan Oğuz Kaan mış hemi. Sütünü mütünü içmiş de gelmiş guzum. Senin bebe de öyledir belkim. Gerçi seninki gız ama olsun. Gahramanın gızı erkeği olmaz yavrum.”

“Öyledir anne.”  Çengelli iğneler gözüne takılıyor. Yorganında, yastığında, yakasında… Bir açıyor, bir kapatıyor sırayla. Alkarısı’na değil de kendi ruhuna batıyorlar.

Ne sopalar yedi de öğrenmedi ev işi yapmayı, yemek pişirmeyi, tarlada çalışmayı… Kaç kez babasının tokatına ağzından gelen kanı bulaştı da yine öğrenmedi. Bir gün köyden çıktı. Öğretmenleri tuttu elinden. Bir tek onların gözlerinin içine tam bakardı. Okumasına ikna ettiler anasını babasını. Ne dediler, nasıl ettiler bugün olmuş hâlâ bilmez. On yedisinde büyük şehire ayak bastığı ilk an, ezelden beri buraya aitmiş gibi hissetti. Solcuların arasına girmedi, faşistlerin ya da feministlerin de… Okulu bitirdi dereceyle, birkaç sevişmeden sonra evlendi.

O köyden ayrılırken, annesi her zaman yaptığı gibi köşesinde zırıl zırıl ağladı. Kız hiç ağlamadı. Hiç ağlamazdı. Yaralarını durulamaya fırsat bulamazdı. Düşerdi, dizi kanar, canı acırdı. Annesi ondan önce ağlardı. Göbeğini sobaya değdirmişti bir gün, feci yanmıştı. Ahh! demesi “yavrum” feryadına karışmış, annesinin ağlaması sesini bastırmıştı. Akıttığı her gözyaşında kendi acısını kaybediyordu. El yapımı kurduğu yaşamında, bir daha hiç oturmadı alaturka helaya, hiç köy kokmadı ağzı, üstü, başı… Etrafında ağlayan kimse olmadı.

Hamile kaldığından beri görmezden gelişleri arttı. İlk kez kendini anasına emanet etti. Saat başı sokulduğu duşta, ılık suyun altında bekledi sütü gelsin diye. Su, ılık ılık aktı; saçından, boynundan, memesinden, kasığından, baldırından… O kutsal sıvı gelmedi. Kediden, köpekten hatta fareden geliyordu da ondan gelmiyordu. Annesinin elleri memesinde, bebeğinin üstünde her yerdeydi. Doğum yaptığı gün, bebeğini kucağına, memesini yavrusunun ağzına verdiler. Yok, gelmedi. Süt yapıcı gıda takviyeleri, çaylar, vitaminler fayda etmedi. Mama verdiler bebeğe. Evladını emziremeyen, sütü olmayan anne mi olur diye ağlayamadı. Baktı ki annesi siliyor göz yaşlarını.

“Dur hele. Koyam gızı kucağına gene. Anaaammmm, gurban olduğuma bah hele. Yanahları al al gı. Bu sütünü içmiş de gelmiş yavrum. Üzülme hemi.”

Yanına ilk geldiğinde, iki ay önce, bedeninde yıllardır biriktirdiği enkazla çok düşkündü annesi. Daha ellisinde ama kamburu çıkık, dizleri paranteze dönük. Akıttığı gözyaşları deniz, akıtmadıkları okyanustu. Şimdiyse, her geçen gün can buluyordu sanki bedeni. Derin nefeslerle şükrediyordu. “Şükür, çok şükür. Şükür Allah,”   Anlamlandıramıyordu bu akıl almaz şükürlerinin nedenini.  

