Şehri sis basmıştı gene. Binalar, sokaklar, insanlar seçilemez olmuştu. Gri bir duman, karaltılar ve nereden geldiği ayırt edilemeyen sesler… Görüş uzaklığı bir iki metreye kadar düşmüştü. Bu şehirde sis alışılmış bir şeydi ama bu denli yoğun olduğu da pek görülmemişti.

C siste daha da yalnız hissetti kendini. Boğazını bir mengene gibi sıkan bu yalnızlığa dayanamazdı. En iyisi arkadaşlarını görmeye gitmekti. Önce belediyede çalışan F’ye uğrar, ardından bir kitapevinde çalışan H’ye giderdi. Arkadaşlarıyla konuşmak onun ufkunu genişletiyor, yalnızlığını gideriyor ve onda bir çoğalmışlık duygusu yaratıyordu.

Evden çıkalı epey olmuştu ama şehir merkezine giden otobüslerin geçtiği durağa varamamıştı daha. Aslında bu kadar uzakta olmamalıydı durak. Yoksa yolunu mu yitirmişti? Birilerine sorması gerekiyordu ama görünürde kimsecikler de yoktu.

Birdenbire kendini kaybolmuş hissetti. Acaba otobüs durağını bulabilecek, arkadaşlarına gidebilecek miydi? Bir tek bastığı yeri seçebiliyordu; onun da sokağın ortası mı, yoksa kaldırıma yakın bir yer mi olduğunu anlaması olanaksızdı. Ayakları ile yoklaya yoklaya kaldırımı buldu. Hiç değilse yolun evlere yakın tarafından gidiyor olmak içini rahatlattı. Duvarların ardında mutlaka birileri vardı, bir tehlike ile karşılaştığında onlara sığınabilirdi. Hemen yanındaki bir ağacın sert kabuğunu okşayarak geçti.

Arkadaşlarıyla bir araya geleceği anı düşlüyordu. K ne yumuşacık bir insandı. Onunla konuşmak C’de bir dinginlik, dupduru suyu olan bir ırmağa bakıyor olma duygusu yaratıyordu. F’nin bazen dışarıdaki işler için ayrıldığı oluyordu. Eğer o yoksa H’ye uğrar, bir yandan onunla fırtınalı yaşamları üzerine konuşurken bir yandan da yeni gelen kitaplara bakardı. Almak istediği bazı kitaplar vardı, belki onları bulabilirdi.

 Ağır ağır yürüyordu. Tökezlememesi için gerekliydi bu. Hiç beklenmedik anda önüne bir engel çıkabilir ve o engele takılabilirdi. Kaldırımın kenarından başlayarak yükselen duvara dokunarak ilerledi. Bu iki katlı bir evin bahçe duvarıydı. Hırsızların atlayarak içeriye girmesini engellemek için olsa gerek, taş duvarın üzerine dikenli teller ve cam kırıkları yerleştirilmişti. C bunları gördü, gülümsedi. “Mutlu bir yaşamları ve kaybetmekten korktukları bir şeyleri olmalı” diye düşündü, “yoksa neden başkalarının içeriye girmesinden korksunlar.”

Az sonra yürüdüğü yolun her zaman geçtiği, otobüs durağına giden sokak olmadığını anladı. Ayrımına varmadan yanlış yöne sapmış olmalıydı. Acaba nerede yanlış yola girmişti? Vazgeçmek, evine geri gitmek istedi ama ikirciklenme içindeydi. Bir süre sonra geri döndü, bu kez de biraz yürüdükten sonra kuşkuya kapıldı. Üzerinde yürüdüğü sokağı tanımıyordu, nereye gittiğini de bilmiyordu.

Beklese miydi acaba? Er geç yoldan biri geçerdi mutlaka, ona sorar, yolunu yeniden bulabilirdi. Beklesin mi, yürüsün mü, karar veremedi. Yine de yürümek en iyisiydi, belki bir dükkân bulurdu yol üzerinde, belki bir taksi durağı.

İşte bir ayak sesi, sisin içinde giderek daha iyi duyulan… C birdenbire silkindi, toparlandı. Sesin geldiği yere yöneldi. Az ilerde bir adamın silueti göründü, bir süre sonra adam iyice görünür oldu. C bir iki adım atıp, adamın önünde durdu.

