-Tazeymiş, aroması da çok güzel. Tadına baksana tarçına benzettim. Hayırdır bir şey mi oldu? Sen çayını soğutmazdın.

Mekânda bir zamanlar duysam hüzünleneceğim şarkılar çalıyor. Hoş diğer müşterilerin yüzlerine baktığımda bir zamanlar yaşadıklarıma benzer bir şeyler yaşadıklarını söyleyebilirim. Masalar, karşılıklı oturanları yeterince yakın hissettirecek kadar küçük tasarlanmış. Geriye kalan her şey de fazla dekoratif hatta konforun önüne geçtiği de fark edilmeyecek gibi değil. Şarkı değişiyor, müzik tanıdık. İç çektiğimi nedense gizlemek zorunda hissediyorum.

-Bir şey anlatacaktın, ne oldu? Beni korkutuyorsun, seni dinlemek için geldim. Söz, hiç kesmeyeceğim. Kötü bir şey yok değil mi? Bak çayın da duruyor gerçekten korkuyorum ama.

Şarkının notaları hüznü kanatlarına yüklenip masa masa dolaştırıyor. Eh ben de nasibim kadarını yükleniyorum. Şu ilk cümleyi bir kurabilsem gerisi tereyağından çekilmeyi bekleyen kılın talihi. “Biliyorsun” deyip yutkunuyorum. Elim çaya uzanıyor. Tadı gerçekten güzelmiş ama bu geceden sonra güzel giden, en azından güzel gidiyormuş gibi görünen her şeyi mahvedebilirim.

-Biliyorsun. Sürekli okuyorum, henüz sayma gafletine düşmedim ama herhalde bin kitap devirmişimdir. Bir meziyetmiş gibi söylemediğimi tahmin edebiliyorsundur. En azından beni bu kadar tanıdığını düşünüyorum. Neredeyse on iki yıl geçti hayatımın merkezinde kitaplar oldu. Sadece merkezi de değil, aslında her yerinde. Sevinirken kitaplardaki gibi oldu, üzülürken de aynı şekil. Her şeyimi kitaplarla terbiye etmeye çalıştım en azından denedim ama kesinlikle böyle bir bilinçle çıktığım bir yolculuk değildi. Ne yaparsın böyle şekillendi. Şikâyetçi miyim, bazen ama çoğunlukla memnunum. On küsur yıldır hep kitaplarla geçince insanlara çok zaman ayıramadım. Birkaç az görüştüğüm arkadaşım var, nedense bu nadir görüşmelerimizin bir şekilde ilişkilerimize zarar vermeyeceğini düşünüyorum. Belki bir avuntu, belki de gerçek. Ama bir araya geldiğimizde iyi oluyor, en azından bundan eminim. İçinde kitabın olmadığı ne bir mekân ne de bir konuşmadan keyif almıyorum ama bazen özlüyorum. Mesela neden uzun saatler politikacıların dedikodularından ibaret politik tartışmalar yapmıyorum, böyle bir arkadaş grubum yok diye kendime kızıyorum. Ama hiçbir şekilde hayata karışmak istediğimi düşünme. Tekrarlayayım, kitapsız bir nefes alıp verme benim için hayat değildir. Belki terazide ayarı biraz kaçırmış olabilirim ama toparlayacağım. Daha önce hiç hissetmediğim bir şeyler var. İçimde her geçen gün kabaran bir iştah var, henüz neye olduğunu keşfedemedim ama öğreneceğim. Okuduğum kötü kitapların etkisi de olabilir. Öyle her kitap için iyi diyemem, hatta çok kötüleri var. Gerçekten okunmaması gereken, en azından edebiyatın, düşüncenin haysiyetini korumak için. Ben bu yola çok ama çok kötü kitaplar okuyarak başladım. Bir gün kitaplığımdan büyük poşetler dolusu kitabı çöp kovasının içine bırakacağımı hiç düşünmezdim. Oluyor, olabiliyor, hayat her şeye müsaade edecek kadar çok alternatif geleceğe gebe kalabiliyor. Güzelliği de biraz buradan geliyor galiba. Yarını beklemek için, içimize ektiği, adına umut dediğimiz, kimseler duymadan fısıldadığımız bir acaba.