Anneanne torununu kucağına ilk aldığında, onu kokladıkça, içine çektikçe, bağrına bastıkça aniden memesinde bir sızı, bir şişme, bir ıslaklık hissetti. Bebeği, annesinin yanına bırakıp eli koynunda hastanenin tuvaletine zor yetişti. Bluzun göğüs kısımları ıslanmıştı yuvarlakça. Çıkardı. Atleti de ıslaktı aynı yerden. Soyundu. “Ooyyy! Anaamm!” Bir süt geliyor memelerinden, lavaboya fışkırıyor inceden. “Ben ne boh yiyem. Bak hele ya! Anam bu nasıl iş?” Hastanede her çişe gidişinde lavaboya sağdı ciciklerini. Sağdı, boşalttı, sağdı, boşaldı memeleri, sağdıkça tekrar doldu. Halbuki tuvalete sağılan sütle lohusa kadın sütten kesilirdi. O kesilmedi.

Eve gelince bir kurt düştü içine. “Gızıma bunu nasıl ederim? Öyle habersiz, gizli gizli. Ya dur bi! Bu da Allah’ın hıkmeti. Var bunda bi şey. Bebemizin gısmeti böyleymiş demek,” diye düşündü.Pörsümüş, sarkmış memeleri şişti, sertleşti, dikleşti. “Genç gız oldum sanki. Oy! Tövbee. Allah’ın verdiğine sorgu sual olmaz ya. Cuk cuk, hele bebem ya,”  kucağına almasıyla, bebeğin memeyi bulup emmesi bir oldu. Ne çekiyor, ne yutkunuyor, nefessiz. İçi bayıldı inceden. Tuvaletin kapağını kapatıp zor bela oturdu. Çenesi öylesine güçlü masumun, çok acıtıyor meme uçlarını. Sızım sızım sızlıyor. Üç öğün emzirdi. Bir sağ, bir sol, bir sağ, bir sol… Bebek yorgun, anneanne daha da yorgun… Arada sağıp sağıp dolaba bıraktı. Biberona koydu gizlice. Kızına mama hazırladığını söyledi, o da içirdi bebeğine. “Gızımın sütü gelene gadar,” diye düşündü.

Tarlada koşturmaktan emzirememişti evlatlarını. Göğsünden tarlaya akan sütünü gören kaynanası olacak edepsiz kocakarı gülerdi. “Bah hele, buğdaylar daha bol, daha uzun olacak gız sayande,” derdi.  Aklına geldi, mırıldandı. “Boyu altında kalasıca. Geberdi gerçi. Boyu da posu da torpak altında galdı çok şükür.” 

“Yine kızımı aldı, kayboldu ortalıktan. Arada bir kayboluyorlar böyle,”  diye düşündü taze lohusa. Oturduğu yatakta çengeli iğnelerle oynamaya başladı. Annesi, her defasında “Bebemi alam da içeri geçem gızım. Sen de rahat rahat dinlen,”  diyordu. Bu gidişleri hiç hayra alamet değildi.

İçine düşen kurtla huzursuzdu. Çengelli iğneleri açtı, kapattı, açtı kapattı… Çıkardı tek tek hepsini. Avucuna koydu. Bu defa arkalarından gidecekti. Öyle de yaptı. Parmak ucunda odadan odaya gezdi. Yoktular. Banyonun kapısına gelince kulağını dayadı önce, çıt çıkmıyordu. Kapıyı hızlıca açtı. Annesi, yüzünde tuhaf bir ifadeyle irkildi. Bebek, geri çekildi. Pembe memeden sızan süt yere sıçradı. Bir şey diyemedi, ağlayamadı, tülbentini ıslatamadı.

Henüz üç beş günlük anne olan kızın çığlık atan bakışlarına hırıltılar, belli belirsiz sesler eşlik eti. Avucunu sıktı, sıktı, sıktı… Çengelli iğnelerin bir kısmı avucunda açıldı. Battı tenine. Bu kez annesinden önce salı verdi gözyaşlarını. İçi su dolu patlamış balondan çıkan sular gibi akıttı. Avucunu yumuşatınca, bir bir yere döküldü iğneler. Memelerinde ıslaklık hissetti. Kanlı eliyle yokladı birini. Avucundaki kana süt bulaştı.

* Aydınlık Nesiller 1. Öykü Yarışması 2.lik ödülü aldı.

*Aklı Uzun Öyküler kitabında 2024 yılında yayınlandı.