Reşat Enis, Afrodit Buhurdanında Bir Kadın romanının; fabrikalarda, amele mahallelerinde, amele evlerinde haftalarca süren bir etüdün mahsulü olduğunu belirtir bir mülakatında. Aynı mülakatta “En sevdiğiniz şey?” sorusuna verdiği cevap da bu anlayış doğrultusundadır:
“Düşünmek… Düşünmek ve romanımın kahramanları ile beraber uzun saatler yaşamak… Ben romanımı bitirdiğim zaman adeta kendimi yalnız hissederim.” (1)

Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, Reşat Enis Aygen’in ilk evre romanlarının sonuncusudur. Romanını sonraki yıllarda Melek Girmez Sokağı ismiyle yeniden basmak istemişse de, bu isteğini gerçekleştiremez. (2) Eserlerinde yaşadığı dönemin şartlarını “gerçekçi bir anlayışla” ele alma kaygısı vardır. Üç bölüm ve 208 sayfadan oluşan romanda, karakterlerinden çok mekanlarını konuşturur, vermek istediği çoğu mesajı mekanlarına söyletir. Romanın tamamına hakim olan ağır, karamsar atmosfer daha ilk satırlarında okuyucuyu etkisi altına alır.
“Havaya karışan pamuk ve yün kılları ile yarı kapanmış tepe camlarında, gece, perde perde aklaşıyor.

Demir çarklar bütün hız ile dönüyor, dev makineler homurdanarak, soluyarak, durmadan, dinlenmeden işliyordu.

Uykusuzluk, dört çift gözü de örümcekleştirmiş, kan çanağına döndürmüştü. Avurdu avurduna geçmiş suratlarında kan yoktu. Yanaklarında cerahat sarılığı vardı. Bir iğneyle dokunulsa, kan değil muhakkak cerahat akacaktı.” (3)

Romanın ana karakteri Yıldız, Almanya’nın ufak bir şehrinde dünyaya gelmiştir. “Büyük Harp” sona erip memlekete dönerlerken bir tren kazasında anne ve babasını kaybeder. Kazadan sağ kurtulan Yıldız, İstanbul’da amcasının yanında büyür. Evde yaşlı amcası Kerami, yengesi Sabiha ve kızları Nurten, şaşaalı ve serbest bir hayat yaşamaktadır. Bomonti’deki mavi panjurlu beyaz köşkün mavi salonundaki toplantılarda zamanın çoğunu dedikodu alır, birbirlerini aldatan karı kocalardan bahsedilir. Yıldız gençlik çağına erdiği gün, aralarında büyük memurların, politika kurtlarının da olduğu hayran topluluğu ile etrafının çevrildiğini görür. Fakat annesinin iyi huylarını alan genç kız, ağır başlılığı ile kendisini saydırır. Zaten gece yatısı olduğu için haftanın beş gününü mektepte geçirmektedir. Bir sene sonra Nurten aynı çağa erişince, ailenin serbest ve şımarık öz kızı ile alakalanmayı -ihtimal kolay buldukları için- tercih ederler. Yıldız, Erenköy Kız Sultanisi’ni bitirir. Amcası tarafından izzeti nefsine dokunulduğu bir gece, henüz on altı yaşındayken evden kaçar.

Yıldız bir fabrikada iş bulup, orada tanıştığı kırk yaşlarında bir işçi ile evlenir. Osman ona güven duyacağı bir yuva kurmuştur. Karısını işe yollamaz; “o fabrikaların ne olduğunu bilmektedir.” Yıldız da evinin kadını olma isteğindedir. Ufak kazançlarıyla kıt kanaat geçinirler.
“Rastgele önüne çıkan bu geçkin adamla evlenişinde, Yıldız için, tek sebep vardı: İçtimai hayatta başıboş bir kadın görünmemek ve kendine candan bir dost edinmek.” (4)

Osman ve Yıldız’ın evi Fener-Balat arasında caddeye inen dik yokuşlu bir sokaktadır. İşçilerin yaşadığı kenar mahalle sokakları tehlikelidir. Buralarda çocuklar tecavüz ya da tacize uğrama tehdidi ile koyun koyuna yaşarlar. Sıra evlerin gün ışığına bile izin vermediği kir, pas ve çamur içindedir soluk sokaklar.

Bir gece fabrikada çıkan yangında birkaç işçi ölür, Osman da yaralanmıştır. Hastanede Yıldız’ın bir köşeye çekip sorduğu hastabakıcı:
“Merak edilecek bir şey yok Yıldız hanım… Çöküntüde başın ağır surette ezilişi, gözün ‘cism-i billuri’sinde kesafet yapmış. Doktorlar kataraktromatik diyorlar adına” (5) diye açıklar durumu. Doktor, Osman’ın gözlerinin tekrar açılacağını söyler; ancak bu körlük en az bir iki yıl sürecektir.

