Çocukluğun Sessizliği
“Bazı çocuklar oyuncaklarını büyütür. Bazıları ise korkularını.”
Gülnaz, yağmuru hiçbir zaman romantik bulmadı. İnsanlar pencerenin önünde oturup çaylarını yudumlarken damlaların cama vuruşunu huzur sayardı. Gülnaz içinse yağmurun tek bir anlamı vardı: Tavanın yine akacağı, odanın içine kovalar dizileceği ve o ses yüzünden gece boyu uyuyamayacağı.
Sekiz yaşındaydı. Yaşıtlarının en büyük derdi okul çantalarının rengiyken, onun aklındaki tek soru akşam evde kavga çıkıp çıkmayacağıydı. Şehrin kenar mahallelerindeki tek katlı evlerinin pencerelerinden biri kırıktı. Babası her defasında “Seneye değiştiririm,” derdi ama o seneye hiç gelmedi. Annesi eski bir battaniyeyi pencereye çivilemişti; rüzgâr estiğinde battaniye dalgalanır, sanki ev nefes alıp verirmiş gibi görünürdü. Bu durum bazen hoşuna giderdi. Gülnaz bazen o pencereye bakar, kırık şeylerin gerçekten tamir edilip edilemeyeceğini düşünürdü.
Babasının eskiden marangoz olduğunu, elinin altın gibi işlediğini söylerdi mahalleli. Gülnaz ise sadece günün çoğunu kahvede geçiren, eve geldiğinde en ufak seste öfkelenen bir adam tanıyordu. Anahtar kapıda döndüğü an evin havası değişir, televizyonun sesi kısılır, kaşıkların çıkardığı ses bile yavaşlardı. Gülnaz nefesini tutardı.
Bir akşam mutfakta ekmekten başka hiçbir şey yokken annesi gülümseyerek, “Bugün ekmek kızartacağız,” dedi. O akşam ikisi de aç uyudu ama sabah annesi yine gülümsüyordu. Gülnaz, bu duruma biraz şaşırmıştı. Ama insanların en büyük acılarını bile gülümseyerek saklayabileceğini o gün öğrenmişti.
Okul onun başka bir dünyasıydı. Bir gün Türkçe dersinde öğretmen “En mutlu gününüz” konulu bir kompozisyon istedi. Gülnaz, boş kâğıda bir süre baktı. Sonunda sadece iki cümle yazabildi: “Annem bir gün hiç ağlamadı. O günü çok sevmiştim.” Öğretmeni ertesi gün sessizce saçlarını okşadı. İlk kez biri ona acımadan şefkat göstermişti.
Mahallede bir gece yine bağrışmalar yükseldiğinde, Gülnaz yatağından kalkıp dolabın içine saklandı. Küçücük dizlerini göğsüne çekti, kulaklarını kapattı ve sesler bitsin diye içinden saymaya başladı: Bir, iki, üç… Ne ara uyuduğunu hatırlamıyordu. Sabah annesi onu orada bulup sessizce kucağına aldığında hiç konuşmadılar. Bazı acılar konuşulunca değil, susulunca anlaşılırdı.
O yaz babası günlerce eve gelmedi. Döndüğünde elinde küçük bir bez bebek vardı. Hayatında ilk kez kızına oyuncak almıştı. Gülnaz sevindi ama aynı anda korktu. Çünkü o yaşta bile biliyordu: Bazen hediyeler, özür yerine bırakılırdı. Gece kırık pencerenin önüne oturup gökyüzündeki tek yıldıza fısıldadı: ‘‘Allah’ım, ben büyüyünce nasıl biri olacağım?” Cevap gelmedi, sadece rüzgâr kırık camın kenarından içeri süzüldü. İnsan bazı geceleri unutmazdı; bazı geceler, ömrünün geri kalanını sessizce şekillendirirdi.
Kırık Camın Arkasındaki Gençlik
‘‘Büyümek, çocukken saklandığın dolaplardan çıkıp dünyayla yüzleşecek cesareti bulmaktır.”
Yıllar, duvarlardaki dökülen boyalar gibi yavaş ama iz bırakarak geçti. Gülnaz büyüdü, saçları omuzlarını geçti ama içindeki o nefesini tutan sekiz yaşındaki kız çocuğu hiçbir yere gitmedi. Ne zaman biri sesini yükseltse, kendini hâlâ o dolabın içinde sayı sayarken buluyordu. Ancak artık saklanmak için yeni bir yer keşfetmişti: Sayfaların arası. Kelimelerin gücünü fark ettikçe, annesinin sessiz tebessümünü ve babasının öfkesini yazarak çözmeye çalıştı.
Üniversiteyi kazanıp başka bir şehre gitmek için bavulunu topladığı gün, babası yine evde yoktu. Annesi, eski bir tülbente sardığı birkaç parça harçlığı ve kenarları sararmış eski bir fularını Gülnaz’ın eline tutuşturdu. “Git kızım,” dedi, sesi ilk defa bu kadar netti. Git ve o pencereyi arkanda bırak. Kendine yeni pencereler aç. Gülnaz otobüsten arkasına bakmadı; yoksulluğun ve acının onu geri çekmesine izin vermeyecekti.
