GEÇMİŞİN YÜKÜ

Colm Toibin-İsimler Evi. Everest Yayınları Çeviri: Büşra Ağaç. Haziran 2021 Basım Yılı

Colm Toibin İsimler Evi adlı kitabında, mitolojik bir aileyi odağına alarak hikayeyi bambaşka bir şekilde anlatıyor. Mitolojik hikayeden farklı olarak Toibin’in karakterleri artık bir Tanrı’nın kontrolünde değildir. Güç ilişkileri, iktidarın yarattığı şiddet, karakterlerin insani yönleri, vicdani muhasebeleri modern bir dille ve psikolojik bir derinlikle anlatılır. Mitolojik hikaye kısaca şöyle; Kral Agamemnon, Truva Savaşı’na giderken kesilen rüzgarın tekrar esmesi için kızı İphigenia’yı kurban eder. Bu Tanrıların istediği büyük bir fedakarlıktır ancak karısı Klytaimestra bunu affedemez, kocasına karşı derin bir nefret ve intikam arzusu duyar. Nitekim Agamemnon savaştan döndüğünde Klytaimestra, sevgilisi Aegisthus’un yardımıyla onu öldürür. Bu olaydan sonra ailenin geri kalanı da bir intikam ve ihanet döngüsünün içine sürüklenir. Bu kez Elektra annesine ve sevgilisine karşı içten içe büyük bir kin ve intikam duygusu ile dolar, en nihayetinde Klytaimestra’nın ölümü de oğlu Orestes’in elinden olur.  

Kitabın arka kapak tanıtımında da belirtildiği üzere, ‘İsimler Evi, arka plandaki o eski anlatının ölüm, kurban, ihanet, intikam, aşk, sevgi ve kardeşlik gibi ‘ağır mefhumlar’ ile yeniden yazıldığı bir palimpsest-metin. Palimpsest; insanların henüz kağıt üretimi yokken bir şeyler yazmak için ürettikleri parşömenin üzerine kazıdıkları yazıların, henüz izleri silinmeden bir başka yazının eklenmesi halinde, izlerin iç içe geçmesi, yok olmadan bir yenisinin eklenmesi durumunda kullanılan bir terim. Edebiyattan mimariye çok geniş bir alanda kullanılan bir yöntem. Binaların belleğini yok etmeden yeni eklemeler yaparak, restore ederek farklı bir şekilde kullanmayı ifade ediyor. Örneğin Hasanpaşa Gazhane’sinin Müze Gazhane’ye dönüşmesi gibi. Ülkemizde tarihi binaların korunması anlamında karnemiz berbat olsa da İBB Miras, resmî adıyla İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı’nın çabalarıyla günümüzde kullanıma açılan pek çok tarihi yapının bulunduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.

Tekrardan İsimler Evi’ne dönecek olursak kitapta İphigenia’nın Agamemnon tarafından kurban edilmesi, devamında Klytaimestra tarafından Agamemnon’un öldürülmesi ve en nihayetinde de Orestes’in annesi Klytaimestra’yı öldürmesi konu ediliyor. Ancak ana mitolojik hikayeden epeyce ayrılarak, aile mirası, kimliğin inşası, toplumsal hafıza gibi temalar tartışılarak karakterler üzerinden psikolojik bir derinlikle anlatılıyor. Kitap altı bölümden oluşuyor ve her bölüm ana karakterlerden (Klytaimestra, Orestes, Elektra) birisi özelinde anlatılıyor. Orestes dışındaki bölümler birinci tekil şahıs tarafından anlatılırken sadece Orestes bölümleri üçüncü kişi tarafından anlatılıyor. Orestes, ana anlatıdan en farklı anlatılan, annesini öldürse de kendini yeniden inşa eden ve kanımca her şeye rağmen ‘iyi’ bir karakter olarak diğer karakterlerden ayrılıyor.

İsimler Evi’ndeki hikayenin mitolojik hikayeden en temel farkı bu hikayede artık tanrılar yok. Mitolojide kişisel iradeden söz edilmezken ve her durumda tanrıların olayları yönlendirmesi söz konusu iken bu hikayede tanrılar sahneden çekilmiştir. İnsanların kaderlerinin tanrılar tarafından çizildiği zamanlardan, tanrıların müdahil olmadığı, insanların kararlarının sonuçlarını yaşadığı, tanrılar tarafından kurtarılmadığı ve kendi hikayelerini yazdıkları zamanlara geçiyoruz.

Kitapta çok çarpıcı bir şekilde toplumsal hafıza, bireysel hafıza, hatırladıklarımız, unuttuklarımız, yok saydıklarımız, yeni bir tarih kurgulamamız, geçmişi yok sayarak her iktidarın kendisinden başlayarak yeni bir hikaye yazmak istemesi muhteşem bir dille anlatılıyor.