Büyük çok büyük yazarlar var, bir yönüyle onlarla arkadaşlık ettim. Eserlerini okudum, sonra nasıl bir hayat hikâyesi bu tür eserler yaratmak için lazım diye biyografilerine baktım. Çoğunlukla hayal kırıklığına uğrasam da, sonuçta onları ünlü kılan biyografileri değil bize ulaştırdıkları eserleriydi. Onlara sürekli bir şey danıştım, ilk başlarda huşu içinde söylediklerini dinleyip, kabul ettim. Sonra biraz cesaret geldi, biraz da farklı bir çağın ve coğrafyanın insanı olmanın farkına varıp bu sefer bu konuda ne demişler diye okumaya başladım. Kabul etmek için değil, sonuçta kıymetli insanlar, kulak kabartmaktan zarar gelmez gibisinden. Kabul etmemek de güzel, bu işlerde biraz geliştiğimi gösterir ama çok kafa karıştırıcı. Özetle kafandakileri düzenlemekten kendi düşündüklerine sıra gelmiyor. Kitaplardan örülme bir kafesin içinde bugüne kadar geldim. Dışarıda ne olmuş çok da umurumda olmadı.

Burada sigara içilmiyor değil mi? İki dakika ara versek, ben kapıda bir sigara içsem, çayım da soğumuştur. Sen de çay söylersin, döndüğümde devam ederim, olur mu?

-Olur, söylerim. Nereye bağlayacaksın çok merak ettim.

Dışarıda yağmur çiseliyor, trafik ışıklarında fark edilebilir bir canlılık var. Sigara iyi geliyor, dönüp içeri bakıyorum telefonuna bakıyor. Onun gerçekliği de bu, hatta başka bir gerçekliği de yok gibi. Sıradan olmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Aynanın karşısına elinde tarak veya fırça olmadan geçmeye cesaret edebilecek biri değil. Kolay inandığı gibi kolay da unutuyor. Yüzündeki hüznü gülümsemeye dönüştürmek çocuk oyuncağı. Çok aldatılmış ama hiç fark etmemiş. Güzelliğini bir fark etse, elde edemeyeceği hiçbir şey yok. Daha ne yapsın onca yılın sonunda beni sudan çıkarıp karada nefes almaya mahkûm etti. Umarım gardımı bu kadar düşürdüğümü fark etmez. İçeri dönüyorum, sandalyeyi çekip yanına oturana kadar telefonunda üç farklı müzik çalınıyor.

-Senin gibi biri nasıl oluyor sigara içebiliyor anlamış değilim.

-İnan iyi gelmese içmem, nerede kalmıştık.

-Neler anlattın neler, o kadar şeyi nasıl aklımda tutayım.

-Tamam, ben devam edeyim o zaman. Sahi aramızda kaç yaş fark vardı.

-Yedi.

-Bak ben birkaç hafta sonra otuzuma giriyorum. Bunun nasıl bir eşik…

-Bu sefer doğum günü pastanı ben alıyorum, yok yok yaş günü pastanı. Hatırlıyorsun değil mi sen öğretmiştin.

Böyle bir durumda mutlu olmamak neredeyse imkânsız. Üzen, üzecek olan o kadar şey var ki böyle küçük şeylere kocaman sarılmam bundan.

