Gösteri sürmeli!
Ah, bir terslik olsa şimdi!
Perdenin açılmayacağı tutsa veya açıldığında salonun borcu yüzünden o an elektrikler kesiliverse… Ne bileyim işte. Tarihi bina değil mi? Giderilemeyen teknik aksaklık da olabilir. Salon boşaltılsa…
Bekliyorum. Bekliyorum ama neredee…
Yönetmene sorsan, “Dönem oyunu olduğundan perde kullanmak istedim,” diyebilir. Eleştirmenlere sorsan, “Temsili, eski mektep müsameresine çeviriyor,” diyebilirler. İçimdeki kötü hisse şöyle diyor, “Tek kusur bu olsa bununla kalsa keşke. Ah, Keşke!”
Solgun perde, verilen görevi sorgusuz sualsiz yapıyor isteksizce. Ağır aksak. Takıldığı yerde geri gidiyor. Sonra yeniden… Sezonun ilk temsiline açılıyor. Nasıl mağrur. Küçük sahneye ağırlığını koyuyor. Büyük iş yapıyor tüm ciddiyetiyle. Oyunu tek başına kurtaracak şimdi. Yüz görümlüğü takılmış yeni gelin. Salınıyor. İzleyenlerin sabırsız bakışları altında. Sona doğru yavaşlıyor iyice. Onlar için yeni, Ayhan içinse tarihin unutmak istediği tozlu sayfaları arasında kalmış eski dünyanın kapıları aralanıyor. Tekrar görmeyi hiç istemediği yerde can bulma fikrine dayanamıyor Ayhan. Prömiyer üstelik.
Ne diyor yeni yetmeler? Yemişim. Evet, yemişim prömiyerini… Of, ne bitmez çilem varmış arkadaş. Neyin içindeyim böyle? Oyuncunun beyin kıvrımlarının arasında. Sahte Ayhan’ın… Olan bitenin farkında olsam neye yarar? Ya diğerleri, şu seyredenler? Büyük oyunu görmüyor, onun parçası olduğunu anlamıyor veya görmek, anlamak istemiyorlar. Sonsuz oyun içinde kendi sonlu kısmının karakteri olduklarını… Yangın vaar, diye bağırsam! Ah, sesim duyulsa…
Bir daha öksürme şansları olmayacakmış gibi boğazların son temizliği, tıkırtılar, yerine yerleşmeler, gıcırtılar arasında ışıkların sönmesiyle müzik başlıyor. Sahne ışıklarının aydınlattığı sanatçı, başını yerden kaldırıyor. Ağır ağır. Büyük oynuyor. Karanlıkta birini arıyormuş tavırlarında. Bakınıyor. Hareketleri sert. Abartılı. Gözler karanlığa alıştıkça seçilir oluyor büyük oyuncu. Salon küçük. Sanatçıyla birlikte seyirci de yutuyor sahne tozunu. En ufak kusur hemen fark edilir burada. Kusursuz oynamak lazım.
Önde oturan şu hanımefendi. Telefonu elinde sıkı sıkı tutan. Göğsüne düşürdüğü gözlüğü boynuna kolye yapmış. Gözlerini kısmış sahnedeki oyuncuya bakarken aslında bana baktığını, sanatçının gözlerinden benim de ona baktığımı tabii nereden bilecek? Yanındaki ensesi kalın göbekliyse şimdiden esnemekle meşgul. Esne aslanım, horla hatta kükre. Temsilden önceki kibar sesli anonsa rağmen sessize almaya bile üşendiğin görgüsüz telefonun da çalsın oldu olacak. Aç hadi konuş hatta. Herkesi rahatsız et. Oh ne güzel dünya ne rahat.
Yavaş yavaş kısılan müzik susuyor. Uyumsuz orkestra hâlinde yeniden öksürmeler, tıkırtılar, yerine yerleşmeler, gıcırtılar arasında oyuncunun söze haykırarak girmesi de aslanımın esnemesine engel olamıyor ya. Yakışır sana, helal olsun be! Hatta aklıma ne geldi bak. Koltuğunu sahneye koyalım. Seni de karşısına oturtalım izleyicinin. Daha iyi olmaz mı? Güven bana. Sanatın değeri aslında insanları ne kadar rahatsız ettiğiyle ölçülmez mi? Sahnede oturup mahmur gözlerin içine baka baka esnesen… İnsanlar gösterinin parçası sansa… Perde kapanıp son kez açıldığında ıslık çalarak ayakta alkışlasa doğallığını… Çılgınca!
