Yılın son derbi maçının oynanacağı akşam için bütün rezervasyonlar iki gün öncesinden dolmuş, lokantada hiç boş masa kalmamıştı.
Hasan o sabah vücudunda kırıklıkla uyandı. Her tarafı ağrıyordu. Sanki sırtının ortasında bir buz kalıbı vardı. İçi titriyordu. Yengesi ona tarhana çorbası yaptı. Sıcak çorbayı içince kendini biraz toparladı. Amcası evden çıkarken, “lokantaya erken gelme, biraz yat”, dedi. “Akşama kadar düzelmeye bak. Bu gece çok kalabalık olacak. Sana ihtiyacımız var. Çünkü Fatih yatak döşek yatıyormuş. Annesi haber verdi, gelemiyormuş. Salgın var herhalde. Aman koçum göreyim seni. Vali Bey gelecek. Misafirleri de var. Mahcup olmayalım. Akşama ayakta ol. Ona göre”. Hasan, “tamam amca” dedi. “Akşama yanındayım, merak etme. Yengemin çorbası iyi geldi. Öğlen bir tas daha içersem zıpkın gibi olurum”. Hasan amcası gittikten sonra derin bir uykuya daldı. Uyandığında ter içindeydi. Fanilası sucuk gibi ıslanmıştı. Üstünü değişti. Sıcak çorbayı kaşıklarken ikindi ezanı okunuyordu. Hasan kendini biraz daha iyi hissediyordu. Buna sevindi. Sonra iki bardak bol şekerli çay içti. Sıkıca giyindi, yengesinin elini öpüp hava kararırken çıktı.
Hasan o yıl beş dersten ikmale kalmıştı. Hiç birini eylülde veremedi. Orta ikideydi. Bir ay sonra da babası ölünce hepten soğudu okuldan, bıraktı. “Osman amcamın yanına gideceğim” dedi anasına. Hayriye Hanım ilkin olmaz dediyse de bu yoksullukta sofradan bir boğaz eksileceği için çar naçar kabul etti.
Amcası İstanbul’da lüks bir et lokantasında çalışıyordu. Bilhassa akşamları, hele bir de derbi maçı varsa, yemeğe gelen lüks arabaları karşılıyor, kapılarını açarak onları buyur ediyor, önlerine düşüp masalarına oturtması için şef garsona teslim ediyordu. Ona teşrifatçı, yani buyur edici, dendiğini gidince öğrendi.
Hasan’ın amcası her gelen arabayı karşılamazdı. Hatırlı müşteriler gelince oturduğu kulübeden çıkardı. Ekseriyetle kapıda bekleyen genç çocuklar gelenleri karşılar, içeri buyur eder, sonra da arabayı çevredeki müsait sokaklara park ederdi. Onlara vale deniyordu. Eğer lokanta kalabalıksa her seferinde park ettikleri sokak daha uzakta olurdu. Hatta bir gece komşu lokantanın valeleriyle park yeri yüzünden kavga bile çıkmıştı.
Valelerin lokantaya girmesi katiyetle yasaktı. Kış yaklaşıyordu, geceleri çıkan ayaz sertti. Patron, valeler üşümesin diye lokantanın dışına elektrikli bir ısıtıcı koymuştu. Geç saatte mutfaktan gelen yemeği bunun başında yerler, verilen çayları avuçlarının ısıtarak içerlerdi. Valeler lokantadan çıkacak olanları beklerken; gözleri kapıda cep telefonlarıyla yakınlarını ararlar, birbirleriyle şakalaşırlar, tuttukları takımın şampiyon olma ihtimallerini konuşurlardı.
Hasan lokantaya geldiğinde öteki arkadaşları birbiri ardına gelen arabaları ara sokaklara park etmekle meşguldü. Amcasına valiyi sordu, gelmişti. Görememişti adamı. Bu sırada siyah bir araba geldi. Hasan koştu. Sağ ön kapıyı açtı. Nefis kokular içinde genç bir kadın vardı karşısında. İnerken hafifçe sendeledi. Hasan düşmesin diye gayriihtiyari kadının elini tuttu. Yumuşak, kırmızı ojeli bir eldi. Kadın Hasan’ın yüzüne bakmadan kürküne sarınarak teşekkür edip hızla içeri girdi. Hava soğuyordu. Orta yaşlı, şık giyimli adam anahtarı Hasan’a atarken “göreyim seni aslanım, iyi bir yere park et. Çizik mizik istemem, ona göre” dedi. Hasan şoför koltuğuna otururken “merak etmeyin efendim” dedi. Adamın içeri girerken arkasından “Aylin, yerimiz üst katta” dediğini duydu. Demek kırmızı ojeli genç kadının adı Aylin’di. Arabayı iki sokak ötede park etmeye götürürken bir kaç defa kadının adını tekrarladığını fark etti. Sanki birisi duyacakmış gibi hemen dudaklarını ısırdı.
