Yağmur üç gündür durmadan yağıyordu.
Şehrin eski taş kaldırımları suyu içine çekmekten yorulmuş, sokak lambalarının sarı ışıkları kaldırım taşlarında titreyen küçük göllere dönüşmüştü. Akşamları pencerelerin ardında hayat devam ediyor, perdelerin arasından sıcak ışıklar sızıyordu. Birileri sofralarını topluyor, birileri çocuklarını yatırıyor, birileri ertesi günün telaşına hazırlanıyordu.
Aylin ise üçüncü kattaki odasında, pencerenin önünde oturmuş dışarıyı izliyordu.
Camın üzerinde birbirine karışan damlaları takip ediyordu. Bir damla aşağı doğru süzülüyor, başka bir damlayla birleşiyor, sonra ikisi birlikte kayboluyordu.
Aylin son zamanlarda kendisini o damlalara benzetiyordu.
Nereye gittiğini bilmeden sürüklenen, önüne ne çıkarsa ona çarpan ve sonunda bir yerde kaybolan bir şey gibi hissediyordu.
Oysa bir zamanlar geleceğe dair planları vardı.
Küçük bir ev.
Pencerenin önünde birkaç saksı çiçeği.
Sabahları güneş alan bir mutfak.
Duvarında kendi seçtiği tablolar.
Bir masanın üzerinde yarım bırakılmış kitaplar.
Ve akşam olduğunda eve dönmenin güzel bir şey olduğu hissi…
Aylin küçük şeyleri severdi. Bir çiçeğin yeni açan yaprağını fark etmek, okuduğu bir kitapta sevdiği cümlelerin altını çizmek, sabahları kahvesini sessizce içmek ona hep yetmişti.
Bunların hiçbirinin büyük hayaller olmadığını düşünürdü eskiden. İnsan biraz isterse ulaşabileceği şeylerdi.
Oysa insan, bazı hayallerinin elinden yavaş yavaş kayıp gittiğini ancak onları kaybetmeye başladığında fark ediyordu.
Aylin’in hayatı bir anda değişmemişti.
Asıl yorucu olan da buydu.
Her şey yavaş yavaş eksilmişti.
Önce babası hastalanmıştı.
Başlangıçta bunun geçici olduğunu düşünmüşlerdi. Birkaç doktor, birkaç tahlil, birkaç ilaç…
Babası her zamanki gibi “Bir şeyim yok,” deyip geçiştirmişti.
Sonra hastane koridorları hayatlarının bir parçası olmuştu.
Aylin işten çıkıyor, doğrudan hastaneye gidiyordu. Geceleri babasının yatağının yanında oturuyor, uyuduğunu sandığı anlarda bile nefesini dinliyordu.
Bir gece babası gözlerini açıp ona bakmıştı.
“Sen hâlâ burada mısın?” diye sormuştu.
Aylin gülümsemişti.
“Nereye gideceğim?”
Babası da gülümsemişti.
O gülümsemeyi Aylin’in hafızası yıllar geçse de bırakmayacaktı.
Babası birkaç hafta sonra öldü.
Evdeki saat çalışmaya devam etti.
Mutfaktaki sandalye yerinde durdu.
Banyodaki tıraş köpüğü günlerce dolabın üzerinde kaldı.
Ama evin içindeki bir ses bir daha hiç duyulmadı.
Aylin o günden sonra babasının odasının kapısını uzun süre açamadı.
Bir insanın yokluğu, eşyalarının hâlâ yerinde olmasıyla daha da ağırlaşıyordu.
Babası öldükten sonra Aylin işe dönmeye çalıştı. Fakat birkaç hafta içinde annesi de rahatsızlandı. Ev, hastane ve iş arasında gidip gelmeye başladı.
Sonunda bir gün müdürünün karşısında durdu.
“Bir süre izin almam gerekiyor,” dedi.
Müdürü uzun süre yüzüne baktı.
“Şirketin bu kadar uzun süre beklemesi mümkün değil.”
Aylin başını eğdi.
Anlıyorum.
İşinden ayrıldı.
O gün eve dönerken elinde küçük bir kutu vardı. Masasının üzerindeki birkaç eşyasını içine koymuştu.