-Eğer hakkı verilerek yaşanırsa yedi yıla pek çok şey sığdırılabilir hem de öğrenilebilir. Bazı şeyleri de öğrenmek zorunda değiliz, hem de hiçbirimiz ama öğrensek bence fena olmaz. Ama her yaş aldığımızda yaş gününü sadece tebriklerden hediyelerden ibaret bir etkinlik olarak görürsek o sıkıntı işte. Bir yıl geçti, neler olduğunu merak etmek üzere biraz geri dönüp bakmak lazım. Otuzuma varıyorum, neyi fark ettim biliyor musun? Hani fark etmek daha çok olan biten üzerinden olur ama ben daha çok neler yapmadığımı fark ettim. Demiştim ya büyük yazarlar, onlarla fazla hemhal olunca farkında olmadan onlara benzemişim ya da kendimi aldatmışım. Büyük insanlar, büyük metinler, büyük tavırlar, olgunluklar… Bir şekilde yaşımın, konumumun gerektiğini gibi davranmadım. İçimdekiler bir yönüyle dışarıya ait olanlar içimde kalıp küf tuttu. Şimdi de rahatsız ediyor. Kızmam gereken yerlerde kızmadım. Kırıp dökmek yerine sakinliğimi korudum, bağırmam gereken yerde kısık sesle bir şeyleri mantığa bürümeye çalıştım. Ne de olsa ben sürekli okuyan biriydim ve kendime yakışanı yapmak zorundaydım. Ağırbaşlı, efendi, anlayışlı… Şimdi tüm o hal hareketlerim biraz yapmacık geliyor. Kitaplar senaryoyu yazmış ben oynamışım. Sürekli giymek zorunda olduğum kıyafetler ya bana biraz bol ya da dar. Hatta şöyle de söyleyebilirim, kiralık elbiseler gibi. Bana ait olmayan, bir süre sonra iade etmek zorunda kaldığım, zarar gelmemesi gereken ve en önemlisi de başımı onlar üzerimdeyken yastığa koyamayacağım kıyafetler. Hal bu ki ben de etten kemiktenim, şu göğüs kafesinin altında bir gün durmak üzere atan bir kalp taşıyorum. Sonra seni tanıdım. Biraz ezber olacak ama sen hayat dolusun. Yaşıyorsun, hata yapma lüksün var, kırılıyorsun ve bunu göstermekten çekinmiyorsun. Bilmemek seni üzmüyor, hayatının sana ait bir tarafı var. Herkes gibisin ama kesinlikle sıradan olduğunu düşünme. Aynı acıları çektiğin, aynı şeylere güldüğün insanlar var çevrende. Benim yok. Yaşının da bunda etkisi var. Sonra seni tanıyorum, ben yaşarken kimse öyle pek elimden tutmadı. Düştüğümde, yanlış yola saptığımda kimselerin haberi olmadı. Canımın sıkılması, aşk acısı veya diğer sıkıntılar, hani okuyorum ya kolayca üstesinden gelebileceğim şeylerdi. Oysa herkesten çok ben ıstırap çektim. Kimselerin haberi yoktu, veremezdim de. Bak bak, o kadar kitap oku, o kadar büyük şeyler söyle sonra bir kadın yüzünden acı çek, olacak şey mi? Demem o ki dışarıdan bakıldığında görünen sakinlik çok aldatıcı.

Garson çayları getiriyor. “Eğer hava almak için çıkmadıysanız içeride de sigara içiliyor. Küllük getirmemi ister misiniz?” “İyi olur, teşekkür ederim.” Çayı kokluyor, kafası biraz karışmış gibi duruyor ya da söylediklerim onun için bir anlam ifade etmiyor.

-Sen bir şey söylemek ister misin? İlla cevap vermiş ol diye cevap verme, varsa söyleyeceğin, ne bileyim içinden geçen.

-Aslında çok şey var. Bazen seni düşünüyorum, bence çok şeffafsın. İyi biri olarak biliyorum seni şüphem de yok. Ama seni başka birine tarif etmek zor, senden birine bahsedecek gibi oluyorum, işler karışıyor. Yanında zaman geçirmeyi, sana bir şeyler danışmayı seviyorum. Nasıl desem çok yakınımda olan kız arkadaşlarıma yargılanırım diye açmaya çekindiğim konuları seninle rahatça paylaşabiliyorum.

-Sana verdiğim kitabı okudun mu?

-Evet, Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan, çok beğendim.

-Kitap sana ne düşündürdü, ne anladın?

-Yani aslında üzüldüm açıkçası. Kötüydü. Okurken çok üzüldüm.

-İnsan olmak iyi olmak kadar kötü olmak anlamına da geliyor. Bazen yaptığımız işler evet kötü ama bu da doğamızın bir parçası. Birçok sıkıntı, yargılanma korkusu bu tarafımızla tanışmadığımız ya da tanışmış olsak bile görmezden geldiğimiz için. İnsanın kötü bir tarafı olduğu çok açık, bir örnek vereyim. Seninle aynı yaşta aynı mahallede aynı okula giden birini düşün. Kabaca tüm şartlarınız ve durumunuz aynı. Kırk yaşına geldiğinizde senden çok şey başarmışsa ve sen de kıskandıysan sence bu insani bir durum değil mi?

-Evet, çok doğal herkes başarılı olmayı diler.

-Tabii bu insani durum gidip sana fiziksel bir müdahale yetkisi vermez.

-E yani.

-Konu dağılmasın, ben çayımı içip kapıda bir sigara daha içeyim, olur mu?

-Ben de bir lavaboya giderim.