Kitabın adı neden ‘İsimler Evi’? Mitolojide isimler birisinin hatırlanması, varlığını sürdürmesi açısından önemli. Antik Yunan’da birisinin isminin anılması, onun ruhunun ve varlığının yaşaması anlamına geliyor ve eğer o kişinin adı unutulmazsa bir anlamda ölümsüz oluyor. İşte bu nedenle kahramanların adları tragedyalarda anılıyor, her ismin bir kaderi ve hikayesi oluyor. Öte yandan kitapta anlatılan soy lanetli bir soy. Atreus soyunu takip eden büyük bir lanet var. Yani her bir karakter ailenin yükünü ve lanetini taşıyor. Kitapta artık tanrıların olmadığı ancak insanların hikayeleriyle ve yaptıklarıyla sürdürdüğü bir hikayeler evi söz konusu bir yandan da. Kitabın, Orestes, Mitros ve Leandros’un, Klytaimestra ve Aigistus emriyle kaçırılarak hapsedildikleri yerden kaçarak sığındıkları ve epey bir süre kaldıkları yaşlı kadının evinin ve oradaki yaşantılarının anlatıldığı kısmından söz etmek gerekiyor tam da burada. Kitabın bu kısmında, yaşlı kadının bütün yakınları evi terk etmiştir ancak hala isimleriyle evde yaşamaya devam ederler. Kitabın bir yerinde, Leandros’un  ‘hep yalnız mı yaşadın’ sorusuna yaşlı kadın, ‘Bu ev benimle değil, şimdi göçmüş olan başkalarıyla dolu’ diye cevap verir. ‘Seslerini duyuyorum onların ve elimden geldiğince konuşuyorum onlarla. Ama artık onlara yemek yapmam gerekmediği için ambar ağzına kadar dolu’. (sy.129) Bu bölümde anlıyoruz ki yaşlı kadının oğulları Truva Savaşı için orduya alınmış, karıları da çocukları alıp kaçmıştır. Yaşlı kadın onların bir daha gelmeyeceklerini söyler.  Geride yaşlı kadın, keçileri, koyunları, tavukları ve sadece bir köpeği kalmıştır. Sen niye gitmedin sorusuna, ‘beni kimse çağırmadı, tek bir laflarıyla giderdim ama gece vakti kaçıyorsanız yanınızda yaşlı bir kadın olsun istemezsiniz diye cevap verir. Yaşlı kadın kitabın ilerleyen bölümlerinde ölmek üzereyken sürekli bazı isimleri saymaktadır ve isimleri tekrar söylemesi istendiğinde (sy. 145) ‘Bu ev isimlerle doluydu. Şimdi sadece Mitros var’ der. Mitros ‘Ve Orestes ile Leandros’ diye ekler. Kadının cevabı ‘Tıpkı diğerleri gibi onlar da gidecekler’ olur. Nitekim yaşlı kadının evinde kalanlar (ölerek de olsa) yaşlı kadın, Mitros ve köpeği olur. Leandros ve Orestes de giderler.

Orestes dışındaki kahramanların çoğu büyük oranda ana hikayeye bağlı kalınarak anlatılmış ancak Orestes epeyce farklı. Tragedyadakinden insancıl, cinsel yönelimi diğerlerinden farklı, naif ve duygusal bir karakter. Orestes şahsında aileden gelen kimliğin ve yükün aşılarak yeni bir kimlik inşasını görüyoruz. Her ne kadar kitabın yola çıktığı tragedyalarda olduğu gibi Orestes annesini öldürmüş olsa da bu daha çok Elektra’nın yönlendirmesiyle olan bir eylem. Orestes Agamemnon’un oğlu sıfatıyla iktidarı ele geçirmesi beklenebilecek iktidara en yakın olması gereken kişi ama onun iktidar hırsı ve hedefi yok. Öyle ki Leandros kabul etmiş olsa idi, yaşlı kadının evinde basit bir çiftçi olarak sevdiğiyle beraber sonsuza dek yaşamaya dünden razı. Orestes saraya döndüğünde de adeta yok, görünmez bir karaktere dönüşüyor. Onun dışında hesaplar yapılıyor, ittifaklar kuruluyor, planlar yapılıyor. Orestes, İsimler Evi’nde, tragedyadaki karakterden (tanrısal kaderi yerine getirerek annesini öldüren geleneksel, kaderin yüklediği görevi yerine getiren ama sonunda tanrısal bağışlanma ve yüceltilme ile ödüllendirilen, tanrılar ve kehanetin etkisi altında bir kahraman) içe dönük, çevresine zor uyum sağlayan, ailesi tarafından travmatize edilmiş, annesini öldürmeye zorlanmış farklı bir karaktere dönüşmüştür. Orestes’i insani yönüyle, kırılganlıklarıyla, arzularıyla, kararsızlıklarıyla görürüz kitapta.