“Özür dilerim, yolumu siste yitirdim de. Bana yardımcı olabilir misiniz? Otobüs durağına gidecektim. Acaba hangi tarafa gitmeliyim?”

Adam durdu. C’ye baktı ve gülmeye başladı. Bir an süren kahkahaların ardından,

“Kusura bakmayın hanımefendi, ben hiç otobüse binmem. Gitmek istediğim yere gönülle giderim. Bu nedenle durakların nerede olduklarını bilemem. Beni anlarsınız sanırım. Her yer aslında bir durak olduğu kadar da gidilecek olan yerdir; tabii ki bu sizin gideceğiniz, gerçekten de gitmeyi arzuladığınız yere bağlı,” dedi.

C onun ne demek istediğini anlamamıştı. Üstelik adamın kahkahaları onu rahatsız etmişti. Onun için bir yere gitmek istediğinde bineceği otobüsler ve o otobüsleri beklediği duraklar vardı. Her yer o adama göre durak olabilirdi ama onun, şehir merkezine giden otobüslerin geçtiği durağa varması gerekiyordu. C bir anlık dalgınlık sonrasında başını çevirdiğinde adamı göremedi. Adam sisin içinde kaybolmuştu yeniden.

Aklına yeni bir düşünce geldi C’nin. İlle de aynı durağa gitmesi gerekmezdi. Sokak üzerindeki her duraktan şehir merkezine otobüsler geçerdi. Belediye de şehir merkezinde olduğuna göre… Bunu neden düşünememişti, kendi kendisine kızdı. Ağır ağır yürümeye devam etti. Çevresini yokluyor, yol üstünde, eğer bir durak varsa, gözden kaçırmamaya çalışıyordu.

Ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu. Üstelik günün hangi kesitinde olduğunu, öğle mi, yoksa akşam yaklaştı mı, anlayabilmesi olanaksızdı. O yine yürümesini sürdürdü. Bu sokaklarda neden kimseler yoktu? Eskiden ne kadar kalabalık olurdu. Nereye gitmişti onca insan? Sis onları yutmadı, eritmedi ya!

Yine bir ayak sesi… Birisi geliyor olmalıydı. Belki de bu gelen bilebilirdi durağın nerede olduğunu. Ayak sesinin geldiği tarafa yöneldi. İşte bir insan, enini, boyunu, yüz hatlarını seçebilmiş değil ama bir adamdı bu, karaltısından belli, yürüyüş şeklinden.

“Bakar mısınız beyefendi. Yolumu yitirdim de… Acaba bir otobüs durağı var mı yakınlarda?”

 Adam C’ye döndü, iyice yaklaştı. İri yarı, geniş omuzlu, sakallı biriydi.

“Hanımefendi, otobüs duraklarını boşuna arıyorsunuz. Bu siste otobüslerin çalışacağını zannetmem. Siz en iyisi evinize dönün.”

C şaşırdı, kendine kızdı. Otobüslerin bu siste çalışamayacağını akıl edememişti. Sesinde bir yakarma.

“Kusura bakmayın, arkadaşlarıma gidecektim. Durağı bulamadım. Geri dönmek istedim, bu kez de evime gidecek yolu kaybettim. Ne yana gideceğimi bilemiyorum. Hiç değilse bir otobüs durağı bulabilseydim, belki bir iki tanesi çalışıyordur.”

Adam iyice yaklaştı, kocaman pençeye benzeyen ellerini C’nin omzuna koydu. C bu dokunuşta bir dost, bir öğretmen, bir baba tavrı sezdi.

“Bak kızım, arkadaşlığa giden yol otobüs duraklarından değil, başka duraklardan geçer. Evini yitirdiysen de şunu düşün. Yitirdiğin bulmaya değer bir şey midir? Ben de evimi yitirdim yıllar önce ama aramıyorum. Başka şeyler arıyorum ben, başka mekânlar. Benim evim aramaya değmeyecek bir yerdi çünkü.”

C iyice şaşkındı. Evi aramaya değecek bir yer miydi? Doğrusu bugüne dek hiç düşünmemişti. İyi ama başka seçeneği yok ki onun; bir evi olması gerekiyor, gece sığınabileceği, başını sokabileceği, soğuktan ve başkalarının saldırısından korunabileceği bir evi.

