“Halbuki şimdi, otuz beş senelik hayatında yapmadığı şeyi yapıyor, egzotik bir tango havası içinde dans ettiği bir erkeğin kolları arasına vücudunu ve bu vücudun bütün vaatlerini tereddütsüzce bırakıyordu. Hiç utanmadan… Tıpkı bu işe alışmış bir bar kızı gibi hiç çekinmeden… Ve içinde iffetinin en ufak bir isyanı, en küçük bir hicabın gölgesi yoktu. Bilakis, içinde kabahat işleyenlerin azabı değil, ibadet edenlerin huzur ve sükunu vardı. İçinde ne bir nedamet, ne bir vicdan azabı, ne de başka bir düşünce vardı.” (1)

1934’te Çılgın Gibi adlı romanında bir aşk-ı memnu (yasak aşk) yaşayan Celile’de kadın kahramanın duygularını cesaretle ve kuvvetli ifadelerle tanımlayan; Feminist mi, Marksist mi, toplumcu gerçekçi mi tartışılan bir yazar Suat Derviş.

1903 doğumlu yazar, Osmanlı döneminde aristokrat bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş, döneminin en eğitimli kadınlarından biridir. Avrupa’ya muhabir olarak giden ve gazetede kadın sayfası düzenleyen ilk kadın gazetecidir. Suat Derviş, Zihni Anadol ile yaptığı söyleşide “Gazetecilik mesleğini çok severim; çünkü yaptığım röportajlar her saat tesadüf ettiğim hadiseler, beni memleket gerçekleriyle karşı karşıya koydu,” ifadesiyle mesleğine olan sevgisini dile getirmiştir.

İş gereği İstanbul sokaklarındaki sefalete tanıklık etmek durumunda kalan yazar, kendi cam fanusundan çıkmış; sokaklardaki yaşam biçimleri, yoksulluk onu siyasal olarak da “taraf olmaya” itmiştir. 1930’ların sonunda Derviş, üst tabakanın yaşamını, köşklerde yaşanan aşkları, yemek ziyafetlerini ve davetleri yazmayı bırakmış; adaletsizliğe, Nazizme ve yükselen faşizme karşı gazetelerde yazdığı yazılar nedeniyle göze çarpmaya başlamıştır. Dönem iktidarı ile yaşadığı sorunlar, onu gerçek ismini kullanamaz hale getirmiş, birçok takma adla yazılar ve romanlar yazmıştır.

Siyasi kimliğine sonradan dönmek kaydıyla, öncelikle romanlarındaki kadınları yazmak istiyorum.

Suat Derviş romanlarında kadınlar birbirine benzer. Aksaray’dan Bir Perihan’daki Perihan ve Ankara Mahpusu’ndaki Zeynep yoksulluktan gelen ve gözleri paradan başka bir şey görmeyen iki kadın olarak benzeşir. Çılgın Gibi’nin Celile’si ve Aksaray’dan Bir Perihan’ın Pakize’si soyluluktan geldikleri için yeni toplumsal düzende kendilerine yer bulamayan kadınlardır. Pakize’yi ölüme götüren yalnızlık ile Celile’nin yalnızlığı benzerdir.

Ya Fosforlu’ya ne demeli? Cevriye bir sokak kızıdır. Topluma aykırı biri, hatta belki de bir anti kahraman olarak nitelendirebileceğim Cevriye, sevdası için göze aldıkları ile, kendisini aşka feda edişi ile Çılgın Gibi’nin Celile’sine benzemektedir.

Suat Derviş’in kitaplarında ana kadın karakterler, ister soylu Celile olsun, isterse sokaklarda yatan, bedenini satan Cevriye olsun, aykırı karakterlerdir ve aşka bakış, aşkı yaşayış tarzlarıyla anlatılarda ön plana çıkarlar. Okur olarak onları daha gerçekçi karakterler olarak nitelememizin nedeni bu “aşk”tır. Suat Derviş kadınları büyük bir değişim yaşarlar. İçine doğdukları ve kabul ettikleri yaşamlarını değiştirmek, kendilerine yeni bir yaşam kurmak için çaba harcamaya başlarlar. Otuz beş yaşına kadar hayatı seyreden Celile, yaşadıkları sonucu yaşama yabancılaşmaya başlar.

