Hamle sırası siyah piyon O’daydı. Siyah taşların oyuncusu Y, küçük siyah askerini düşmanın beyaz veziri A’yı çapraz gören kareye koydu. Ürkek, cılız ve yorgun asker O, tüfeğini vezire doğrulttu. Başka çıkar yolu yoktu Y’nin. Yelesini rüzgârda savurarak dörtnala koşan siyah atı H’yi kurtarması gerekiyordu. Atının vurulması, en önemli cephelerinden birinin düşmesi anlamına geliyordu ki, o bunu göze alamazdı.
Piyon O başına gelecekleri anlamıştı. Karşısında buzdan kale gibi dikilen ölümün ta kendisiydi. Vezir A önüne sürülen yemi aldı, bir kurşun yeterdi küçük siyah askerin işini bitirmeye.
Kan siyah beyaz kareler üzerine yayıldı, vıcık vıcık ve yapışkan, önce kıpkırmızı, sonra bu kızıllığın giderek koyulaşıp kararması… Satranç tahtası, öbür adıyla savaş meydanı vurulup düşen küçük askerlerin kanıyla kızıla boyanmıştı. Savaşçılar bu kanı görmüyor, görseler bile aldırmıyorlar, önemsemiyorlardı. Kazanma, galip gelme, ayakta kalma tutkusuyla birbirlerine saldırıyorlardı. Ölüm küçük rütbelilerden başlayarak yukarıya tırmanıyordu. Beyaz taşların oyuncusu M, veziri A’nın bir hamlede, yani bir kurşunda işini bitirdiği can çekişen piyonun gövdesini, sanki ölüm parmaklarına bulaşacakmışçasına, tiksintiyle, satranç tahtasının kenarına sıralanmış öbür cesetlerin yanına koydu.
Daha ölmemişti piyon O. Acı içinde kıvranıyordu ama iyileşip yeniden yaşama dönebilme şansı yoktu. Yediği kurşun kafatasını delip geçmişti. Eliyle yarasını bastırmaya, akan kanı durdurmaya çalışıyor olsa gerekti ki başını iki elinin arasında sıkıyordu. Yanağına değen, kendi kanıyla ıslanmış zemin, ona ölümün soğukluğunu ve acımasızlığını anlatır gibiydi. Son soluğunu vermek üzereydi. Ölümün buzdan ve sessizlikten örtüsü üzerine örtüldüğünde her şey bitecekti; küçük mutluluklar, küçük sevinçler, sevdalar, düşler, çekilen acılar, ayrılıklar, kıskançlıklar, çekememezlikler… Ona yardım edebilecek, onu ölümün ahtapot kollarından çekip çıkaracak biri olsaydı… Kimin gücü yetebilirdi buna? Bakışları oyun alanında dolaştı durdu bir süre. Sonunda kendi şahı Karakral üzerine dikili kaldı, bir ok gibi, suskun, kıpırtısız ve ölü…
Siyah fil T bu bakışları gördü, yüzünü öte tarafa çevirdi. Büyük bir hamle öncesinde duygusallığın ne gereği vardı? Ölen önünde sonunda bir piyondu; görevini yerine getirmiş, gerektiğinde ölmesini bilmiş bir piyon. Tanrısına şükretmeliydi ki siyah şahı Karakral ayaktaydı, veziri G ayaktaydı. Şimdilik fazla kayıpları yoktu, birkaç piyon yalnızca… Cephedeki konumlarının düşman saldırıları karşısında sağlam olduğunu hissetmesine karşın, bir acıma duygusu aşağıdan yukarıya yükseldi, genzini tıkadı. Yoğun ve iç tırmalayan bu duman burun deliklerine doldu, soluk alışını zorlaştırdı. Savaş alanına dönerken “Ağlamanın, ağıt yakmanın zamanı değil şimdi” diyerek bu dumanı kendinden uzaklaştırdı.
Siyah fil T ile piyon O arasında bir dostluk olduğu bilinirdi. Piyon O bütün gizlerini fil T’ye anlatırken onu en yakın dostu olarak kabullenmişti. T ise bu dostlukta hep temkinli olmuştu. Yalnızca kendisine zarar gelmeyecek şeyleri anlatırdı Piyon O’ya. Dışa karşı oldukça iyi bir görünüm sergileyen bu dostluğun nasıl bir dostluk olduğunu, ölmeden hemen önce, vurulmasına T’nin kayıtsızlığıyla anlamıştı Piyon O. Bu bedenine saplanan ikinci kurşun olmuştu.