Sahte Ayhan’ın suratına haykırmak geliyor asıl Ayhan’ın zihninden. “Ne oldu koçum, girişte beklediğin vurucu etkiyi yaratamadın mı salonda?” diyerek kahkaha atmak… Ona oyunun kahramanı dediklerinden gerçek bir kahraman, esas oğlan olduğunu hissediyor ilk kez. Yalnız sanatçı öyle yüksek perdeden konuşuyor ki…
Boğazlayasım var herifi. Hayatta sesimi yükseltmiş miyim? Tanrı tutturmuş gidiyor şuursuz. Ne Tanrı’sı, Allah aşkına? Yazılanı motamot tekrarlamak yerine biraz araştırın canlandırdığınız tipi. Hayatını… Ömründe Tanrım demiş mi? Böyle söylemek daha mı havalı yoksa sanatsal mı? Söyleyene değil söyletene bak derler ya hani. Yazarla bu ikisi tam sopalık!
Oyuncunun sesi, ipinden kurtulan boncuk taneleri gibi dağılıyor sessizliğe gömülen ortama. Salonun her köşesine çarpan taneler yankılandıkça büyüyor. Eko etkisi yaratıyor ama sözlerin anlam taşıma gücü zayıflıyor. Sanatçı sahnede onu canlandırırken önce baştan yaratıp ardından öyle canına okuyor ki… Oyuncunun gözlerinden sahneye bakarken oynanan, kendisinin değil de başkasının yaşamından bir kesitmiş, o da karşıdan seyrediyormuş gibi geliyor Ayhan’a.
Böyle olmayacak. İpleri elime almalıyım. Metni hatırlatsam, söyleyeceklerini kulağına fısıldasam… Bari abartma şunları da süsleme, değil mi? Hem ömrüm boyunca gerektiğinde konuşmaz mıydım her erkek kadar? Lafı bu kadar uzatır mıydım?
Kulağına söylenenleri yapmacık, şiirsel tonda tekrarlıyor sanatçı. Repliğinin sonunda başını öne eğiyor. Ağır ağır. Spotlar sahnenin diğer ucundaki gece makyajlı kadına çevriliyor. Görünmez olan Ayhan’sa hepten görünmez oluyor. Sahnede karanlığa gömülen oyuncunun kafasının içinde. Karasinek gibi. Yapıştığı cama çarpa çarpa debelenerek deliren, çıkışı bulamayan…
Adamla yalnız kalmanın tedirginliği mi aklından geçenlerin hücumuna uğramak mı giderek üzerime çöken ağırlık mı bunaltıyor? Sahnedeki şu havalı kadın… Şerefsizin aklı fikri onda. Gösteri bitse de yatağa atsam derdinde. Böyle buyuruyor hormonları. Beyni çoktan devre dışı. Kart zamparanın hayattaki en büyük amacı bu. Kadınlarla… Hayvan gibi de değil. Sırf zevkine… Hayvan olmak için masum olmak gerekiyor tabii.
Spotların yeniden üzerine çevrilmesi nasıl da heyecanlandırıyor Ayhan bozuntusunu. Rolünü hızlı hızlı geçiştiriyor. Önde oturan hanımefendinin kısarak baktığı gözlerinden beynine yansıyan Ayhan nasıl biri acaba? Ya göz kapakları kapanmakta olan yanındaki beyefendi için ne ifade ediyor? Beni canlandıran adamın umurunda mı? Aklı fikri gösterinin sonunda alkışlayanların ayağa kalkıp kalkmayacağı, ıslık çalıp çalmayacağında. Gözü de sahnenin diğer ucunda.
Sanatçı, hormonlarının ağır saldırısı altında rolünü öyle gerçek dışı oynuyor ki… Güzel kadınla kazanova tavırlarında nasıl da rahat konuşabiliyor? Yapmacık. Karton karakter miyim neyim? Off, sussa artık. Kompliman yapmak mı? Hayatta aklıma gelmezdi o kenarı fırfırlı sözler. Hayattayken mesleğimle kariyerimle evli değil miydim? E peki ne oldu kendimi bu kadar sıkmanın sonunda? Gelip geçici ilişkilerle nereye kadar? Yapayalnız erkenden ayrılmadım mı dünya sahnesinden? Anlaşıldım mı yaşarken takdir mi edildim? İnsanlar da beni aralarına almadılar ya neyse ayrı mesele.
Sahnelenen soytarılığa karışmayayım desem… Üstüne üstlük şu adam, kendini sanatçı sanan. Çıkışmaz mı?
“Of, yeter! Kafamın içindeki yabancı seslerle rolüme nasıl odaklanabilirim?”
Gösteri sürerken aradaki sessiz söz düellosunun fitilini ateşleyen kıvılcım bu oluyor.