“O hiçbir zaman hayatın içine girmemişti. Yıkılan, çürüyen ve mahva mahkûm bir muhit olan yalıda, o körpe varlığı, hayatiyeti gelişen benliğiyle bu yıkılışa ait bir unsur olmaktan çok uzaktı,” diye anlatıyor Derviş, romanının kahramanını. Ve devam ediyor: “Onunla diğer insanlar arasında daima bir mesafe var gibiydi. Kimsenin hayatının içine girmiyor, kimsenin hayatını kendi hayatı olarak kabul etmiyor, her muhitte inanılmaz derecede o muhitten dışarı duruyor, hiçbir insanla kaynaşamıyordu.” (2)
Celile’nin farklı oluşu, yaşama dahil olamayışı, roman içinde zaman zaman vurgulanan ahşap ev imgesiyle de güçlendirilmiştir.
1947’de yazdığı Fosforlu Cevriye’de ise sokaklarda yatan, seks işçisi genç bir kadının iç dünyasını gerçekçi bir dille yazar. Diyaloglardaki argo dil, karakterlerin ait oldukları sosyo-kültürel gruba göre, Rum ağzı, Ermeni ağzı, İstanbul lehçesi ile konuşmaları da bu portreyi pekiştirir. Romanda İstanbul da çok gerçekçi şekilde betimlenmektedir. Semtler, hanlar, meyhaneler, kahveler tasvir edilir. Bu binaların tarihleriyle birlikte ele alınması anlatının gerçekçi ve inandırıcı olmasını sağlar. Fosforlu’nun getirildiği Beyoğlu’ndaki karakol, sokak içinde, dört katlı, vaktiyle hali vakti yerinde bir Rum ailesine ait bir binadır. Hatta kitabın Karakolda Ayna Var bölümündeki o Rum ailesinin aynası karakolda kızların kendilerine baktıkları aynadır.
Handa bir odada kaçak kalan gizemli genç, yani Cevriye’nin “Aftos”u bir kanun kaçağıdır. İdam mahkumudur bu genç, Cevriye’ye hastaneden yeni çıktığı akşam yardım eder, onunla yatmak istemez, karşılık beklemez. Cevriye’ye onu çocukluğunda kollayan meyhaneci Barba’yı anımsatır önce. “Barba çok iyi adamdır, gavur olduğuna bin şahit ister.”(3) Cevriye’nin mesleğine, yaşamına rağmen romantik hatta naif bir karakter olması romandaki temel karşıtlığı oluşturur ve anlatıyı güçlendirir.
Çılgın Gibi’de Celile’nin ne kadar terbiyeli olduğuna sürekli vurgu yaparak “ahlak” kavramını sorgulayan yazar, Fosforlu Cevriye’nin namussuzluğu ile de “namus”u sorgular.
İdama mahkum genci fazla anlatmaz yazar. Niçin idama mahkumdur, nasıl kaçmıştır bilmeyiz. Onu Cevriye’nin gözlerinden görür, onun tanıdığı kadar tanırız. Adam Cevriye’nin çocukluğunu ve anılarını paylaştığı tek kişidir. Cevriye geçmişini anlattıkça varlığının bilincine de varır. Bu kadar kibar bir adamın nasıl idama mahkum olduğuna şaşırırız, Cevriye’nin hapse düşme hikayesi vardır bir de; Cevriye, hapiste tanıştığı insanlar ve idam mahkumu sevdalısı bize içten içe “suç” kavramını sorgulatır.
Devir değişmektedir, sürgünden döndüğünde bambaşka bir İstanbul bulur Fosforlu. Sosyal, ekonomik değişimler Fosforlu ve benzerlerini de etkilemektedir. Arkadaşları tek tek ölür ya da Sümbül Dudu gibi yeni zenginlere hizmet etmeyi ve değişim geçirmeyi seçer. Fosforlu ise sevdiği adam için hayatını verecektir…