Bir kalem.
Bir fotoğraf.
Yarım bıraktığı bir kitap.
Ve yıllardır yanında taşıdığı küçük bir not defteri.
O günden sonra günler birbirine benzemeye başladı.
Annesi zamanla toparlandı. Fakat Aylin toparlanamadı.
Çünkü insan bazen başkalarını ayakta tutarken kendi içindeki çöküşü fark etmiyordu.
Aylin yıllarca insanların dertlerini dinlemeyi bilen biri olmuştu. Arkadaşları ayrılıklarını anlatmış, komşuları evliliklerini, iş arkadaşları korkularını…
Herkes ona kendi hikâyesini anlatmıştı.
Aylin ise kendi hikâyesini kimseye anlatmamıştı.
Babası öldüğünde de anlatmadı.
İşini kaybettiğinde de anlatmadı.
Geceleri uyuyamadığında de anlatmadı.
Çünkü bazı acıların anlatıldığında küçülmeyeceğine inanıyordu.
Aksine, kelimelere döküldükçe daha gerçek olacaklarından korkuyordu.
Bir süre sonra alarm kurmamaya başladı.
Çünkü kalkması gereken bir yer yoktu.
Sabahları perdeleri açmıyor, öğleye kadar yatakta kalıyordu.
Sonra aynaya bakmamaya başladı.
Çünkü yüzünde kendi yüzünü değil, uykusuzluktan ve düşünmekten yorulmuş birini görüyordu.
Telefonu çaldığında açmak istemiyor, kimse aramadığında ise neden kimsenin onu aramadığını düşünüyordu.
Bir akşam annesi aradı.
“İyi misin?” diye sordu.
Aylin pencerenin önünde otururken dışarıdaki yağmuru izliyordu.
“İyiyim.”
Bu iki kelimeyi söylerken bile sesinin kendisine ait olmadığını hissetti.
Annesi bir süre sessiz kaldı.
“Sesin öyle demiyor.”
Aylin cevap vermedi.
Çünkü bazen insanın söyleyecek çok şeyi olur ama hiçbirini anlatacak gücü olmazdı.
Telefon kapandıktan sonra uzun süre elinde kaldı.
Sonra odanın ışığını bile açmadan yatağına uzandı.
O gece yağmur sabaha kadar devam etti.
Dördüncü günün sabahında Aylin’i uykusundan bir ses uyandırdı.
Mutfaktan bir şey devrilmişti.
Bir an babasının evde olduğunu sandı.
Yatağından doğrulup kapıya baktı.
Sonra sessizlik çöktü.
Kalbi hızla çarpmaya başladı.
Saat altı buçuktu.
Uzun zamandır bu saatte uyanmamıştı.
Bir süre yatağın kenarında oturdu. Sonra kalkıp pencereye gitti.
Yağmurun sesi kesilmişti.
Sokak ıslaktı. Gökyüzü hâlâ griydi ama yağmur yoktu. Kaldırım kenarlarında biriken suların üzerinde sabahın solgun ışığı görünüyordu.
Pencereyi açtı.
Soğuk hava yüzüne çarptı.
Derin bir nefes aldı.
Havada hâlâ toprak kokusu vardı.
Çok uzun zamandır ilk kez dışarı çıkmak istediğini fark etti.
Üzerine kalın bir hırka geçirdi. Saçlarını gelişigüzel topladı. Aynanın karşısında durdu ama bu kez yüzüne uzun uzun bakmadı.
Sadece kendisine,
“Bugün biraz yürü,” dedi.
Belki bir yere varmak için değil.
Sadece olduğu yerden biraz uzaklaşmak için.
Sokağa çıktığında şehir henüz tam olarak uyanmamıştı.
Fırınların önünden sıcak ekmek kokuları geliyor, birkaç dükkân kepenklerini açıyordu. Yağmurdan ıslanmış ağaçların dallarından arada bir damlalar düşüyordu.
Yürüdü.
Önce evinin bulunduğu sokağın sonuna kadar.
Sonra hiç düşünmeden sola döndü.
Daha önce hiç gitmediği bir sokağa girdi.
Bir süre sonra kendisini küçük bir parkın önünde buldu.
