Bu topraklarda bir zamanlar Reşat Enis adlı yazar yaşarmış. Onu bilmek, tanımak için özel çabalar gerekirmiş! Öylesine gölgede kalmış ya da bırakılmış ki, ondan ‘mış’lı geçmiş zaman kipiyle söz etmek gerekti.
İstanbul’da başlayıp Adana’da ve tekrar İstanbul’da devam ettiği gazetecilik yaşamına karşın “gölgede kalmış/bırakılmış” bir yazar olmak pek de normal bir durum değil. Bu yazıya konu edeceğimiz kitabını yazdığı zaman da, her gün Çukurova’nın başkenti Adana’da, bir gazetenin (yerel Bugün Gazetesi) yazıhanesinde, hep bir masanın başında çalışıp ürettiği halde hiç fark edilmemiş! Hissedilip tanınır olmak için büyük kentlerin büyülü basın dünyasına dalmak gerekmiş ama Reşat Enis’in oralara ayağının düşmesi o kadar da mümkün olmamış, ta ki bir romanı Toprak Kokusu Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklanana kadar. Romanın çıktığı 1944 yılında iktidar katlarında kıyametler kopmuş, kitap yasaklanmış, toprak ağaları-iktidar kliği ittifakı onu yargılamaya durmuşlar. Fakat kitabın yankısı bununla kalmamış, kadük güdük bir toprak reformunun gerçekleşmesi bundan sonra olmuş.

İşin aslına bakarsak, İkinci Dünya Savaşı’nın antifaşist zaferle sonlanmasının ardı sıra gelen toplumsal ve siyasal sarsıntılar, yansıdığı Türkiye’de de “tek parti diktatörlüğü”nün sonunu getirmiştir. İşte o aralığa Reşat Enis’in romanı sığmıştır. Toprakta ağalık tekeli olan Çukurova ovasında her zenginlik onlara aktığı için köylü yoksunluğun ve yoksulluğun dibini yaşamak zorundadır hep. Hayat köylü için tam bir sömürü ve zulüm cenderesi iken, ondan yana durmaya kalkışacak herkes de aynı akıbete mahkumdur. Adana, bu nedenle de bir sürgünler kenti durumundadır o sıralar. Reşat Enis, gazetesinin görevlisi olarak bulunsa da, kısa zamanda ünlenmiş zamandaş yazar, sanatçılar faşist dalganın eseri sürgünleri yaşamaktadırlar Adana’da. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Arif-Abidin Dino ve daha başkaları…

Toprak Kokusu’nun iklimi böyle bir anın ortamında oluşmuştur yani.
Adana’nın bugünkü Seyhan ilçesi romanın geçtiği zamanın -cumhuriyetin ilk yirmi beş yılı- vilayetlerinden biri. Romanın baş kişisi Boyalısakal, eli iş tutan her Osmanlı erkeği gibi, I. Dünya Savaşı’na katılır. Savaş bitip köyüne döndüğünde, neredeyse bütün ailesini kaybetmiştir. Savaşa giderken geride bıraktığı anası babası ölmüş, işgal altında karısı Fransız askerlerince kurşuna dizilmiş, sadece küçük kızını komşular kurtarmıştır. Boyalısakal, kızı Elif ile yaşamı yeniden yüklenmeye girişir ama hayat, hayat değildir ki yola girsin. Çünkü Kötüköy de Yarım Hacı Hasan Ağa gibilerin hükümranlığındadır. Boyalısakal da köylülerin perişanlığını paylaşmaktan başka bir umar bulamaz. Köylü ölesiye çalışmakta, bereketli topraklarda mahsul üretmektedir ama her şey ellerinden uçup gitmekte, bellerini doğrultamamaktadır.

Boyalısakal, işte bu koşullar altında her şeyini bu eski-yeni kutsal ittifak güçlerine kaptırmak üzeredir. Mevsim ekin işi için verimli geçmesine karşın, Boyalısakal’ın elinde ne para ne pul vardır. Mahsulü biçmek için, çektirmek için makinelere ihtiyacı vardır oysa. Parayı bankadan alabilir ama daha yeni yeni hayatlarına giren “canavar” bankaların adam batırdığını gözleriyle gördüğü için korkmaktadır. Selameti yine eski usul, köyün haracını kesen faizci Hacı Hasan’da aramaya karar verir.

