En agosto nos vemos, Emrah İmre’nin türkçe çevirisiyle Ağustosta Görüşürüz (Can Yayınları) Gabriel García Márquez’in ölümünden yaklaşık on yıl sonra yayımlanan posthum romanı, üstelik demanstan muzdarip Márquez tamamlayamadığı bu kitabın yayımlanmasını istememişken. Çocuklarının ortak kararıyla babalarının doğum gününde yayınlanan kitap ülkenin en çok satılan üçüncü kitabı olmayı başardı, eleştirmenlerden farklı görüşler gelse de genel olarak romanı “tatmin etmeyen bir veda” (New York Times) olarak nitelendirdiler. Peki, bu gerçekten Márquez’in vedası mıydı? Posthum yayınların etik yönü hakkındaki tartışmalar bitmez, Kafka ve Nabokov gibi benzer örnekler mevcut. Neyse ki ben bu yazıda bu tartışmalara girmeyeceğim ama hayal gücüm zihnimi rahat bırakmadığından, bu yazıda Márquez’e bu konuda ne düşündüğünü soracağım. Hayır, ben değil; yarım bıraktığı kitabının ana karakteri, Ana Magdalena, bu soruyu ikisinin bir araya geldiği bir öyküde soracak. Öykü bir feribotta başlayacak, 27 yıllık evliliğe sahip, orta yaşlı, saygın bir kadın olan Ana her yıl yaptığı gibi annesinin mezarının bulunduğunu adaya gidecek, hem annesini ziyaret etmek hem de artık bir ritüel haline getirdiği tek gecelik ilişki yaşamak için. Feribot sabahın erken saatlerinde adanın rıhtımına yanaştığında, denizin tuzlu kokusu Ana Magdalena Bach’in boğazını yakacak ve sonra öykü şöyle devam edecek:
Elinde taze bir demet vardı; çiçekler, sabahın nemli havasında ağır ağır kokularını salıyor, beyaz taç yaprakları güneş ışığında parlıyordu. Hala ağaçların gölgelerinin düştüğü ılık sokaklarda yürüyerek mezarlığa vardı. Kuş sesleri ve uzaktan gelen dalga uğultusu dışında ses yoktu. Ziyareti uzun sürmedi; yıllar içinde kelimeler azalmıştı. Mezarlıktan ayrıldığında güneş yükselmiş, ada sokaklarına keskin bir sıcaklık inmişti. Dar taş yolları, renkleri güneşte solmuş evleri geçerek pansiyona doğru yürüdü.
Güneş, adanın ufkunda ağır ağır batarken Ana saçlarını taradı, normal zamanlarda hiç yapmadığı bir şekil verdi. Bu, her yıl aynı şekilde başlayan küçük bir törendi, gizli ikinci hayatına geçiş seremonisi. Ağustos güneşinin denizin arkasında kaybolmasını fırsat bilen ada halkının ve ziyaretçilerin doldurduğu sokaklardan yürüyüp pek ziyaretçisi olmayan eski bara gitti. Burası, denize bakan geniş camlarla çevriliydi. İçeride, alçak tavan lambaları sarı bir huzme yayıyor; eski ahşap tezgâhın üzerinde, şişeler günbatımının bakır tonlarıyla parlıyordu. Her zamanki köşesine oturduğunda önce o tanıdık sessizliği dinledi: bardakların hafif çınlaması, dışarıdan gelen hafif dalga sesi. Sonra gözleri, cam kenarında tek başına oturan bir adama takıldı. Adam, ince kaplı siyah bir deftere eğilmiş, ara sıra pencereden dışarı bakıp düşüncelere dalıyordu. Saçlarında tuzlu rüzgârın dağıttığı beyaz teller vardı; yüzü, hem güneş görmüş hem de yılların gölgesini taşır gibiydi. Önünde yarısı içilmiş bir kadeh ve yarısı yazılmış bir sayfa duruyordu.
Ana, adamın deftere hızlı ama arada duraksayan bir el hareketleriyle notlar aldığını gördü. Duraksamalarda, parmakları kalemin ucunda havada asılı kalıyor, sanki kelimeler birden kayboluyordu. Bu küçük boşluklar kadının merakını artırdı.
Yanına yaklaştığında adam başını kaldırdı. Gözlerinde tuhaf bir sıcaklık ve insana tanıdık gelen bir yüzü vardı. “İyi akşamlar,” dedi adam, sesi biraz çatallı ama yumuşak.
“Size de,” dedi Ana, “Yalnız görünüyorsunuz. Eşlik edebilir miyim?”