Parkın girişinde eski bir bank vardı.
Üzerinde ise kırmızı bir şemsiye duruyordu.
Aylin şemsiyeye baktı.
Neden orada olduğunu anlayamadı.
Gülümsedi.
Sonra bankın diğer ucuna oturdu.
Birkaç dakika sonra yanına yaşlı bir adam geldi.
Yetmişlerinde olmalıydı. Üzerinde eski, koyu renk bir palto vardı. Saçları beyazlamış, yüzünün kenarlarına yılların ince çizgileri yerleşmişti. Elinde küçük bir bez poşet taşıyordu.
Adam şemsiyeye baktı.
Sonra Aylin’e.
“Bu senin mi?” diye sordu.
Aylin başını salladı.
“Hayır.”
Adam şemsiyeyi eline aldı.
“Benim de değil.”
Aylin ilk kez gülümsedi.
Adam bankın diğer ucuna oturdu.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Sonra adam gökyüzüne bakarak,
“Yağmurdan sonra şehir başka kokuyor,” dedi.
“Evet.”
Sever misin yağmuru?
Aylin biraz düşündü.
Eskiden severdim.
Adam başını ona çevirdi.
Eskiden?
Aylin cevap vermedi.
Adam da üstelemedi.
Bir süre sonra,
“İnsan bazen en çok sevdiklerine bile küser. Yaşadıkları yüzünden,” dedi.
Sonra bir sabah bakarsın, o şey yeniden güzel gelmeye başlamış.
Aylin adamın yüzüne baktı.
Neden?
Adam omuzlarını silkti.
Belki insan değişiyor. Belki acı eskisi kadar ağır gelmiyor.
Aylin gözlerini yere indirdi.
Ya hiç geçmezse?
Adam bir süre düşündü.
Geçmesi gerekmiyor ki.
Aylin ona baktı.
Ne?
Acının.
Adam elindeki poşeti dizlerinin üzerine bıraktı.
İnsan bazı şeyleri unutmaz. Unutmak zorunda da değil. Babanı unutma mesela.
Aylin’in yüzü değişti.
Adam devam etti.
Ama onu hatırladığında sadece öldüğü günü hatırlamak zorunda da değilsin.
Aylin’in boğazı düğümlendi.
Adamın, babasını bildiğini düşünmesine şaşırmıştı.
Ben babamdan bahsetmedim.
Adam gülümsedi.
Bahsetmedin.
Öyleyse nereden…
Adam sözünü kesti.
Bazen insanın yüzü, ağzından önce anlatır.
Aylin sustu.
Bir süre sonra gözlerini kapattı.
Babası geldi aklına.
Hastane odası.
O son gülümseme.
“Sen hâlâ burada mısın?” sorusu.
Aylin’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
Adam hiçbir şey söylemedi.
Sadece yanında oturdu.
Bir süre sonra Aylin başını çevirdiğinde bankın diğer tarafı boştu.
Adam gitmişti.
Aylin ayağa kalktı.
Parkın girişine kadar baktı.
Kimse yoktu.
Yalnızca kırmızı şemsiye bankın üzerinde duruyordu.
Aylin şemsiyeyi eline aldı.
Neden yaptığını bilmeden eve götürdü.
O günden sonra her sabah yürümeye başladı.
İlk gün parkta on dakika oturdu.
İkinci gün yarım saat.
Üçüncü gün yanına bir kitap aldı.
Dördüncü gün parkın karşısındaki küçük kafeye girdi.
Kendisine bir kahve aldı.
Hayatında büyük bir değişiklik olmuyordu.
Hâlâ bazı sabahlar yataktan kalkmak istemiyor, geçmiş aklına geliyor, bazı şarkılar canını yakıyordu.
Bazı geceler hiçbir sebep yokken ağlıyordu.
Ama artık ağladığında bunun dünyanın sonu olmadığını biliyordu.
İnsan bazen iyileşirken bile üzgün olabiliyordu.
Bunu anlaması biraz zaman aldı.
Bir sabah kafede otururken çantasından defterini çıkardı.
Uzun zamandır yazmıyordu.
Oysa eskiden aklına takılan cümleleri küçük defterlere yazardı.
Kalemi eline aldı.