Adam konuşmasını sürdürdü.

“Ev demek yaşam biçimi demektir. Yitirdiğin yaşam biçimi çok arzuladığın bir şey mi? Yitirdiğin arkadaşların… Siste yalnızca bunları mı yitirdin?”

C sendeledi. Adam ona yitirdiğinin yalnızca otobüs durağına giden yol olmadığını çok yoğun olarak hissettirmişti. Düşecekmiş gibi oldu, bir an sonra kendini toparladı. Bir korku dalgası sardı bedenini. Hiç tanımadığı bir adamın söyledikleriyle her şeyini yitirmekten korktu. Bir an önce ondan uzaklaşmak, yolunu kendi kendine, başkalarına sormadan bulmak istedi.

“Teşekkür ederim, söylediklerinizi düşüneceğim, teşekkür ederim,” dedi. 

Aceleyle, kaçarcasına uzaklaştı adamdan. Evet, yitirdiği yaşam aramaya değerdi, evi aramaya değerdi. Çiçekleri vardı evinde, her parçası kendisiyle özdeşleşmiş eşyası, kedisi, ona üretme olanağı sağlayan yalnızlığı. O beygir suratlı adam da kim oluyordu, onun yaşamını sorgulamaya kalkışıyordu? Arkadaşlıklarını sorgulamak… Hele hele bu konuda kimseye söz söyletmezdi. Bunu söylerken kendi kendine içinde bir kuşku kıvılcımı titredi.

Bir süre nereye gittiğini bilmeden yürüdü. Siste hiçbir azalma olmamıştı, tersine daha da artmıştı. Görüş uzaklığı yarım metreye inmişti. Herhangi bir otobüs durağını ya da evini bulması artık rastlantıya kalmıştı.

Yürüdü, yürüdü… Artık arkadaşlarına ulaşması bir zorunluluktu onun için. Ne zaman çıkış yolu bulamağı bir sorunla yüz yüze gelse arkadaşlarına giderdi. Konuşurdu onlarla. Konuştukça zihninde pencereler açılırdı. Daha önce düşünememiş olduğu çözüm yolları belirirdi önünde. Kimi zaman bir çare bulamazsa bile konuşuyor olması, kendini candan dinleyen birilerinin varlığı, sorunların ruhunun üzerine abanan ağırlığını hafifletirdi.

Saatler sonra ilerde, sisin beyazlığı içinde belli belirsiz karaltılar gördü. Heyecanlandı. Birileri vardı galiba orada. Yüreğinin atışıyla birlikte adımları hızlandı. Biraz daha yaklaştığında bu karaltıların insanlar olduğunu anladı. Daha da hızlandı yürüyüşü, nerdeyse koşmaya başlamıştı. İyice yaklaşıp yanlarına vardığında sevinçle ışıdı yüreği.

Burası bir otobüs durağıydı. İşte sonunda bulabilmişti otobüs durağını. Yoğun kaybolmuşluk duygusundan aydınlığa çıktı. Onlara doğru ilerledi.

Oradaydılar. Durakta. Yirmiye yakın insan hiç konuşmadan, fiziki olarak olmasa bile, ruhsal konum olarak birbirlerinin çok uzağında duruyorlardı. Garipti, hiçbirinde bir hareket, bir canlılık belirtisi yoktu. Biraz daha yaklaşınca onların, bir saat ya da bir gün boyunca değil, belki aylar, belki yıllar, belki de ömür boyu bekliyor olduklarını anladı. Öylesine hareketsiz, kıpırtısız bir bekleyişti ki bu, adamların, kadınların saçlarından, kollarından, bedenlerinin her yerinden örümcek ağları sarkıyordu.

Birisine yaklaştı. Canlı olup olmadığından bile kuşkuluydu ama sormak zorundaydı.

“Affedersiniz, siz de mi otobüs bekliyorsunuz?”

Saçları ağarmış, sırtı iyice kamburlaşmış, gözlerinin ışığı tükenmek üzere olan yaşlı bir adamdı bu. Baş işaretiyle evet dercesine yanıtladı C’yi.

“Peki, gelecek mi otobüs?”