Kitabın bana göre en çarpıcı bölümleri iktidar el değiştirse de iktidara gelenin çok da farklı davranmadığını anlatan kısımlar (ki bunu da en çok Leandros şahsında görüyoruz) ile bir sonra gelenin öncesini acımazca yok etmesi, hafızalardan silmesi ve sanki geçmiş hiç yaşanmamışçasına tarihi kendisinden başlatması. Bunun en çarpıcı anlatıldığı yer, Aigisthos ile Klytaimestra tarafından muhaliflerden dede Mitros’un tüm ailesinin öldürülerek, evinin yıkıldığı kısımlar. (Sy.186-187)

Önceden Mitros’un evi olan yere geldiğimizde, karşımızda hiçbir şey bulamadık. Birkaç ağaç ve fundalıktan başka hiçbir şey yoktu. Bir zaman burada zeytin ağaçlarıyla çevrili büyük bir ev ve bahçe olduğuna dair hiçbir iz yoktu. ‘İki gün önce bir ev vardı burada’ dedi Raisa yüksek bir sesle. ‘Bu evde yaşayan bir aile vardı. Önünden geçen herkes, buranın Mitros’un evi olduğunu bilirdi. Artık hiçbir şey yok. Bu ağaçlar gece dikilmişler. Dün burada değillerdi. Başka yerden getirilmişler. Evi bir enkaza çevirmişler ve sonra da bu enkazı ortadan kaldırmışlar. Temellerin üstü kapatılmış. Nerede insanlar? Mitros’un ailesi nerede? Mitros’un hizmetkarları nerede? Sanki burada hiç yaşamamışlar gibi göstermeye çalışıyor birileri. Ama yaşadılar. Ben hatırlıyorum. Ve son nefesime kadar da unutmayacağım.

Elektra ise intikam anını sabırla bekleyen bir karakter. Annesi ve annesinin aşığı Aigistos’un iradesini kırmak için Agamemnon’un ölümünden sonra zindana attıkları, günlerce aç susuz bırakıp daha sonra serbest bırakıp ‘pislik içinde ve herkesin gözü önünde odasına sürünmesine’ izin verilen biri. Nitekim tüm bunlardan sonra Elektra kendi halinde yaşayıp gidiyor ‘görünürde’. Ancak ‘annem ve sevgilisi tehditlerle sessizliğimi satın almış olabilirler. Ama ne gecenin ne de kelimelerin yayılmasının önüne geçebildiler.’(sy.162) der kitabın bu bölümünde. Ablası Iphigenia Elektra’dan daha güzel, daha çok sevilen birisi. Elektra kenarda kalmış bir karakter. Yıllar yılı kendisine yapılan eziyetlere sabırla göğüs germiş, itiraz etmemiş, sırasının gelmesini beklemiş. Kardeşini tekrar göreceğine dair umudunu yitirdiği bir zaman bekar bir kadın olarak güçsüz olduğunu ve olacağını fark ediyor. ‘Bütün sahip olduğum hayaletlerim ve hatıralarımdı. İradem bile bir anlam ifade etmeyecek, bir öneme sahip olmayacaktı.’ (sy.189) Bir ara kendisine bir müttefik ararken evleneceği birisini bulsa iyi olacağını düşünür ve gözüne, babasının eski dostu ve bir katliamda karısı ve çocuklarını kaybeden ama katliamdan sağ çıkan, yaşadığı her şeye rağmen sadakatini kaybetmeyen Dinos’u kestirir. Dinos’un da onunla evlenmek isteyeceğinden neredeyse emindir. Dinos’un ilgisini çekmek üzere süslenir, hazırlanır ancak kimse ve en başta Dinos kendisini fark etmez bile. Anlar ki Dinos da birçokları gibi annesinin gücünün esiri olmuştur bile. Elektra kardeşi dışında kimseden bir yardım alamayacağının farkına varır ve kardeşinin hayatta olup olmadığına dair bir işaret almak için babasının mezarını ziyarete gider. Ve işaret gelir. ‘Orestes yaşıyordu. O sırada anladım bunu… Gelecek, denildi bana, vaktinde gelecek. Yapmam gereken tek şey beklemekti. (sy. 195) Elektra diğer karakterlerden farklı olarak uzunca bir süre tanrılara inanıyor, ancak onun da tanrılara olan inancı zayıflıyor. Şu satırlar bunun en net ifadesi; “Tanrılar silikleşiyor. Bir zamanlar onların dokunuşunu hissedebilirdik, şimdi ise sadece gündüzün ışığı var.”

Kitabın sondan bir önceki bölümü olan Klytaimestra’nın anlatıcı olduğu bölümde, Klytaimestra’nın ruhunun konuştuğunu okuruz. İçsel hesaplaşmasını, pişmanlıklarını, geçmişte yaşadığı acıları görürüz bu konuşmalarda. Bu bölümde bireysel ve toplumsal adalet, eylemlerin sonuçlarıyla yüzleşme gibi birçok tema ustaca anlatılmıştır.  Orestes ile görüşmek ister ve son bölümde anne oğul görüşürler ve Klytaimestra tamamen yok olur gider. Colm Toibin bu kitabında mitolojik bir anlatıyı karakterleri insani yönleriyle ele alarak tamamen modern bir anlatıya dönüştürmüştür.

Colm Toibin’in İsimler Evi kesinlikle okunması gereken başarılı bir palimpsest-metin.

FERDAĞ ERGİN ÖZTÜRK