“Beni mi suçluyorsun şimdi? Kafanda ezberinin hep sonraki kısmı var. Böyle olunca şimdikinin hakkını veremiyorsun. Bu mu oyunculuk? Kendini değil rolünü oynasan, beni neysem öyle göstersen olmuyor mu? Sahteliktense…”
“Hey Tanrım. Beklentilerine göre mi sanat yapacağım şurada? Renksiz hayatları renklendirmez mi sanat? Abartıp süslemez, yapay da olsa taklit etmez mi? Sanat ne için yapılır ki?”
“Yapay başka yapmacık başka. Oyunun perde açıldığında gösterdiği yaşamlar, içlerine abartı, süs de katılsa inandırıcılıktan yoksun olabilir mi? Bunun nesi inandırıcı? Sanat hayatın taklidi değil parçasıdır, demez mi klasik düşünürler?”
“…”
Kime diyorum? Konuş, dur. Bu kafayla nereye kadar? Farkındayım, boşuna… Yine de bir an olsun benim gözümle bakmasını isterdim. Hayata ve sanata. En azından içgüdüsel olarak… Meğer modası geçmiş boş lafmış bunlar. Diziden teklif almış. Bu son tiyatro oyunuymuş. Kariyer basamaklarını daha da büyük oynayarak çıkacak, genç kızları peşinden koşturacakmış. Birlikte resim çektirmek, ondan imza almak için sıraya gireceklermiş.
Başka boyuttaki sessiz konuşma, kapanmayı unutmuş görgüsüz telefonlardan birinin sert melodisinin yeniden başlayan müziğin tepesine binmesiyle…
Sahneye giren dansçıları hayretle izliyorum. Tabii sahte kendimi de… Gürültülü eğlencenin ortasında olmak mı? Klasik müzik dinlerdim hep. O da çalışırken sadece. Dans mı? Hiç bana göre değil. O kadar insanın karşısında dansçılarla birlikte fıkır fıkır kıvırıyorum ya sahnede. Klasik dansların devri geçti tabii. Yaptığımın striptizden farkı ne? Soyunmamak. Bir o eksik zaten. İlgi çeker, çekmesine de… Ah, şu hâle bak. Kadrolu salon soytarısıyım.
Eski söz değil mi? “Gösteri sürmeli!” Tamam da nereye kadar? Müzikli danslı bu gösterişli kepazelik bitse artık. Yeter! Beni geri gönderdiğin yere bak Allah’ım. Cennete girmeyi beklerken… Sen kalk kapısından dön. Daha çekecek çilem varmış. Cehennemdekilerin bile geldikleri yeri hatırlamak istediklerini, aradıklarını hiç sanmıyorum. Niye ben? Neydi günahım? Sonra şu kokuşmuş beyin kıvrımları arasında… Olacak iş mi?
Müzik susuyor. Sessizlik. Oyunun kahramanı, Ayhan bozuntusunun kulağına fısıldıyor. “Sanatçı ha? Değil salon, sokak sanatçısı olamazsın. Buraya kadar!” Ruhunda biriken öfkenin gücüyle ayrılıyor hapsolduğu bedenden.
Dansçılar perde arkasına çekiliyor. Sahnede savruk kukla hareketleri yapan, yumruklarıyla havayı dövse çırpınsa da başlardaki kadar bağırmak bir yana sesi bile çıkmayan, boşluğa bakan yalnız bir adamla karşılaşıyor izleyici. Bunu final sahnesi sandığını, hanımefendinin düşünce titreşimlerinden anlıyor Ayhan. Titreşimler duygularına çarptığında kırılmaya uğruyor, her biri ruhunda başka yöne saçılıyor. Her şeyi ardında bırakıp gitmek geçiyor zihninden.
Hanımefendi göğsünden aldığı gözlüğü burnuna oturtuyor. Gözlerini elindeki telefona indiriyor. Yanına yakışmayan beyefendi, kendi hırıltısına uyanıyor. Son kez esnediğinde kapanıyor sahne ışıkları.
Yeniden başlayan klasik müziğin yumuşak tınılarına, artık sabredemeyen görgüsüz telefonun sert melodisi karışıyor. Ansızın yanan spotlar, adamla kolları arasındaki kadını dudak dudağa gösterip kararıyor.
Işıklar açılıyor yeniden. Dansçılarla el ele sahne önüne gelerek yerlere kadar eğiliyor büyük oyuncular. Filmde, Truman’ın setten çıkıp gerçek dünyaya adım attığında verdiği selamı televizyondan izleyenlerin coşkuyla alkışlaması gibi başarılı temsili ıslık çalarak ayakta alkışlıyor bütün salon. Çılgınca!
Elektrikler kesilinceye kadar…
Ahmet Rıfat İlhan
Öykü Gazetesi, 31. Sayı/Mayıs 2019‘da yayınlanmıştır