Yarım Hacı Ağa ise köye sonradan gelenlerden; geldiği yerde tecavüz suçu işlemiş ve oradan kaçmış biri hatta. Genç bir delikanlı iken geldiği Kötüköy’de kalacak yer bulamayınca kapalı, yıkık bir mescide sığınmış; köylünün cinler ve perilerin işgalinde saydığı bu yerden aziz olup çıkmış! Gelişi gibi köyün ağası oluşu da tam soygun ve sömürü düzenine uygundur. Ağalık, onun dinci gericiliğin şemsiyesi altında, din istismarcılığını ve cinsel istismarı kullanmasıyla eriştiği bir mertebedir. Yazar onun hikâyesini anlatırken, bizzat köylünün tespitleriyle, “iblis zekalı”, “Tanrı’ya bile kaşkariko-oyun, düzen, dolap oynayacak biri” (1) olarak niteliyor.

Aslında bu sahte Müslüman Yarım Hacı, sadece toprağa değil, köylünün bütün hayatına hükmeden sosyal sınıf temsilcisi, simgesi. Yerli “mütegallibe” deyimi en çok o ve onun gibilere yakışır. Bankanın ve de traktör-patos gibi teknik tarım araçlarının girmeye başladığı bereketli Çukurova hâlâ onların zenginlik ve saltanat yeri olmaya devam etmektedir. Topraktan başka tefecilik de onların tekelindedir. Bu yerli egemen güç, Osmanlı’dan devralınmış yetke ve yetkileriyle yeni kurulan Cumhuriyetin siyasette yerel ayağıdır. Devlet ricali, yerel bürokrasi, yükselmekte olan işbirlikçi burjuvazi de ağalıkla iç içe, köylünün tepesinde yaşayıp gitmekteler. Yani Türkiye toprağında Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da ekonomik ve toplumsal yapıda fazla bir şey değişmiş değildir.

Boyalısakal gibi, köylülerin zorlu zamanında köye Yalçın adlı bir öğretmen gelir. “İdeallerinin peşindeki öğretmen” köydeki vaziyeti, derin çelişkileri, köylünün kör kuyulara mahkumiyetini kavramaya ve onları önlerindeki engellerle mücadeleye teşvik etmeye başlar. Bu yüzden Boyalısakal ile yolu çabuk kesişir, kızı Elif’e de gönlü düşer. Köyün yakınındaki bataklığın kurutulup köylülerin sıtmadan kurtulması işine öncülük eder. Köylünün günlük hayatını kolaylaştıracak adımlar köylüyü öğretmene yaklaştırırken, Hacı Ağa’nın düşmanlığını kazanır. Nihayet Ağa, Yalçın öğretmeni bir erkek çocuğun tecavüzcüsü olduğuna dair yalan şahitlerle hapse attırır.

Yalçın öğretmenin suçsuz olduğu anlaşılıp bırakılsa da Niğde’nin bir köyüne tayin edilir. Boyalısakal ve Elif onun yokluğunda yalnızlaşır, paranın kudretine yenilir, toprakları bir başka köy zengini Şakir Ağa’nın eline geçer. Baba-kız Şakir Ağa’nın topraklarında ırgat olurlar. Irgatlık, o zaman bugünlere göre daha derin baskılar altında yapılmaktadır ve boğaz tokluğuna çalışılmaktadır. Adeta sürüne sürüne yaşadıkları bu hayat bile Boyalısakal ve kızına çok görülecektir. Çünkü Şakir Ağa, bütün ağalar gibi, toprağında çalışan bütün kadınların cinsel yaşamlarına da hükümdar sayar kendini. Elif’e tecavüz eder Şakir. Tecavüzü, tecavüze uğrayan için “en büyük kir” sayan ve tecavüzcüye dokunmayan ikiyüzlü namus anlayışı köylünün de aklıdır. Baba-kız için artık oralarda yaşamak cendere olur. Boyalısakal bu cenderede kederinden ölür. Elif ise kayıplara karışır.