Adam sandalyesini hafifçe yana kaydırdı. “Memnuniyetle… Yalnız, bazen konuşmanın ortasında unuturum ne diyeceğimi,” dedi, dudak kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle.
Önce havadan sudan, adanın yaz sıcağından, mezarlığın tepesindeki manzaradan konuştular. Adam arada cümlelerin başını büyük bir özenle kuruyor, sonunu ise hafif bir boşluğa bırakıyordu. Elini defterin üzerinde biraz daha uzun süre tutarak durdu. Sonra sanki çok eski bir sır açığa çıkacakmış gibi hafifçe öne eğildi. “Biliyor musunuz,” dedi, “yıllardır bir hikâye üzerinde çalışıyorum. Aslında roman demek daha doğru olur.”
Ana Magdalena kadehinden küçük bir yudum aldı. “Ne hakkında?” diye sordu.
Adam, defterin kapağını açtı. Sayfanın üstünde yarım kalmış cümleler vardı; bazı kelimeler aceleyle karalanmış, bazıları ise titrek bir el yazısıyla boşlukta bırakılmıştı.
“Bir kadın,” dedi yavaşça, “her yıl, annesinin gömülü olduğu adaya gelir. Feribotla… Hep aynı tarihte. Çiçek bırakır, sonra bir geceyi burada tanımadığı bir adamla geçirir.”
Ana’nın parmakları kadehinin kenarında dondu. “Tanıdık geldi,” diyebildi sadece, gülümsemesinin ardında hafif bir şaşkınlık saklayarak.
Adam pencereden dışarı baktı; denizin siyah yüzeyinde ayın ince bir şeridi vardı.
“Ama işte,” dedi, “hikâye bir türlü bitmiyor. Bir cümlenin başını hatırlıyorum, sonunu kaybediyorum. Kelimelerle boğuşmak eskiden bir zevkti; şimdi bazen kelimeler bana acımasız geliyor.” Derin bir nefes aldı, sanki vereceği kararın ağırlığını yeniden hissediyormuş gibi. “Sanırım tamamlayamayacağım. Üstelik kitabın asla basılmamasını vasiyet edeceğim.”
Ana, uzun bir sessizlikten sonra kadehini masaya bıraktı. Parmaklarının ucuyla camın soğuk kenarına dokundu, sonra adamın gözlerine baktı. “Peki…” dedi yavaşça, “ya çocuklarınız… vasiyetinize rağmen kitabı basarsa?”
Adam önce hiçbir şey söylemedi. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi; sanki bu soruyu yıllar önce, rüzgârın uğultusu eşliğinde kendi kendine sormuş gibi. Sonra kadehini aldı, bir yudum şarap içti.
“Ah, çocuklar…” dedi, başını hafifçe yana eğerek. “Onlar benim sonlarına asla nokta koyamadığım cümlelerim. Ve her cümle gibi bazen yazdığınızın sizin elinizden çıkıp başka anlamlara bürüneceğini bilirsiniz. Eğer kitabı basarlarsa… Bu, onların bana karşı işlenmiş bir ihaneti değil, kendi vicdanlarına yazılmış bir cümle olur. O cümleyi okumak bana düşmez. Yine de…” dedi, kadehini hafifçe kaldırarak, “… bana mezarımda biraz kızgınlık hakkı tanısınlar.”
Ana güldü. Bu cevabın içinde bir baba yüreğinin yumuşaklığı, bir yazarın gururu ve unutkanlığın tuhaf huzuru vardı. Ama sonra kendi iç huzursuzluğunu fark etti. Bu huzursuzluk her ada ziyaretinde hissettiği, ölüm, arzu, özgürlük ve vicdan azabının aynı anda kalbine yüklediği huzursuzluktan farklıydı. Bu kez, hiç bitmeyen bir döngüye kapılmış kendi varlığını sorgulayan bir huzursuzluktu bu.
“Ama,” dedi sesindeki tereddütle, “kitabınız basılmazsa hikayesi yarım kalan o kadına ne olacak.”
“Sanırım hikayenin sonuna o kadın ve çocuklarım karar verecek,” dedi hüzün dolu gülümseyerek.
Dışarıda dalgalar kıyıya çarpmaya devam ediyor, havaya yayılan tuz kokusu kadehlerindeki şaraba karışıyordu. Ana bu gecenin her zamankinden farklı biteceğini hissetti. Camdan içeri ağır ağır sızan gecenin karanlığı, önce Ana Magdalena’yı sonra Gabriel García’yı ve sonra bütün her şeyi içine alıp kaybetti.

Ezgi Yavuz