Trinquetaille Köprüsüne bakıyorum. Yıl 1888. Van Gogh her zamanki üslubuyla, fırçasının sarı rengiyle tuval üzerinde hakimiyet kurmuş. Yine bir şeyler olmuş, yine bir şeyler yapmış Van Gogh ve takıldım kaldım. Tabloda ağlayan bir kız çocuğu var. Obsesyonumu bu kız çocuğunun silik bir şekilde resmedilmesi üzerinden yürüteceğim. Bu resmin benim üzerimdeki etkisi bir ayrıntı oldu ama mesela bazı resimleri var ki hiçbir ayrıntı bana bir şey anlatmıyor. Resim, bütünsel anlamda beni cazibesine alıyor.

Bu köprü resminden bir yıl sonra yaptığı akıl hastanesi bahçesinde 1889 yılında çizdiği tablosu. Akıl hastanesi bahçesindeki merdivenler tablosu. Henüz hastaneye yeni geldiği için ve bahçe duvarlarının ötesine geçmesine izni olmadığı için mecburi olarak bulunduğu yerden gördüklerini resmetmek zorunda olmasının hikayesini barındıran tablo. Yeşil ve mavi renk tonları ağırlıklı olan bu resim de tam olarak bana ne anlatıyor bilmiyorum. Sadece bir his var. Bu esnada içimde gerçekleşen devinime mi sanat demem gerekiyor? Sanatın büyüsü? Sanatsal etki? Artık genel kompozisyon mu, bir rengin ruh halime kattığı ağırlık mı bilemem ama tabloda gördüğüm bir şey, içinden çıkamadığım bazı duygulara tanıdık, denk geliyor ve bu yüzden baktığım şeyi sevmek zorunda kalıyorum. Böyle yorumlar yapmaktan da kendimi alamıyorum. Bir yanım hep metinlerimi felsefi alana çekmeye çalışıyor. Bu anlamda sevmek bir zorunluluktur. Lanetlenmek gibi belki de. Filozof Zizek’in dediği gibi bütünlük içindeki kırılma ile gelen dengesizlik hali. Buna niye dengesizlik diyor? Çünkü vahdeti vücut yani bütünsel varlığın birliği içinde bir cüz yani birime fazladan meyletmek bir dengesizlik yaratır. Bu sebepsiz gelir. Sevgi biraz da niyesizdir ya. Üstelik bu bir felsefi geçiştirme de değildir. Çünkü hiçbir neden sonuç zinciri bağı kuran açıklama fazlasıyla dolu insan kavramından çıkan eylemleri açımlayamaz. Hep yarım kalır. Bu bilinmezlik ve açıklanamazlık da bizi ürkütür. İşte bu gizemli satır aralarına sanat sızar ve insanı rahatlatır. Sanat buralarda sezgisel dokunuşlar yaparak bir şeyleri açıklamadan insanın açıklanma bekleyen hassalarını dindirir. İlginç bir numara döner burada. Cümlesiz, kelimesiz bir şekilde algılama. Hatta belki algılama da değil. Tatmin olma. Açıklama bekleyen insandan geri çekilme. Sanki bu beklenti bir zaafmış gibi. Deliliğin eşiğine doğru arkaya dönmeden koca bir geri adım atma ve eşikten geçme.

Trinquetaille Köprüsüne dönersek. Bu resimde sadece ağlayan kız çocuğunun silikliği üzerine yazmak istiyorum. Ressamın boyası mı yetmedi? Tarih içinde kızın rengi mi soldu? Bilemem. Ki yazının sonunda buna yine döneceğiz. Hatta istenirse o silikleşme bir başkası tarafından kasti yapılmış olsun, dalga geçilmek için bir müze duvarına saçma sapan bir şey asıp da insanları kameraya çeken insanların yakalanması gibi takıldığımız bir ayrıntıya karşı yorum yapma şehvetine yakalanacağız. Gönüllü olarak buna talibiz çünkü aklı eşikte bıraktık sanatın bu derin sularında. Saçmalamak bile hakkımızdır. Yeter ki iç huzuruna ulaşalım sanatlar sağaltımımızı yaparken. Maksat da bu değil midir? Sanatı tüketirken onun öz suyunu almak ve böylece yolun sonunda huzura ulaşmak. Sanat burada hasıl olur.

Hafifçe yere doğru bakan yüzünü minik eliyle kapatan bir kız çocuğu gördüğümüz zaman onun hakkında ne düşünürüz? Muhtemelen ağlıyordur. Bu hayatın en güzel sesine sahip olan çocuk cıvıltılarının, neşelerinin, canlılığının olduğu yerde gri bir ton eser. İşte. Çocuk bütün resmi kapladı bile. Biten yaşam sevincini sembolize eden ağlayan kız çocuğu tüm resimdeki adamlara, kadınlara, yelkenlilere, nehre, köprüye, evlere, fenerlere, yollara, kaldırımlara hâkim geldi. Yani anlamını verdi. Hâkim duygu tüm diğer duygulara anlamını ve rengini verir. Her duyguya sahibizdir ama bir de baskın gelen duygu vardır. Tüm anlamı o verir. Her şeye anlamını vermeye yükümlü olan çocuk bir de renksizleşmiştir tüm resmin genel renk tonuna nazaran. Silik görünür. Sanki varlığı saydamlaşır. Ağladıkça ve yaşam sevinci azaldıkça varlığı yok olur.