Çukurova’da hayat onların yokluğunda bu minvalde sürer gider. Elif ise bir şekilde içine girdiği ortamda, İstanbul’da tanıştığı zengin ve kültürlü bir kadın tarafından okutulur; zengin bir hayatı vardır artık. Ama yokluk ve yoksulluk dolu, bütün hayatı ve duygularıyla ağır tahribata uğradığı geçmişi unutmamıştır. “Toprağın kokusu” onu çekmekten hiç geri durmamıştır. Bu nedenle Adana’ya, İlk Çağ Yunan “hetereleri”ni hatırlatırcasına entelektüel bir “pavyon kadını” olarak döner. Adı şimdi, içsel haline çok uygun olarak Melek’tir.

Din istirmarcılığının şahı Hacılar takımı ve yerli zenginler sınıfının erkekleri için evdeki kadın, zürriyet üreticisinden ibarettir. Onlarda cinsel hayat ve eğlence ise bar ve pavyonlardadır. Ovalarda, çırçır fabrikalarında karın tokluğuna çalıştırdıkları ırgatların el koydukları artı emeklerini buralarda har vurup harman savururlar. Çok geçmeden Melek’in adını duyar, tadını almak için üşüşürler çalıştığı yere. Melek, onları bilir ve “seks ticareti”nin silahlarıyla Hacı Ağa’dan tecavüzcüsü Şakir Ağa’ya kadar asalakları vurur durur. İntikam eylemine böyle başlar Melek ama bu bir giriş, hatta aslında köylüleri bulmanın, onların toprak isyanlarını örgütlemenin, asıl yaşam amacının örtüsüdür.

Yazarın araya gazete haberlerini sokarak duyurduğuna göre, Seyhan’ın Yüreğir (bugün o da Adana’nın bir ilçesi) bölgesinde köylüler toprak için ayaklanır ve ekinleri ateşe verirler. İktidarın yerel yöneticileri, isyanı haber alınca, daha fazla büyümesin diye jandarma zoruyla bastırmaya koşar. Çatışmalardan sonra jandarma komutanı ağır yaralı bir kadını yanında getirir valiliğe. Ağır yaralı kadın Melek’ten başkası değildir; “isyan elebaşısı” olarak hapse gönderilir. Vali “ileri fikirli” biri çıkar ve raporunu köylüden yana yazar.

Melek’in, daha doğrusu Elif’in kendi gerçeğini bir sohbetle paylaştığı bölümünden sonra yazar, romanın finalini isyanla ilgili gazete haberiyle yaptıktan sonra şunu ekler: “Çukurova’nın mütegallibenin elinden alınarak devletleştirilmesi teşebbüsü bu ayaklanmadan sonra başlar. Boyalısakal’ın kızı Elif, cezaevinde ‘toprak kanunu’nun çıkarılmasını bekliyor.”(2) Reşat Enis’in sona düştüğü tarih dikkat çekici bir tarih; 12 Aralık 1943. Bu tarih aynı zamanda “2. Paylaşım Savaşı”nın kaderinin değiştiği Stalingrad kuşatmasının yarıldığı yıl. Yer kaydı da Adana. Yani yazar, kitabı, Yaşar Kemal ile Orhan Kemal’in pencere önünden her geçtiklerinde gördükleri, “insana karışmayan” haliyle masanın başında yazmıştır.

Roman 1944 tarihinde yayımlandığında egemenler katında büyük tartışmalardan sonra kitabın yasaklandığını söylemiştik başta. Reşat Enis, Elif’e atfen “toprak kanunu bekliyor” dediği gibi toprak reformunun gücüne ve yapılacağına inanan biri olmalı ki, zamanın başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nu bulup ikna etme sevdasına düşer. Söz konusu gelişmeyi, yine o zamanların toplumsal gerçekçi bir başka yazarı, Ömer Faruk Toprak da 1969’da şöyle kaydediyor:

