Yılın en uzun gününde, güneş neredeyse bütün yıl biriktirdiği enerjiyi üzerimize atmaya niyetlenmiş tepemizden bakarken, doğudan ve kuzeydoğudan gelen rüzgâr da hiç geri kalmıyor, eksilmeden, yorulmadan adeta onunla yarışıyor, deniz dalgalarına kısa ömürlü ak köpükler takıyor, ucu beyaz tüllü mavileri kabartıp duruyordu.
İskele merdivenlerinden inmeye hazırlanırken rüzgâr bir ara öyle ustalıkla döndü ki arkamdan gelip sıkıca bağlı havluyu tam omzuma kondurdu, en sevdiğim biri koysa bu kadar isabet ettiremezdi, şaşkınlıkla doğaya teşekkür edip bu kadar samimi şakaya güvenmedim, dönüp havluyu sımsıkı bağladım.
Böyle havalarda dalgalarla en iyi giden yüzme biçimi kurbağalama, insan kulaç atmaya kalkınca denizle kavga ediyormuş gibi oluyor, oysa kurbağa yüzünce suyun içine girip çıkıyor, bir görünür bir kaybolur oluyor, denizkızları gibi, yarı suda yarı ışıkta, yarı beden yarı hayal halinde, dalganın ritmine teslim olup ilerliyorsun. Denize mümkün olduğunca az eşya ile girmeli, palet, şnorkel benzeri donanımlar insanla su arasına gereksiz bir resmiyet koyuyor, misafirliğe gitmişsin duygusu veriyor. Çıplak ayak, denizde gözünü açabiliyorsan yüzme gözlüksüz, sade, çocukluk duygusuyla girmek en makbulü.
Deniz otlarının üzerinde yine kupes sürüsü dolaşıyordu, gümüşî kıpırtılarla, kısa parıltılarla, bir anda beliren ve aynı anda dağılan küçük su halkına Nereidler denilebilirdi. Böyle zarif, bu kadar hızlı, gündüz gece denizin huyunu suyunu bilen varlıklara en uygun ad buydu.
Nereidler, Nereus’un kızlarıydı; denizin yaşlı ve bilge hali gibi duran, tanrı olduğu halde hırçınlık etmeyen, mülayim bir babanın kızları. Kimi köpüğü, kimi dalgayı, kimi süt gibi beyazlığı, kimi sakinliği, kimi derinliği çağrıştırıyordu. Kupesler, ismiyle müsemma denizkızlarının Ege’ye uyarlanmış, yirmi birinci yüzyıl mitosuna bürünmüş büyülü akrabalarıydı bugün.
Birkaç gün önce dolanan çizgili çipuralar görünmediler. Denizin altında ne çok beton blok vardı, kıyıda kalmak isteyen her sandal ya da tekne için birkaç tane tonoz konuyor, aylar sonra sandallar gidiyor, yazlıklar değişiyor, sahipleri tekne sevdasından vazgeçiyor, tonozlar konulduğu yerde kalıyor, denizin dibinde unutulmuş halde yosun tutarak, balıklara gölge ederek, suyun eski düzeninin yeni eşyaları olup bekliyorlardı. Karada zeytinliklerin yerini bir bir beton yazlıklar alırken, denizin dibinde de onların küçük kopyaları birikiyordu.
Çipuraların yerine, yuvarlağa yakın gövdesiyle ışığın içinde bir an parıldayan tanıdık balıklar göründü: neşeli sarpalar. Ege’nin balıkları epeydir tanıdık artık, yüzüşlerinden, sürü hâlindeki tereddütlerinden, birden yön değiştirip kaybolmalarından, suyun içinde bıraktıkları ince titreşimden ayırt edince adlarını söylemek kolaylaşıyor.
Kefal yavru sürüsü de ortalıktan çekilmişti, dalgalar yüzünden iskele ayaklarına sığınmış olmalıydılar. Hava durumunda rüzgârın 20 ile 30 kilometre/saat hızla eseceği, zaman zaman 40’a kadar çıkabileceği yazıyordu. Denizin altında ise başka bir hava raporu vardı; balıkların kendilerine göre okudukları, dalganın yönünü, gölgenin yerini, yosunun salınışını, insan ayağının merdivene inişini hesaba katan daha kadim, daha yerinde bir rapor.
Doğu ve kuzeydoğu rüzgârları denizi daha temiz tutuyor, kıyıdaki bulanıklığı açığa sürüklüyor, suyun kendi gevşek tortusunu alıp götürüyordu. Otların arasındaki kıpırtının daha kolay seçilmesi sevindiriciydi elbette; ne var ki rüzgâr denizin kendi tortusunu götürmeye yetiyor da, yaz boyu kalabalıklaşan kıyının bıraktığına yetmiyordu; deniz her yıl biraz daha, temizleyemediğini taşımak zorunda kalıyordu.
Kıyıya yaklaştıkça kumun üzerinde izler dikkat çekiyor, sanki balıklar karınlarıyla sürtünüp geçmişler; kimi belli ki koca karınlı, kimi hafifçe dokunmuş, kimi acele etmiş, kimi kumun üstünde kısa bir uykuya dalmış ve işte denizin dibi yiten zamanda kendi biricik kaydını tutmuş.
Sudan çıkınca en büyük mesele üşütmeden duşa varmak; rüzgâr insanın boynuna, sırtına hemen yapışıyor, ıslak mayonun, ıslak saçın, ıslak derinin üzerinden geçerken az önceki dost deniz birden üşüten uyarıya dönüşüyor, peştemal yerine böyle havalarda havlu daha iyi koruyor, hem ağır, hem güvenilir, sarınınca başı omuzu şaka sever rüzgârdan saklıyor.
Kıyıda komşulardan birine kocaman bir çiçek buketi gelmişti, Babalar Günü için, o anda elli Nereid’in babası, mülayim ve bilge Nereus’u düşündüm, uzaktan el salladım, sonra kollarımı açıp sarılır gibi yaptım ona ve yirmi iki yıldır ışıklar içinde yatan babama da.


Ah sevgili babalar, hepsi ışıklarda uyusunlar, ellerinize sağlık
Gül Demet