Arka sokaktan dönerken iyice sertleşen ayazda bütün vücudu bir kez daha ürperdi. Amcasının kulübesine gidip montunun altına bir kazak giydi. Kendini şimdi daha iyi hissediyordu. Sırtındaki buz kalıbının soğuğu azalmıştı. Kaldırımdaki elektrik sobasının yanına gelip ellerini ısıtmaya çalıştı. Bu sırada gelen spor arabadan orta yaşlı bir kadın indi. Dudaklarını kırmızıya boyamıştı. Kadının küçük yüzünde sadece kocaman, kırmızı dudakları göze çarpıyordu. Hasan komik bir şey görmüş gibi güldü, ayıp olmasın diye kafasını hemen çevirdi. Kadın yanındaki genç adamla içeri girerken Ekrem arabayı park etmeye götürdü. Tam bu sırada lokantadan müthiş bir gürültü yükseldi. Derbi maçı başlamıştı.
Bütün valeler kuru ayazda sobanın karşısında ısınmaya çalışıyorlardı. Aşçı yamağı yemeklerini getirdi. Hasan’ın pek iştahı yoktu. Ama yine de iki tane köfte yedi. Pilav ve salataya dokunmadı, ayrandan bir iki yudum içti. Yeniden bir titreme geldi. Isınmak için olduğu yerde bir kaç defa zıpladı. Çay bardağını elleriyle iyice kavradı. Sıcak biraz iyi gelmişti. Üç şeker attı. Karıştırıp yudumlamaya başladı. İçi ısındı bir anda. Hasan ikinci çayı almak üzere mutfağa giderken elektrikler kesildi. Lokantadan şikâyet sesleri yükseldi. Lakin jeneratör büyük bir gürültüyle anında devreye girdi, ışıklar yandı, maç nakli yeniden başladı. Hasan elinde çayla geri döndüğünde kaldırımdaki sobanın yanmadığını gördü. Demek sobaya elektrik verilmiyordu. Bu arada amcası geldi, “merak etmeyin” dedi. “Mangal kömürü yakacağız, daha iyi ısınırsınız”. Ekrem ve Nuri mutfağın arkasındaki ardiyeden orta boy bir bidon getirdiler. Ağzı açıktı, dibinde bir kaç delik vardı. Cemal’in getirdiği yarım torba odun kömürünü bidonun içine doldurdular. Biraz gaz döküp tutuşturdular. Alevler yükseldi. Koyu bir duman ve acı bir koku yayıldı etrafa. “Çekilin” dedi amcası, “zehirlenirsiniz”. Herkes kenara çekildi. Beş dakikaya kalmadan bidondan bozma sobadan yayılan sıcaklıkla birlikte nar gibi kırmızı bir ateş onlara bakıyordu. Valeler yaklaşıp ellerini uzattılar.
Artık bu saatten sonra müşteri gelmez diye düşünürlerken siyah renkli bir minibüs sert bir frenle lokantanın kapısında durdu. Valeler daha yerlerinden kıpırdayamadan arabanın sağ tarafındaki genç adam fırlayıp sürgülü kapıyı açtı. Kayışları çözüp tekerlekli sandalyede oturan tombul, kırmızı yanaklı genci yavaşça arabadan indirdi. Çocuk kapıdaki valelere “gol oldu mu”, diye sordu. Onlar da hep bir ağızdan “hayır” diye cevap verdiler. Tekerlekli araba lokantadan içeri girerken gencin yüzü gülüyordu, “iyi”, dedi. Golü kaçırmamıştı. Minibüs uzaklaştı. Şoförü park edecekti. Valelerin bahşiş kaçmıştı.
Hasan bir türlü ısınamıyordu. Hala sırtında bir kalıp buz duruyordu. Ateş saç bidonun dışını da kırmızıya boyamıştı. Bidona iyice yaklaşıp baktı. Ateş geçmek üzereydi. Biraz daha kömür attı. Yüzüne çarpan sıcaklık içini ısıttı. Üşümesi azaldı. Ancak nefesi daraldı birden, geri çekildi. Sobanın başında kendinden başka kimse yoktu. Arkadaşları lokantanın girişine toplanmışlar, içerden gelecek gol haberini bekliyorlardı. Sırtı yeniden ürperdi. Tekrar yaklaştı ateşe. Sobanın içinden büyük kırmızı bir göz ona bakıyordu. Ateş nar gibi kızarmıştı. Eğildi. Ateşin içinde annesinin koyu kırmızı vişne reçelini gördü. Çıtırdayarak uçuşan küçük, kırmızı kıvılcımlar nar taneleri gibiydi. Bulanık görmeye başlamıştı. Gözlerini kapadı. Bütün vücudu gevşemişti. Sıcak iyi gelmişti. Üşümesi geçmişti. Şimdi Aylin Hanımın kırmızı ojeli parmakları, orta yaşlı kadının kırmızı dudakları, sakat çocuğun tombul, kırmızı yanakları karşısındaydı. Sobanın içinden Hasan’a doğru kırmızılık, sıcaklık ve rahatlık yayılıyordu. Uykusunun geldiğini hissetti. Kolunu kaldıracak hali yoktu. Uyumak iyi gelecekti. Bir de terleyebilse.
Tam o anda lokantadan yükselen uğultu halindeki müthiş GOOL sesi, Ekrem’in; “koşun Hasan ateşin üstüne düştü”, çığlığını bastırdı.
Nezir Suyugül
GOL SESİ

Yalın ama bir o kadar da etkili bir öykü. İçimi acıttı Hasan.
Yaşamın içinden çok güzel bir öykü👍👏
Nezir Suyugül’ün dili neredeyse soğukta buğulanan bir nefes gibi ve abartısız bir şiirsellikte.