Ölüm. En yaşam dolu varlığın üzerinden anlatılan hakikat işte budur. Ölüm. Peki ölümden daha fenası nedir? Yaşarken ölmek. Ruhsal olarak ölmek. Hareketinin ise buna rağmen devam etmesi. Anlamsız hareketler ne kadar da ruhsal anlamda yıpratıcıdır. Harekete canlılığını veren anlamdır. Anlam, yaşam sevincini diriltir. Hareketler anlam kazanır. Peki her şey bittiyse ama hareket hala devam ediyorsa? İşte buralardan bir yerlerden bize bağırmaktadır Van Gogh fırça vuruşlarıyla. Ölen bir insanın bizimle konuşmasıdır bu.

17 Haziran 1888 tarihinde Van Gogh, Peter Russell’a bir mektup yazar. Çizdiği bir eskiz ile bu mektubu gönderir:

“Bu öğleden sonra nehir manzarasını (yeşilimsi sarı gökyüzüyle) resmederken gördüğüm kirli küçük kızın kafasını kâğıdın üzerine çizmeye başladım.

Bu kirli ‘mudlark’, yine de Monticelli resimlerinde gördüğümüz başlara benzer belirsiz bir Floransalı figür gibi geldi bana.”

Van Gogh, burada mudlarkın yani çamurda eşelenen kirli alt sınıftan çocuğun Rönesans Floransa sanatındaki figürleri çağrıştırdığını söylüyor. Buradaki başlar genelde gizemli, belirsiz, bulanık silik ve şiirseldir. Monticelli de Van Gogh’un sevdiği bir ressamdır. Monticelli kalın ve kabartmalı fırça darbeleri ile çalışırken insan figürleri hayaletimsi, belirsiz ve bulanıktır. İşte Van Gogh, bu gördüğü küçük kızın başını çizerken aklına Monticelli’nin de yaklaşım tarzı geliyor ve ona benzetiyor. Tabii buradaki benzetiş İtalyan soyluluğunu bir alt sınıftan olan çamur içindeki küçük kızda görüştür. Bu anlamda da edebiyat alanından Sait Faik’e benzetiyorum Van Gogh’u çünkü o da halkın içinde bulunmuş ve gerçek sokaklardan enstantaneler vermiştir bizlere ki aslında Van Gogh resmindeki kızı kasten, bilerek soluk bırakmıştır.

Ressamımız, soluk fırça darbelerinin hareketleriyle aslında bir anlam devşirmeye çalışıyor. Hissettiğinin peşinden koşarak ve onları resmederek nasıl bir empati sahibi olduğunu ve nasıl bir insan olduğunu da bize göstermiş oluyor. Aslında iyi bir aileden gelmesine rağmen köy köy, kasaba kasaba gezip ressamlık tutkusu uğruna fakir bir hayatı seçiyor. Ayrıksı bir ruh hali var. Ayrıca psikiyatrik anlamda zamanla daha kötüye gittiğini biliyoruz. Bu da toplumun normali olan bir seviyede barınamamasına sebep oluyor. Bazı insanlara karşı empati ve sempati yetisinin yüksek olmasını buralarda da bulabiliriz. Düşkünleri, fahişeleri, fakirleri, tabiatı ve tabiatın insanları olan köylüleri resmederek resim sanatında devrinin asilzadelerini gören o sanatsal bakış açısını görmezden geliyor. Bu köprü resmi de Van Gogh’un bu bakış açısının çok estetik olan yansımalarından sadece birisidir. Bu yüzden de Monticellivari romantik tekniği yansıtarak bir mudlarkın içindeki Florentine güzelliği görerek ortaya çıkarıyor. Oradaki anlamı devşirerek tablosunda yaşam veriyor. Tabii tekniğin soluk olması da muhakkak melankolik çağrışımlarıyla ressamımızı cezbetmiş olmalıdır.

Bu anlamda baktığımız zaman aslında Van Gogh bize kendisini de anlatmış oluyor. Tıpkı bir roman yazar gibi. Herhangi bir meslekte meslek erbabından parçalar göremeyebiliriz ama Van Gogh bize mesleği aracılığıyla kendisini anlatır. Başka türlü para kazanamaz mıydı? Bellidir ki kazanamazdı. Aslında ressamlıkla da kazanamadı. Yaşarken bir tablosunu satabildi. Kardeşinin gönderdikleri ile geçindi. Tutkusunu ise asla bırakmadı. Günde bir dilim kuru ekmeğe razı geldi. Çünkü ancak böyle anlam devşirebiliyor ve hayat böyle anlamlanıyordu. Çünkü ne demiştik? Anlam, yaşam sevincini diriltir. Hareketler de böyle anlam kazanır. Van Gogh, kendisini böyle buldu. Hayat hikâyesiyle de kendisine yakınlık duyanlara anlam kattı. Filozof Wittgenstein’ın Tractatus eserinin 3.3421 maddesinde dediği gibi: “Her bireyin olanağı bize dünyanın doğası hakkında bir fikir verir.”

Kaan Doğan