“Denizin üstünde motor gürültüleri… Canavar düdüklerinin sesi ve insan haykırışları birbirine karışırken denize demir atmış bir takanın üstünde tek başına oturan, bir gemici tepelerin ardından birdenbire yükselmiş olan kıpkırmızı aya bakıyor, cura çalıyor ve bir zamanlar dilden dile dolaşmış olan bir türkü okuyordu. Bu türkü karakoldaki aynalarda kendini seyreden, kollarında damga olan, gözlerinden kara sevdası okunan fosforlu bir güzeli anlatıyordu. Karanlık bir gecede gökten düşüp parçalanan bir yıldız gibi sular üstünde fosforlu bir iz bırakarak kaybolmuş Fosforlu Cevriyeyi…” (4)
Suat Derviş tüm romanlarında erkek kadın arasında “eşitlik” ve “özgürlük”ü savunur. Sürekli terbiye ve ahlakı vurgulayan romanı Çılgın Gibi’de hayata temaşa eden, mesafeli Celile tüm kalıpları yıkıp çılgın gibi bir aşk yaşamıştır. Bu tarz çelişki ve tezatlarla bize toplum değerlerini sorgulatır yazar. Celile tüm yaşamı boyunca erkeğin arkasındaki kadın olur, sadık zevcedir ve aile kadını gibi davranmayan kadınları eleştirir; sonra hesapsız kitapsız her şeyi göze alarak ve toplum kurallarını hiçe sayarak aşkı yaşar.
Romanlarında açık ve anlaşılır bir dil kullanan yazar, toplumun değişik kesimlerini anlatır. Gözlem yeteneği kuvvetli olan Derviş, mekan tasvirleri ve karakter analizleri ile gerçekçiliği ön plana çıkarmıştır. Suat Derviş kendi yazısını şöyle tanımlar;
“Ben natüralist bir muharrir değil realist bir yazarım. Ve her mevzuyu, hayattan aldığım gibi fotoğraf makinesi gibi aksettirmem, onu bütün boyutlarıyla, nedenleri ile birlikte göstermek isterim. Benin tiplerim oldukları gibi değil… malzeme gibi kullandığım birçok tipten kompoze ettiğim kişilerdir… Birçok Fatmalardan kompoze ettiğim Fatma, eğer hakikaten hayattaki eşlerine benziyorsa onu tanıyabilmiş ve benzetebilmişsem, birkaç sahife sonra, o tek başına hareket etmeye başlar ve hemen özgürlüğünü kazanır.” (5)
Suat Derviş, 20’lerde aşk, hayat, ölüm temalarında kadın duygularını yazarken, daha sonraları Marksist görüşlerin etkisiyle eserlerinde sınıfsal vurgular görülmeye başlanır. 1930’ların sonlarına doğru Derviş, yapıtlarında toplumsal sınıfların farklılığını vurgulamaya ve bunun yarattığı sorunları ele almaya başlamıştır.
Doğrudan sınıf çatışması ve emekçilerin gündelik yaşamlarının yer aldığı romanları Emine, Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır, İstanbul’un Bir Gecesi, Sınır, Fosforlu Cevriye, Ankara Mahpusu ve Aksaray’dan Bir Perihan’dır. Bu tarz kişiler ilk romanlarında da vardır ama merkezî bir role sahip olmaları yazarın siyasi görüşlerinin gelişmesi ile paralellik gösterir. Bu gelişim Suat Derviş’in Marksizmden etkilenmesiyle olduğu kadar, gazetecilikten edindiği deneyimlerle de şekillenir.
Gelişmekte olan kapitalizmin, toplumsal ilişkilerde ve aile ilişkilerinde ortaya çıkardığı değişimleri sorgulaması, Suat Derviş’in toplumsal gerçekçi bir yazar olarak değerlendirilmesinin en önemli nedenidir.
Onu, ele aldığı konular nedeniyle Hüseyin Rahmi Gürpınar’a yakın gören edebiyat tarihçileri vardır. Taner Timur’un altını çizdiği “aşkın sınıfsal özelliklerle betimlenmesi” ve “ezilen kadınlardan yana tavır alması” Gürpınar’ın en önemli özellikleridir ve Suat Derviş’in romanlarında da bu özellikler yer almaktadır. Aynı şekilde “toplumu, hor gördüğü düşkün kadın kişileri aracılığıyla egemen ahlak eleştirisi” yapmasıyla da Sabahattin Ali’ye benzemektedir.