Üniversitede edebiyat kulüplerine girdi, küçük dergilerde yazıları basıldı. İnsanlar onun gözlerindeki o derin hüznü barındıran tarzını sevmişti. Bir gün kütüphanede çalışırken bir arkadaşı, “yazılarında hep bir kırık döküklük var, neden?” diye sordu. Gülnaz kalemi elinde evirip çevirdi: “Çünkü bazı şeyler kırıldığı an değer kazanır. İnsan, neresinden kırıldıysa oradan ışık sızdırır dünyaya.”
Yine de geçmişin gölgesi peşindeydi. İlk ciddi ilişkisinde, karşısındaki insan şaka yollu sesini yükselttiğinde renginin nasıl sarardığını kimse anlamamıştı. Sevginin arkasında bir fırtına gizlemesinden hep korkuyordu. Kendini birine açmak, kırık bir camın kenarında yürümek gibiydi. Ama yazmak onu iyileştiriyordu. Mezuniyet günü elinde kendi adının yazılı olduğu ilk edebi seçkiyi tutarken, annesine ithaf ettiği o cümle duruyordu sayfa köşesinde: “Korkularını büyüten çocukların, umutlarını büyüteceği günler de gelir.”
Mezuniyetten hemen önce annesinden bir telefon geldi. Sesi heyecanlıydı: ‘‘Gülnaz… Baban eve bir usta getirdi bugün. O kırık pencereyi söktüler. Yenisini takıyorlar.” Gülnaz telefonun ucunda kalakaldı. Yıllarca gelmeyen o “seneye” nihayet gelmişti. Masasına oturdu, dışarıda yine yağmur yağıyordu ama artık tavan akmıyordu. Günlüğünü açtı; artık büyümüştü ve o pencerenin ötesindeki dünyaya tamamen adım atma zamanıydı.
Yetişkinliğin getirdiği huzur
“Kırık şeyler tamir edilebilir mi, bilmiyorum. Ama kırıklardan sızan ışık, tüm odayı aydınlatmaya yeter.”
Zaman, Gülnaz’ın çocukken dolapta saydığı sayılardan çok daha hızlı aktı. Artık yetişkin bir kadın olan Gülnaz, kendine geçmişin gölgelerinden uzak, sakin ve huzurlu bir yaşam kurmuştu. Evinde ne zaman yağmur yağsa artık korkmuyor, pencerenin önüne geçip sıcak çayını yudumlarken o eski günleri birer tecrübe olarak anımsıyordu. Çocukken kendine sorduğu sorunun cevabını bulmuştu: İnsan acılarını konuşarak değil, üreterek ve iyileştirerek aşardı.
Yıllardır kalbinde biriktirdiği öyküler, şiirler ve kelimeler artık kağıtlardan taşmış, edebi bir başarıya dönüşmüştü. Kendi ayakları üzerinde durmayı başaran Gülnaz, çıkardığı ilk yazı seçkisiyle edebi çevrelerde ses getirmiş ve kendine sağlam bir yer edinmişti. Eserlerinin basıldığını, kelimelerinin başka insanların kalplerine dokunduğunu gördüğü gün, çocukluğundaki o sekiz yaşındaki kızın elinden tutup fısıldadı: “Bak, annemin hiç ağlamadığı o günü artık tüm dünya okuyor.”
Hayat ona sadece geçmişin yaralarını sarmayı değil, geleceğe umutla bakmayı da öğretmişti. Şimdi hayatında güven duyduğu, ona değer veren bir insanla geleceğini inşa etmenin, kendi yuvasını kurmanın eşiğindeydi. Geçmişte kırık pencerelerden sızan rüzgarlarla ürperen o ev, yerini sevgiyle sarılan, geleceğe umutla bakan yeni bir hayata bırakmıştı.
Kitabının son düzeltmelerini bitirdiği bir akşam, odasının açık penceresinden içeri tatlı bir rüzgâr süzüldü. Bu, çocukluğundaki o yırtık battaniyeyi sallayan rüzgâr değildi; yeni başlangıçların serinliğiydi. Günlüğünü açtı ve ilk sayfasına şu satırları yazdı:
“Bu kitap; kırık pencerelerden sızan ışığa tutunanlara, dolapların içinde sabahı bekleyen çocuklara ve acısını hep bir gülümsemeyle saklayan anneme… Artık penceremiz sağlam, ışığımız bol. Biz büyüdük ve korkularımızı geride bıraktık.”
Gülnaz kalemi bıraktı. Dışarıda gökyüzünde tıpkı çocukluğundaki o gece gibi tek bir yıldız parladı. Ama bu kez Gülnaz cevabını biliyordu. Büyümüştü, iyileşmişti ve artık kendi ışığıyla dünyayı aydınlatıyordu.
Aybike Kazak

Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim 😊
Okudukça alkış tuttum, kırıklara direnerek yol alan Gülcan’a.👏👏