“Toprak Kokusu yayımlanınca büyük bir olay oldu. Parlamento, Toprak Kanunu düzeyine girmişti zaten. Toprak ağalarının etkisi de işe karışınca, kitabı Bakanlar Kurulu kararıyla topladılar. O zaman, dıştan görünüşüyle mücadeleyi sevmeyen bir yaradılış gösteren Reşat Enis, işi Başbakanla görüşmeye kadar götürdü. Sonradan okumak fırsatını bulan Şükrü Saraçoğlu, yazarı kutladı ve eser tekrar yayın alanına çıktı. (1969)” (3) Bu kayda da bakarak diyebiliriz ki Cumhuriyet, eskinin toprak sahipliğini tasfiyeye bile girişmeden bir yirmi yılı doldurmuştur. Roman bu gerçeği, eski ekonomik ve toplumsal altyapıya dokunmamanın bütün sancılarını ortaya seriyor. Eski alt yapı yerini korurken yeni siyasi üst yapı, eskiyle uzlaşarak egemen üretim biçimini değişmeye zorlayabiliyor.

Reşat Enis’in bıraktığı yerde, köylü hayatında kayda değer bir düzelme olmayacaktır. Bu yeni zorlama onlar için daha da yoksullaşmak, eldeki toprak parçacıklarını hızla kaybetmek; eski zorbalığın yeni sömürü biçimine dahil olmasıyla birlikte daha zor hayatlar sürdürmeye mahkum olmaktan başka bir sonuç getirmeyecektir. Köylünün hayatı, eldekini de kaybederek şehre göçle, kent çeperlerinde kendi yaşam konutlarını -gecekondularını- kurmayla, sokakların yoksul satıcıları, apartmanların kapıcıları, yeni yeni kurulan özel sektör işlik ve fabrikalarının ucuz işgücü olmayla devam edecekti. Daha bir dizi ekonomik-toplumsal gelişme içinde eski köylünün işçileşme serüveni de böyle başlayacaktı.

Diyanetin kontrolü altında dinci gericilik ise; yeni zamanın din istismarcılığını, erkek egemenliğini -eski yeni bu temel yapının olmazsa olmaz bir bileşeni olarak- kullanarak varlığını sürdürecek; fırsata yatıp, günümüzde olduğu gibi, toplum ve siyasetin merkezini işgal etme gücüne ulaşacaktı.

Reşat Enis, 1930’lu-40’lı yıllarda başladığı gibi, bu romandan sonra da, ekonominin biçimsel ve yapısal değişikleri içinde sınıf kimlikleri yenilenen egemenler tayfasını ve siyaset çarklarının ezdiği, parçaladığı, ölümün ve sefaletin kucağında tükettiği bu hayatları yazmayı sürdürecektir. Her yazdığı ile gizli kalanı açığa vurarak toplumu uyarması yanında, bu nedenle çıkarları zedelenen zevatı da ürkütmüş ve cezalandırılmıştır.

O, çıplak gerçeği canlı canlı anlatma yolunu seçerken edebiyatı esasen süsleme sanatından ibaret görenlerin karşısına da dikilmiş oluyor. Bu nedenle olmalı, sadece egemen zevatın değil, edebiyatın katlarında da küçümsenme, çoğunlukla da sessizlikle karşılanmıştır. Tanıkların anlattığı üzere ölümünde bile sessizlik egemendir. O, öldükten sonra, 12 Ocak 1984’te birkaç gazetede yasak savar kabilinden haberlerde yer almıştır. İşte esefle yüklü bir değerlendirme: “1930’lu ve 1940’lı yıllarda basın dünyasının hatırı sayılır simalarından olan usta romancı Reşat Enis 10 Ocak 1984’te öldüğünde hiç yaşamamışçasına ve yazmamışçasına, Türkçe edebiyat tarihinin isimsizler listesinde yerini alır.” (4)

Ölümünden hemen sonra, en kapsamlı ve şimdiye kadar en beğenilen yazıyı Yaşar Kemal yazar. (5) O bile, Toprak Kokusu’nu Adana’da kendileriyle hiç konuşmadan yazmış olmasına sitem eder. Hep masa başında yazmakla meşgul olan Reşat Enis’in, ‘hangi aralıkta ırgatları tanıdı da’ yazdığından söz eder. Yazdığından anlaşılıyor ki bence, Yaşar Kemal, Reşat Enis’ten de destan bekliyor! Belki de Çukurova insanından destandan başka ne çıkar ki, diye düşünüyor olmalı. Ama işte Reşat Enis bir gazete bürosunda, Çukurova’da toprak ağalığını ve köylülüğü arı, duru, sınıfsal bakış açısıyla, modern zamanın edebiyat türüne, romana aktarabilmiş. Yaşar Kemal’in de dediği gibi; Reşat Enis, Çukurova’yı ilk yazan, ilk işçi romanı yazarı ve kendisinden sonra gelenlere yol açandır.