Kapının arkasında sohbet eden iki görevli masadan kalktığımızı görünce biri hemen kasaya geçti. Yanlış anlaşılma kısa sürdü. Dışarıdayım, serinlik iyi geliyor. Söyleyeceklerim neredeyse bitti ama söylemek istediklerim miydi? Günün sonunda ilan-ı aşk edecektim iş nerelere geldi. Yine kıza nasihat veriyoruz. Hal bu ki tek marifetim de konuşmak ama iş yine kontrolden çıktı. Ne deyip nasıl toparlayacağım. Ulan Sedat o gün ishal olmamış olsan bunların hiçbiri başıma gelmeyecekti. Ne güzel kendi yağımızda kavruluyorduk.

Sedat’la tanışıklığımız epey eskidir, ta öğrencilikten. Daha öğrenciyken kitapçıda işe girdi, sonra da devraldı. Dükkânı bana emanet etmesi ilk defa olmuyordu. Devlet dairesinde acil bir iş olur, ayaküstü halletmesi gereken bir iş olduğunda sürekli benden yerine bakmamı rica ederdi. Ama iyi ama kötü raflardan da haberdardım. Müşteri geldi mi eğer kampanya yoksa etiket fiyatı üzerinden yüzde yirmi indirim yapıp satıyordum. Popüler ya da kişisel gelişim kısmından bir kitap sattığımda küsuratı tam sayıya yuvarlayacaktım. Tanpınar gibi bir klasiği satacaksam küsuratını almayacaktım.  Zaten öyle pek iş olduğu da söylenemezdi. Sedat’a kalsa o popüler kitapların hiçbirini kapıdan içeri almazdı. Kiraydı, faturalardı mecbur satıyordu. Çok defa kapatmayı düşündüğünü söyledi ama bir şehirde bir kitapçının kapanmasını istemiyordu. Öyle de bir vizyon sahibiydi. O gün işte malum hâl başındaydı. Karın sancısıyla kıvranıyordu. Ben de kasaya geçip müdavim olan okurların kasa arkasında ayırttığı kitaplara inceliyordum. Sonra o çıkıp geldi. Bir şey sormayınca ben de oralı olmadım. Bakındı, bakındı. “Beyefendi” diye hitap edip her halinden belli çok satanlardan bir kitap sordu. Ben de yardımcı olmaya çalıştım. Allah’tan beyefendi diye hitap etti ve ben de aynı ile mukabele ettim. Bu çağın her halde tek tuttuğum tarafı bu. Abi deseydi belki hiç bu işlere kalkışmazdım. Neyse aradığı kitabı bulamadık. “Peki siz bir şey tavsiye eder misiniz?” diye sordu. Olmaz mı? O sordu, ben anlattım, o dinledi. Bir ara ayakta yorulduğumu fark ettim. Artık ne kadar zaman geçtiyse Sedat çıkıp geldi. Sıcak tutsun diye beline atkı bağlamıştı. Kasaya geçip oturdu, biz kitapçıda raf raf dolaşmaya devam ettik. Sonunda bir iki tane kitap alıp gitti. Ben de iyice yorulmuş bir şekilde tam Sedat’a sitem de bulunacağım sırada Sedat “oldu bu iş değil mi, tamamdır yani. Çok şükür sonunda.” “Ne işi Sedat, ne şükrü” diye sorgulasam da Sedat’ın “yüzüne baksana, ne hale gelmiş. Kız seni çarpmış.” Şüphelenmedim değil ama Sedat’a da çok bir şey belli etmek istemedim. İyi olduğundan emin olup hemen kitapçıdan ayrıldım. Açıkçası çok bir şey hissetmiyordum ama yaklaşık bir hafta sonra Sedat arayıp “az önce buradaydı, seni sordu” dediğinde Sedat’ın kehaneti tuttu. Aklımdan çıkmak bilmedi. Biri bir espri yapıyor, gülüyorum bir şekilde gülümsemenin arkasında aklıma geliyor. Sedat da yıllardır arkadaşımdır öyle çok gizlim saklım da yoktur ama utancımdan bir süre yanına gitmek istemedim. Merkeze indiğimde kitapçıya uğramamak elde mi mecbur yine gittim. Sağ olsun biraz cesaret verdi. Neden olmasınlar, bir gün illaki olacaktılar, ne olmuş yani küçükseler, valla güzel kız senden iyisini mi bulacaktılar, yanlış çok yanlış yaparsınlar gibi uzayıp giden nasihatleri boncuk gibi ipe dizdi. Eksik olmasın iyi de yapmış.