Adam yine aynı baş işaretiyle evetledi.

“Ne zaman geleceğini biliyor musunuz?”

Adam iki ellerini yana açıp, “nereden bilebilirim” dercesine boynunu büktü.

C kararsızdı. Beklese miydi, yoksa vazgeçip yeniden evinin yolunu mu arasaydı? Dönüş yolunu bulabileceğinden emin de değildi, evine bulabilse bile içinin sıkılacağını, bunaltı içinde ne yapacağını bilemez hale geleceğini seziyordu. Mutlaka arkadaşlarına gitmeliydi. Arkadaşları belki onun yeni bir yaşam yolu bulmasına yardımcı olabilirlerdi.

O da durakta bekleyenlerin arasında yerini aldı, sırtını durak panosuna dayayıp beklemeye koyuldu.

Belki bir saat, belki iki saat sonra ötelerden bir motor homurtusu duyuldu, sonra bu homurtuyu sisi aralayan otobüsün görüntüsü izledi. Herkeste bir hareketlenme, bir kıpırdanma vardı. O ışığı azalmış gözler parıldadı, canlandı. Eklemlerini hiç oynatamaz sandığı bu insanlar birer ikişer adım öne çıktılar. Otobüse ilk binenlerin kendileri olmalarını istiyorlar, küçük, belli belirsiz manevralarla öne geçmeye çalışıyorlardı. Bunca bekleyişten sonra oturacak yer bulamayıp ayakta kalmak, dahası otobüse binememek katlanabilecekleri bir şey olamazdı.

Otobüs yaklaştı, yaklaştı. C de öne çıkmıştı. Ayakta kalmaya razıydı, yeter ki içeri girebilsin. Tam önlerinde durduğunda, otobüsün tepesindeki levhada nereye gideceğini gösteren yazıyı okudu: İnzivaya Çekilenler Köyü. İnanamadı, yeniden, her heceyi vurgulayarak bir daha okudu.

C büyük bir düş kırıklığı içinde geri çekildi. Öbürleri birbirlerini iterek doluştular otobüse. Onun gibi bir iki kişi daha kalmıştı binmeyen. Bakışlarını çevirdiğinde, onların da kendisi gibi düş kırıklığı içinde olduklarını gördü. Birisine yaklaştı.

“Siz de mi şehir merkezine gidecek otobüsü bekliyorsunuz?”

Oldukça zayıf, uzun boylu, kumral saçları karmakarışık bir gençti bu.

“Yok, hayır. Beni çocukluğuma götürecek otobüsü bekliyorum ama gelmiyor bir türlü. Sanırım sizin otobüsünüz bu sabah geçti. Bir daha kaç yıl sonra gelir, kim bilir. En iyisi beklemeyin. Yine de insan gelmeyeceğini bile bile bekliyor işte.”

“Ben arkadaşlarıma gidecektim de…” dedi C. Sözcükler ağzından zorla, umutsuzluğunu gizlemeden, fısıltıyla çıkmıştı. Genç yine de duydu onu.

“Ne güzel, hiç değilse sizin arkadaşlarınız var. Benim yalnızca yitirilmiş çocukluğum.”

C birdenbire acıdı gence. Onu yüreklendirmek istedi. 

“Daha gençsiniz, geleceğiniz var. Daha çoook arkadaşınız, sizi seven, sizin de onu sevdiğiniz bir sevgiliniz olur.”

“Dilerim olur,” dedi genç ve sustu.

C onun suskunluğunu gidermek için söyleyecek bir şeyler aradı, bulamadı. En iyisi kendisini anlatabilirdi. Başladı anlatmaya. Çocukluğundan, doğduğu köyden, gençliğinden, dostlarından söz ediyordu. Sırtını durağın metal direğine dayamıştı.

Ne kadar konuştu, neler anlattı, C de farkında değildi. Bir ara gencin olduğu tarafa çevirdi başını. Çocukluğunu arayan üzgün gencin de gitmiş olduğunu gördü. Kimse kalmamıştı durakta. Beklediği otobüsün gelip gelmeyeceğini bilemez halde, yalnızca o kalmıştı.

Acaba gelecek miydi otobüs?

Sis açılmış olsaydı, beklemekten vazgeçerdi belki de.

Cemile Çakır 1993