Reşat Enis’i ve eserlerini başlı başına ele alıp inceleyen tek kadın yazar, Aydan Gündüz; “kitaplarında toplumsal acıları neden ve sonuçlarıyla başarılı bir şekilde resimlerken yaşadıklarından fazlasıyla etkilenen, kendi sıkıntılarından çok içine girdiği dünyaların dertleriyle ilgili duygusal, duyarlı ve bütünüyle yalnız bir adamdır Reşat Enis.” (6) demektedir. Attila İlhan ise bazı kitaplarını okuduğu Reşat Enis’i coşkuyla karşılamıştır; bu da dikkate değer bir çıkış. Ölümü hakkında da şöyle söylemektedir: “Reşat Enis 1984’te öldü, 10 Ocak’ta dört yıl olacak! Ölüm haberi, önemli bir romancı olduğu için değil, yıllarca gazetecilik ettiği için, gazetelerde ve televizyonda haber olabildi.” (7)

Orhan Kemal, Toprak Kokusu’nda beş roman konusu buluyor. Belki biraz abartılı ama Enis’in romanlarında, konu ve malzeme bolluğu bir gerçek. Bunun bir meziyet mi, mahsur mu olacağı, nasıl işlendiğine bağlı olmak kaydıyla, daha çok tartışma götürecek bir konu diye düşünüyorum.

“Edebiyatın Aynasında İktisat” ana başlığına Reşat Enis’i konu etmenin çok uygun düşen bir iş olduğu kanaatim perçinlendi yazıyı yazarken. Çünkü o, iktisadi alt yapı ile siyasi üst yapı; siyaset, din ve gelenekler bağlamında ideoloji ile insan ve toplum psikolojisine, hal ve hareketlerine, toplumsal ilişkilerin katmanlarına, ilişkilerin çarpık ve çelişik hallerine etkili bir şekilde yer verirken, süreçlere kendisi kadar okuru da ortak etmeyi başarmış. Dahası, siyasi ve iktisadi yapının, insan ve toplum hayatlarının kayda girmemiş öteki yüzünü, öteki gerçeğini yazmış! Yaşar Kemal, O’nda, büyük insanlığın şiirini bulamamış ama Enis’in yazdıklarından 1930’lardan 80’lere -oradan günümüze akan gerçeklik- kadar Türkiye gibi; ekonomik-toplumsal ve siyasal çelişkilerinin hiçbirini çözememiş, tersine katmerleyip katılaştıran ve pek çok alanda her şeyi çürüten ülkelerin genel yapısının aynadaki yansımasını buluyoruz ve de çıkış yollarının simgesel örneklerini. Mesela; Toprak Kokusu’nda Melek’in dönüşü, mesela köylülerin isyanı, insanlığın bu topraklarda büyük şiiri değilse, nedir?

Mukaddes Erdoğdu Çelik

(1) Toprak Kokusu, Reşat Enis, Örgün Yayınevi s.7-8
(2) a.g.e. s.315
(3) Duman ve Alev, Ömer Faruk Toprak, May Yayınları, İst.,1968
(4) Görüşler-Görüşmeler(Söyleşiler-Röportajlar), Şahap Balcıoğlu, Yön Yayıncılık, İst., 1991
(5) Zulmün Artsın (Bir Romancının Ölümü), Yaşar Kemal, Yapı Kredi Yayınları, İst., 2013
(6) Reşat Enis Aygen Hayatı ve Eserleri Üzerine Bir Araştırma / İnceleme, Mümtaz Sarıçiçek, Fırat Üni., 1996
(7) Hangi Edebiyat, Attila İlhan, Bilgi Yayınevi, İst.,1994 s.32