Kendime bile olsa itirafı sonradan mümkün oldu. Ne derler diye çok korktum. Onca yıl oku, yaz, çiz. Basın tarihinden tut, camii avlusunda oturan dedelerden evde onları bekleyen ninelerin anlattıklarından bir kültür tarihi yapmaya kadar işi ilerlettim. Şimdi ise bir tane üniversiteli taze bulup köşesine çekildi diyecekler ve ben de duyacağım diye yaşamadığım korku kalmadı. Yıllarca şiirle hitap edebileceğim bir kadın aradım. Ararken bulamadım, yoktu. O gelip beni buldu. Zaman onu bana getirdi, kimse kendine pay çıkarmasın. Şimdi düşünüyorum da şiire muhatap olacak bir kadın mı, değil. Onu şiire muhatap olacak bir kadına dönüştürebilir miyim, tanrısal bir misyona benziyor. Ama var, içinde şiire muhatap olacak bir potansiyel var. Daha kirlenmemiş, umut var. Belki de saçmalıyorum, umudun zerre kadar onunla ilgisi yok. Söz konusu umut benim içindir.

-Biraz sen konuşsan, biliyorsun ben sözün şehvetine çok çabuk kapılıyorum.

-Niye ki, seni dinlemekten hiç şikâyet etmedim. Söylemek istediğin bir şey var ve söyleyemiyorsan lütfen sıkıntı yapma.

-Peki, benden şikâyetçi olduğun bir tarafım var mı? Ne bileyim yapmak istediğin başka bir şey.

-Aslında var ama lütfen kırılma olur mu? Hani nasıl denir, yolda karşıya geçerken aramızda metrelerce mesafe olan bir arabadan hem korumaya çalışman hem de dokunmamaya çalışman beni rahatsız ediyor. Sana o kadar güveniyorken, otobüste yanımda o kadar derli toplu oturman beni yabancı hissettiriyor. Bana dokunsan ben daha rahat hissederim. Bak ben söyledim. Senin şikâyetçi olduğun bir özelliğim var mı?

-Az önce seni böyle bir soruyu cevaplamak zorunda bıraktığım için özür dilerim. İnsan bu soruya nasıl cevap verir ki. Daha önceden düşündüğüm bir şeyi söyleyeyim mi?

-Tabii, dinliyorum.

-Bence tek kusurun kendini fazla zeki zannetmen, kimse zannettiği kadar zeki değildir. Sadece bunu söyleyebilirim. İnsan kendine bu kadar güvendiğinde çok fazla hata yapabiliyor, yapma diye söylüyorum.

Son cümlemle yapmak istediğim her şeyi dinamitledim. Yüzünde ilk defa gördüğüm bir ifade belirdi. Korkuyu yıllardır çatı katında zincirleyerek tutsak etmişim de sonunda zincirlerini çözüp evin içinde beni gördüğü ilk yerde üzerime çullanacakmış gibi hissediyorum. Telefonuna son bir kez bakıp çantasına koydu. Pür dikkat dinlemesem duyamayacağım bir tonda “kalkalım mı” diye teklifte bulundu. Uzun, ilerisi yokuşa dönüşen kaldırımda beraber yürümeye başladık. Yediğim haltın farkındaydım, susuyorum. Sessizlik göğsümü oyuyor, boğazımda hırıltıya dönüşüp dışarı çıkmayı bekliyor. Biraz yavaş yürümemiz için teklifte bulunuyor. Bana eziyet etmek istiyor diye düşünüyorum. Bir süre bu şekilde yürüyoruz, yokuşu tam hissetmeye başladığımızda koluma giriyor. Peşine ağırlığını hissediyorum. İyice bana yaslanıyor, yol yokuş ama kimin umurunda. Göğsümde kaynaktan çıkmış gibi taze bir ferahlık yayılıyor. 

-Aslında çok iyi gidiyordun. Hep iyi başlıyorsun neden sonu gelmedi. Tamam, yaşım küçük, birçok şeyi de bilmiyor olabilirim ama seven bir erkeği tanıyabilirim. Bugün de söyleyemedin ama bir gün duyacağımdan emin olduğum için ısrar etmiyorum. Her gün mutlu olmak diye bir şey yok değil mi, üzülmek de var ama başımıza ne gelirse gelsin, tamam mı?

Bağırmak sadece bağırmak ama yeryüzündeki herkese duyuracak şekilde bağırmak istiyorum. Yorgunluğa gebe yalnızlıklara vedalaştığımın farkındayım. Şimdi onu eve bırakıp nasıl ayrılacağım, bütün gece ne yapar geceyi nasıl geçirebilirim? Sahi mutlu insanlar uyuyabilir mi?

İbrahim Taş