Köşede yuvarlak gövdesinin hantallığı ile sıranın kendisine gelmesini bekleyen siyah kale J, bir yandan oyunun hamlelerini düşünüyor, bir yandan da piyonu izliyordu. Ölüme ne kadar alışılabilirse kale J de ancak o kadar alışabilmişti. Duvarlarının sertliği ve kulelerinin yüksekliği onun duygudan, acımadan uzak birisi olduğu izlenimi veriyor olsa da, o kalın sert duvarlar ardında rüzgârda dalgalanan yapraklar kadar titrek bir yürek saklıydı. Üzeri sessizlikle örtülü bu duyguları kendisinden başka kim bilebilirdi ki? Elini uzatıp piyon O’nun açık kalmış gözlerini kapatabilir miydi, ya da ölüm kılıcının susturduğu bu zavallı yüreğe bir solukluk yaşam üfleyebilir miydi? Asla! Bunun olamayacağını o da biliyordu. Bakışlarını satranç tahtasının üzerinde gezdirirken, siyah vezir G’nin ona göz kırptığını gördü. Koştu, kendi şahına gözdağı veren düşman kalesi U’nun önüne dikildi. U bunu beklemiyordu, duraladı, sendeledi, büyük bir gürültüyle devrildi, tıpkı gürgen ağaçlarının güçlü rüzgârlara dayanamayıp devrilmesi gibi.
Bir tek at H vardı piyon O’nun ölümüyle sarsılıp, bu sarsıntısını dışarı vuran, kendisini satranç tahtasında bir o yana, bir bu yana savuran. Yeleleri göğün zifiri karanlığında kızıl ışıltılar bırakıp dalgalanarak ileri atıldı, piyon O’nun yanına koştu.
Savaş alanını bir örtü gibi kaplayan gece sinsi ve tuzaklarla doluydu. İki düşman ordunun askerlerinin top ve tüfek sesleri gecenin sessizliğini yırtıyordu. At ölümün soluk kesen kokusunu ciğerlerinde duydu. Azrail’i kovmak, ölümden kurtulmak istercesine gözlerini yumdu, başını acıyla iki yana salladı. Daha dün, birlikte aynı cephede, düşmana karşı, yan yana dövüştükleri küçük siyah asker değil miydi şurada yatan? Ölümden geriye dönüş olmayacağını bilmesine karşın, başını yukarıya kaldırıp yakardı.
“Tanrım, ne olur onu sevenlerine geri ver.”
Yukarıda koyu bir karanlık vardı yalnızca. Yakarısı boşa gitti, karanlığın içinde bir küçük kuşun kanat çırpışı gibi… Yakarmak atın hızına hız katmıştı sanki. Bir o yana, bir bu yana, daha da hızlı koşmaya başladı. Karanlık, gecenin içindeki tuzakların üstünü görünmezliğin çarşafıyla örtmüştü. At dörtnala koşarken önüne bakmayı unutmuştu. Düşman askerlerinin yollara döşediği mayınlardan biri ayaklarının altında patladı. Bir gürültü, onu at kılan her şeyin havada uçması ve ölümün karartıcı perdesi… Sonrasında paramparça bir beden, paramparça bir ceset… Bir süre çığlıklar içinde çırpınmanın ardından mutlak bir sessizlik ve karanlık…
Siyah Vezir G bütün gelişmeleri izliyor ve biliyordu. Savaş boyunca kendi ordusuna kumanda eden, kimin ne yapacağına karar veren de oydu. Karşı ordunun askerleri onun emriyle ölüyordu ama kendi ordusunun askerlerinin ölümünü engellemek, onun gücünü aşıyordu. Piyonların ölümüne alışmıştı, en öne piyonları sürerken onların ölebileceklerini çok iyi biliyordu ama at H’nin ölümü onu derinden sarstı. H onun en iyi neferlerinden biriydi. Savaş sırasında duygusallık askerlerin hayatına mal olabilir diye kaç kez uyarmıştı onu. Cahillik işte! Oysa bu savaşta ne kadar gerekliydi at. Piyonların da önemli olduğunu yadsımıyordu ama atların yerini tutamazlardı. Sözü bile edilemezdi bunun. Şimdi kolu kesilmiş bir komutandı o. Gidene yakınmak neyi değiştirirdi ki! Vezir G’nin o anda yapması gereken, elinde kalanlarla en iyi savunma ve saldırı planı oluşturabilmekti. Bir anlığına bile dikkati zayıflayacak olsa, savaşın kontrolünü kaybedeceğini, bunun da onlara yenilgi getireceğini çok iyi biliyordu. Gözlerini satranç tahtasına çevirdi. Hiçbir hamleyi kaçırmamalı, oyunun gidişini elinde tutmalıydı. Kendi şahını, kendi kralını korumak, yaşatmak onuru ona verilmişti, bu onuru canı pahasına da olsa korumalıydı.