Sayfanın başına yalnızca şu cümleyi yazdı:
“Belki de kaybolmak, her zaman yanlış yolda olmak değildir.”
Sonra devam etti:
“Bazen de insanın eski yoluna dönemeyeceğini anlamasıdır.”
Yazdıkça içindeki düğüm biraz gevşedi.
Sayfalar çoğaldı.
Önce küçük cümleler yazdı.
Sonra anılarını.
Sonra korkularını.
Sonra babasına söyleyemediği şeyleri.
Babasının ölümünden sonra ilk kez onun hakkında yazdı.
Ölümünü değil.
Yaşadığı günleri.
Birlikte içtikleri çayları.
Pazar sabahlarını.
Çocukken onu parka götürüşünü.
Ve o son gülümsemesini.
Bir gün, aylar önce yarım bıraktığı bir kitabı yeniden eline aldı.
Başka bir gün dolabını temizledi.
Bir sabah saçlarını kestirdi.
Bir hafta sonra yeni bir iş ilanına başvurdu.
Bunların hiçbiri hayatını bir anda değiştirmedi.
Ama her biri ona küçük bir şey söylüyordu:
Hâlâ buradasın.
Yeniden başlayabilirsin.
Kış geçti.
Şehir yavaş yavaş ısınmaya başladı.
Parktaki ağaçlarda ilk tomurcuklar belirdi.
Aylin artık yağmur yağdığında penceresinin önünde saatlerce oturmuyordu.
Bazen yine oturuyordu elbette.
Ama artık yağmuru yalnızca hüznün sesi olarak duymuyordu.
Bir akşam yeniden yağmur başladı.
Aylin pencerenin önünde durdu.
Sokak lambasının altında yağmur ince ince yağıyordu.
Aylar önce aynı görüntüye bakarken kendisini dünyanın dışında hissediyordu.
Şimdi ise dışarıdaki hayatın bir parçası olduğunu düşünüyordu.
Telefonuna bir mesaj geldi.
Yeni başvurduğu iş yerinden görüşmeye çağırıyorlardı.
Aylin mesajı birkaç kez okudu.
Sonra gülümsedi.
Öyle büyük, her şeyi değiştiren bir gülümseme değildi.
Ama gerçekti.
Pencereyi açtı.
Yağmurun kokusu odaya doldu.
Başını dışarı uzatıp gökyüzüne baktı.
Yine griydi.
Yağmur devam ediyordu.
Hayat hâlâ kusursuz değildi.
Geçmiş hâlâ oradaydı.
Bazı yaralar kapanmış, bazıları ise yalnızca kabuk bağlamıştı.
Ama Aylin artık geçmişin kapısında beklemiyordu.
O gece masasının başına oturdu.
Defterini açtı.
Yeni bir sayfa çevirdi.
Bir süre boş sayfaya baktı.
Sonra yazdı:
“Umut, her şeyin güzel olacağına inanmak değilmiş.
Bazen hiçbir şey güzel değilken bile sabahı bekleyebilmekmiş.”
Kalemini bıraktı.
Sonra masanın üzerindeki kırmızı şemsiyeye baktı.
Aylin, o yaşlı adamı bir daha hiç görmedi.
Ne parkta, ne sokakta, ne de kafede.
Belki de uzun zamandır kendi içinde susturduğu bir sesin karşısına çıkmış hâliydi.
Bilmiyordu.
Ama şemsiye hâlâ masasının yanında duruyordu.
Dışarıda yağmur devam ediyordu.
Fakat bu kez yağmurun dinmesini beklemedi.
Paltosunu giydi.
Kırmızı şemsiyesini aldı.
Kapıyı açtı.
Merdivenlerden aşağı indi.
Sokağa çıktığında yağmur yüzüne değdi.
Yürümeye başladı.
Nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu.
Ama ilk kez bundan korkmuyordu.
Çünkü bazı yolların nereye çıktığını bilmeden de yürüyebileceğini biliyordu artık.
Ve yolun sonunu göremediği hâlde, bir adım daha atmaya razıydı.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey yağmurun dinmesi değildi.
Yağmur devam ederken de yürüyebileceğini anlamaktı.
Aybike Kazak