Ancak, Suat Derviş sadece egemen ahlakı eleştirmez; ikiyüzlü, çifte ahlak anlayışını gün yüzüne çıkararak, tersine çevirir. Metalaşmanın kuşatması altındaki modern dünyada romanlardaki ana izleği “yabancılaşma” ve “şeyleşme”dir.
Toplumun ahlak kurallarına uymayan ve bu anlamda topluma “yabancı” kişilerin sesi olur romanları. Kahraman ister Celile gibi aristokrat, isterse Cevriye gibi sokak kadını olsun, kadın ve ahlak arasındaki ilişkiyi sorgular. Bu kadınlar ayrıca içinde yaşadıkları çağa ve “kapitalist” değerlere de yabancılardır. Cevriye karnını doyurmak için bedenini satar, sokakta yatar ama Sümbül Dudu’nun tanıştırdığı zengin adamın metresi olup, lüks bir evde yaşamayı kabul etmez. Sefil olsa da özgürlüğü seçer. Zengin ve aristokrat Celile, kendisini başlangıçta seven ama para hırsı yüzünden aşkından uzaklaşan kocasını aldatır. Para değil aşk isteyen Celile, aşık olduğunda tüm hayatını verir o aşka. Sorunsuz ve korunaklı hayatından vazgeçer. Eşi ve sevgilisi yaptıkları hesaplarla sevdiklerini sandıkları kadını metalaştırmaktadırlar, çünkü ikisi de iş adamı kalıplarıyla düşündüklerinden şerefle onuru maddi ve manevi kazanç olarak görmektedirler. Şeref uğruna yapılan şerefsizlik Celile’yi üzer. Sevdiği adamın Celile’yi metalaştırmasına Celile’nin yanıtı, kendine hediye edilen elmas bileziği bilerek denize düşürmek olur. Kendini de denize atmak ister ama cesaret edemez.
Ercan Kesal, Çılgın Gibi’nin önsözünde şöyle tanımlar Celile’nin aşkını : “Kitap bilindik ve tahmin edilebilir şekilde ilerlerken alttan alta onu farklı ve biricik kılan şeyi fark etmeye başlıyorsunuz. Çılgın Gibi’deki aşk kavramı, hiç de öyle çabucak tüketilip adı konulabilecek bir kavram değil.” (6) Yazar, duyguların da insanlığın da “tüketilmesi”ne şiddetle ve her dönemde karşı durmuştur.
Suat Derviş Sovyetler Birliği’ni ziyaret eder, orada yaptığı incelemeler, gördükleri onu etkiler ve değiştirir. Bu ziyaretinden sonra romanlarının yapısı da değişir. Kurtuluş Savaşı sonrası kapitalizmi seçen Türkiye’de değişen toplumu, insanları ve ortaya çıkmaya başlayan sonradan görme zengin sınıfını anlatmaya başlar.
Fosforlu Cevriye romanı da Sovyetler Birliği gezisinden sonra yazılmıştır. Sümbül Dudu ile hapishaneden yeni çıkmış Cevriye arasındaki şu diyalog yeni Türkiye’yi çok güzel özetlemektedir:
“Sen bir sene mapushanede kaldın Cevriyem. Buraları değişti. Şimdi misafirlerin gustosu değişti. Herif Hacı Ağa, ta cehennemin bucacık yerinden geloor, ama yekten, Amerikan viskisi, cinfis, minfis istor.” (7)
Toplumun dinamiklerine uymayıp içinden geldiği gibi davranan kadın kahramanlar yani Celile ve Cevriye, bu davranışları ile kendi yok oluş süreçlerini de başlatırlar. Suat Derviş örgütlü toplumun önemini; yoksulun, ezilenin, işçinin ve emekçilerin bir arada hareket etmesinin tek kurtuluş olduğunu romanlarında propaganda yapmadan anlatmaktadır. Olaylar o kadar zekice örülmüştür ki; karakterin en çaresiz hissettiği an, okurun da kendi yaşamını düşünmesini sağlar. Umutsuzluğa izin vermez yazar ve örgütlü topluma işaret eder.
“Uyanınız, kendinize geliniz. Bütün afetleri, hastalıklarıyla size düşman bir tabiatın karşısında birleşelim. Bir olalım, bir olarak yapayalnız, tek başımıza, tek olarak onun karşısında kaldıkça, o bizi daha kolaylıkla, daha kolay ezecektir.” (8)
Suat Derviş tüm toplumsal sınıfların yabancılaşmasını işler. Romanlarında toplumsal cinsiyet izleğini ve sınıfsal bakış açısını ustaca kullanarak gerçekçi ve romantik ögelerle de zenginleştirerek Türk romanında iz bırakır.

Işın Güner Tuzcular

(1) Çılgın Gibi, Suat Derviş, İthaki Yayınları, 2015, s.17
(2) Çılgın Gibi, Suat Derviş, İthaki Yayınları, 2015, s.58
(3) Fosforlu Cevriye, Suat Derviş, İthaki Yayınları, 2016 s. 27-28
(4) Fosforlu Cevriye, Suat Derviş, İthaki Yayınları, 2016, s.267
(5) A.Köklügiller ve İ.Minnetoğlu’dan alıntılayan Paker ve Toska, 1997:16-17
(6) Çılgın Gibi, Suat Derviş, İthaki Yayınları, 2015, s. 9
(7) Fosforlu Cevriye, Suat Derviş, İthaki Yayınları, 2016, s.229
(8) Hiç, Suat Derviş, İthaki Yayınları, 2013 s. 12