Sabah güneşinde Kuruçay’ın yanında denizin iyice yeşillenmiş taşlarına baktım. Kıyıdakiler beyazdı, denizin içinde yeşil duruyorlardı, suyun altı çimen yeşiliydi. Yosun yeşili ile çimen yeşili aynı mıdır, bilmiyorum. Ama o sabah ikisi de oradaydı, taşın üstünde ve altında, ayrı ayrı.
Baba Burnu’ndan Ayvalık adalarına kadar uzanan bu geniş suya haritalar Edremit Körfezi diyor. Babakale’den Küçükkuyu’ya, Altınoluk’tan Akçay’a, Burhaniye’den Gömeç’e, Cunda ve Sarımsaklı açıklarına kadar kıyı kıyı uzanan, her burnunda başka rüzgâr, her koyunda başka renk taşıyan bir canlı gibiydi. Pîrî Reis’in haritalarında deniz boş alan değildir, bilirsiniz. Üstüne pusula gülleri, kadırgalar, filikalar, adalar, burunlar çizilmiş, yer adları ve sığlıkdur, taşlıktur yazılmıştır.

Öyle bakarken aklıma bir haber geldi. Bir nehir tüzel kişilik almıştı, hukuken “kişi” sayılmıştı yani, kendi adına hakları olan bir varlıktı. Yeni Zelanda’daki yerli halk yüzyıllarca “ben nehirim, nehir benim” demiş, en sonunda devlet de bunu kabul etmiş, nehre kendi adına konuşabilsin diye koruyucular atamış. Taşlara bakarken düşündüm: Peki Edremit Körfezi neden olmasın?
Çünkü o da tıpkı o nehir gibi, kimsenin “kişi” saymadığı bir şey, kullandığımız, paylaştığımız, kirlettiğimiz bir su. Zehirlendiğinde sorduğumuz soru hep “bana zararı ne?” oluyor; “körfezin kendine ne oldu?” diye soran çıkmıyor. Yosun tutan taşlar bir şey anlatıyor aslında. Su o kadar kirlendi ki, o kadar zararlı şey yüklendi ki, tuhaf rengi ve kokusu her yeri sarıyor.
Biliyorum, kışın sakin olan kıyı yazın kat kat kalabalıklaşıyor. Altyapı bunu taşımıyor. Çaylar; Havran, Zeytinli, Akçay, Manastır gibi yukarıdan ne varsa denize indiriyor: evsel atık, tarım ilacı, zeytin karasuyu. Foseptiklerin dibi sızdırıyor, dışarı taşmasın diye çoğu siteye sabah akşam vidanjör geliyor. Geceleri derelerin ne taşıdığını kim tam olarak biliyor? En tuhafı, resmî kâğıtlar körfezi temiz ilan ediyor. Çünkü numuneyi sabah erken, deniz durgunken alıyorlar. Öğleden sonra köpük, koku, yağ kıyıya vurduğunda kimse ölçmüyor. Kâğıt “iyi” diyor, körfez “değil” diyor, ama körfezin ağzı yok ki itiraz etsin.
Körfezin suyu gün içinde bile aynı kalmıyor; sabah berrak görünen kıyıda öğlene doğru köpük, yağlı bir tabaka, yaprak, plastik şişe belirebiliyor, birkaç saat sonra bakıyorsun geçmiş gibi, deniz kendi üstündekini atmış, sürüklemiş, başka yere taşımış oluyor, biz buna temizlendi diyoruz belki ama temizlenmek mi, yer değiştirmek mi, emin değilim. Temmuz ve ağustosta bu daha belirgin; kalabalık artıyor, kıyı daha çok kullanılıyor, su ısınıyor, rüzgârın yönüyle dalganın huyu birleşince körfez bir saat başka, iki saat sonra başka bir yüz gösteriyor. Denize girmek bile artık biraz buna göre ayarlanıyor; sabah su nasıldı, öğleden sonra ne döndü, dere ağzı ne getirdi, dalgalar hangi köpüğü, çer çöpü taşıdı, yüzeyde ne birikti, insan ister istemez bunlara bakıyor.
İşte bütün mesele bu. Bir körfeze hak tanımak, ona bir ses vermek. Bugün konuşamadığı için sessizce ölüyor. Yaz kış bölgede kalan bir arkadaşım uğradı. Sokakların kazıldığını anlattı: doğal gaz hattı döşeniyormuş, hızla, mahalle mahalle. Birkaç adım ötede fotoğrafını çektiği kirli deniz için birkaç tane dilekçe yazdığını söyledi. Tuhaf olan şuydu. Gazı bu kadar çabuk getiren el, atıkları neden denizden çıkaramıyordu? Aslında cevap basit. Gazı özel şirket döşüyor, parasını abonelikten geri alıyor; kâr getiren bir iş. Arıtma tesisi ise belediyeye hiçbir şey kazandırmayan koca bir masraf. Mesele “yapılamıyor” değil, kime kârlı olduğu.
Arıtma tesisi yıllardır planlanıyor, ama hep “nereye kurulsun” diye tartışılıyormuş. Bir gün burada deniyor, ertesi gün başka yere taşıyıp boşalan kıyıyı imara açmak isteyen bir plan çıkıyormuş. Balıklar nefes alamazken biz hâlâ yer pazarlığı yapıyoruz. Oysa bu körfez, kâğıt üstünde Türkiye’nin koruma sözü verdiği Akdeniz’in bir parçası. Bütün bunları dinleyince anladım ki taşların yeşili kaza değil, yanlış öncelik. O yüzden bu hafta bir dilekçe yazdım. Körfez adına.
Çevre Bakanlığı’na ve Meclis Dilekçe Komisyonu’na gidecek. İçinde şunları istedim: körfez şeridi özel koruma bölgesi olsun, körfezi temsil eden, gerektiğinde adına dava açabilen bir kurul kurulsun. Çok şey mi istiyorum, bilmiyorum ama gördüklerim ve duyduklarımdan sonra bir şey denemeden geçip gitmek olmazdı.
Artık tüzel kişiliği olan Whanganui için “ben nehirim, nehir benim” demişlerdi ya, ben de Kuruçay’ın yanında öyle hissettim. Körfez bizim çevremiz değil, biz onun parçasıyız.
“Piri Reis, Kitâb-ı Bahriye”

Yaşanılan yeri savunma, yaşamı savunmadır; harikasınız!…
Körfeze ses olmuşsunuz. Teşekkürler 👏🏾👏🏾
“Ben Körfez’im, Körfez benim” diyeceğimiz günlere, ellerinize sağlık.
Gül Demet