Savaş bütün yoğunluğuyla sürüyordu. Uzun süren çarpışmaların ardından iki taraf da piyonlarını ve vezirlerini yitirmişlerdi. Meydanda yalnızca iki ordunun kurmayları kalmıştı. Makineli takırtıları, bomba sesleri savaş meydanının bitiminden başlayıp yükselen sıradağların ardına dek uzuyordu.
Siyah Ordu’nun şahı Karakral tahtına kurulmuş, bu amansız savaşı izliyordu. Kısa bir süre için silah seslerinin suskunlaşmasını ve top atışlarının durmasını fırsat bilip savaş alanını gözden geçirdiğinde kendi ordusunun iyice küçüldüğünü gördü. Vezir G’yi yanına çağırdı, sesi öfkeden titreyerek emretti.
“Bu savaşı mutlaka kazanmalıyız. Ülkemizin geleceği senin başarına bağlı, biliyorsun. Bütün gücünü kullan, ordumuzun bu savaştan galip çıkmasını sağla.”
G durumlarının kritik olduğunun farkındaydı. Şahının verdiği buyrukla bu sorumluluk omuzlarına yeniden bir külçe gibi çöktü. Bu ağırlık onun daha rahat kararlar almasını engeller hale geldi. Kurmaylarının hemen hemen hepsini yitirdiğini görüyordu. Savaşın bu aşamasında yenilgiyi zafere çevirmenin bir yolunu bulamıyor, bu yük omuzlarına abanıyor, kolunu kanadını kırıyordu.
Siyah Ordu için geçerli olanlar aynı zamanda Beyaz Ordu için de geçerliydi. Siyahların sayısı azalırken beyazların da sayısı azalmıştı. Uzun süren çatışmalar sonunda geriye yalnızca iki ordunun vezirleri ve şahları kalmıştı.
Siyah şah Karakral, savaş alanına bakarken kendi vezirinin düşman vezirce saldırıya uğradığını gördü. Ürküye kapıldı. Vezirini yitirmek onun için ölümle aynı anlama geliyordu. O da hantal ve ürkek gövdesini ileri iterek Vezir G’yi savunmaya çalıştı. Çabası veziri kurtarmaya yetmedi ama düşman vezirini de ortadan kaldırabilmişti. Savaşın başladığı günden beri ilk kez silah kullanmıştı şah Karakral.
Şimdi iki şah satranç tahtasında yalnız kalmışlardı. Koskoca savaş meydanında iki şah, ordusuz, komutansız, ersiz. İkisi de mücevherlerle süslü, parıltılı, ağır taçları, hantal kaftanları ve yerinden çok az kımıldayabilen tahtlarıyla damalı zeminde bir sağa bir sola adım atıp duruyorlardı. Çaresizliklerini, zayıflıklarını ilk kez hissediyorlardı. Onları kral yapan hiçbir şey kalmamıştı artık.
Siyah şah Karakral, uzun süre düşünüp, savaş alanında yerde yatan cesetlere baktıktan sonra kendi kendine “En iyisi savaşı bitirmek,” dedi. “Yeterince kan döküldü sanırım. Savaşacak kimse de kalmadığından, ateşkesten başka çözüm yolu yok.”
Belli belirsiz beyaz bir bayrak siyah şah Karakral’ın havaya kaldırdığı asasının ucunda dalgalanıyordu. Az sonra bunu, karşı taraftan kaldırılan ikinci beyaz bayrak izledi. Omuzlarında kaftanlarının ve yenilginin ağırlığıyla iki şah usulca satranç tahtasının dışına yürürlerken, ikisi de bu savaşta en ağır yenilgiyi alanın kendileri olduklarını çok iyi biliyorlardı. Nasıl bilmezlerdi, askersiz, ordusuz şah olunamazdı ki. Onları kral yapan bütün yaldızlar dökülmüş, kana bulanmıştı; altın tahtları ve taçları paslı birer teneke haline gelmişti.
İki yenik şah savaş alanını terk ettiğinde geride sadece ölüler kaldı, bir zamanlar görkemli ordunun gururlu birer üyesi, birer askeri olan, şimdi ise sadece birer “ceset” olan, üzerlerini sessizliğin bir tül perde gibi örttüğü ölüler…
Cemile Çakır 1990