Yıldız yeniden fabrikada çalışmaya başlar. Fabrikada işçi hakları ve iş güvenliği hiçe sayılmakta, işçilere kötü davranılmaktadır. Özellikle kadın işçiler için şartlar daha ağırdır. Çoğu, “sakallı kontröl”ün taciz ya da tecavüzüne uğrar. İşçiler nöbete kalan kadın ya da kız çocuklarının başına gelecekleri bilmektedir. Ancak kendilerine yapılan istismar ve kötü uygulamalara karşı ne birlik olmakta ne de karşı koymaktadırlar. Öte yandan kadın işçilerin geçimlerine kıt kanaat yetecek kazançlarının bir kısmını, yaşlı görünerek ya da beğenilmeyerek işlerini kaybetme korkusu ile süse, boyaya harcamaları ise ironiktir. Bir süre sonra fabrikanın patronu işçilere para yerine marka vermeye başlar. Bu markalar sadece fabrikanın şirket bakkalında geçerlidir. İşçi, şirket bakkalının kurtlu kaşarını, çürük zeytinini, kokmuş sucuğunu en yüksek fiyatlarla yemeye mecburdur. Ancak ne olursa olsun, kazancının her ay yüzde ikisini Amele Birliği denen adı var, kendi yok kuruma bırakır.

Bir akşam Yıldız ve Osman evdeyken kapı çalınır. Gelen görevlinin elindeki tebligatta Osman’ın bir yıl önce ödeyemediği yol parası yüzünden otuz bir gün hapis cezasına çarptırıldığı yazmaktadır. Osman kör olduğu için hapsedilmez; ancak Yıldız bu borcu ödemek için patronun teklif ettiği büro sekreterliği işini -kendisine göz koyduğunu anladığı için daha önce reddetmiştir- kabul etmeğe mecbur kalır. Yıldız artık patronun hem sekreteri hem de metresi olmuştur. Böylece kıyafetleri değişir, evlerine bolluk gelir. Ancak tam bu esnada işçiler grev ilan eder.

Grev kararı en yüksek makamlara haber verildiği halde, ses seda çıkmamıştır. Patron bile işçinin grev yapacağını aklından geçirmemekte, kızının isim günü şerefine verdiği baloda eğlenmektedir. Bir süre sonra fabrika kapısında bir Linkoln durur. Önce sırtında balo elbisesi, elinde silindir şapkası ile iri göbekli patron iner. Sonra, süslü bir komiser… Ve daha arkadan motosikletli polisler yetişir. Patron parayı sonra vereceğine namusu üzerine yemin ederek, şimdilik kumaşa ve markaya razı olmaları için grevcileri ikna etmeye çalışır.

Üç yüz insanın tahammülü taşmıştır. Ertesi sabah polisler fabrika kapısı önünde mıhlanıp kalan grevci ameleyi bir türlü dağıtamaz. Birden kalabalıkta bir ses haykırır:

“-Patronun metresi! Patronun dostu!”

Yüzlerce çift göz patronun metresini arar ve bulur. Yıldız ayaklarında şık bir iskarpin, sırtında en son moda elbise ile işe gelmektedir. Korkudan titrer. Hamile olması da umursanmadan işçiler tarafından tekmelenir, fena halde dövülür. Açlıktan ve ıstıraptan bunalmış, şuurlarını kaybetmiş insanlar nihayet akıllarını başlarına toplar ve geri çekilirler. Melek, ayaklar altında serilen Yıldız’ı kaldırır, grevcilerden biri ile adamın evine taşır. Grevcilerin kendisini linç etmek istemelerine karşın, Yıldız onlar için elinden geleni yapmaya kararlıdır. Büyükada’da patronunun -metresi için kullandığı evde- en iğrenç isteklerine katlanır.
“Kalın enseli patron domuzdan farksızdı. Yıldızın saatlerce süren yalvarışları, bir çakal ulumasını andıran kahkahalarla karşılandı…” (6)

Yıldız grevcilerle uzlaşması için uzun bir süre onu ikna etmeye çalışır. Ancak patron direnmekte kararlıdır. Nasıl olsa işçinin direnci kırılacaktır, emniyet güçleriyle hükümet de kendisinden yana tavır göstermektedir. Hem, onca işsiz fabrika kapısında beklemektedir, bir işçi giderse onlarcası gelecektir. Yıldız patronu kandırmanın imkansızlığını görünce kendini kaybeder, zaten yarı sarhoştur. Elindeki şampanya bardağını, bileğinin bütün kuvveti ile katmer gerdanlı herifin suratına çarpar, kısa bir kovalama olur, kuduran patronun elinden güçlükle kurtulur ve kaçar.

Yıldız’ın fabrikaya dönmesi artık mümkün değildir. Bebeğini doğurur ve bir süre sonra da geceleri bedenini satarak evin geçimini sağlamaya başlar. Oğlunu, bozulduğunu düşündüğü için kendi sütüyle emziremez, sütanne bulur. Ev işlerini az bir yevmiye karşılığı komşusu Zehra’ya emanet eder. Saf kocasının yatağını kaldırımların kokusu ile daha fazla doldurmamak için Ankara’da eski bir tanıdığının yardımıyla bulunan memuriyet yalanını uydurur. Esasında, bir gün Beyoğlu’nda karşılaştığı lise arkadaşı Müzehher, beraber Ankara’ya gitmeleri konusunda onu ikna etmiştir. Müzehher’in babası Murtaza eski mollalardandır; ne var ki artık Ankara’nın kibar mahfillerine kadın sevk eden bir teşkilatın başındadır. Teşkilat, İstanbul kaldırımlarından seçtiği güzel kadınları, yüksek mevkideki hayali şahsiyetlerin karısı görüntüsü vererek Ankara’ya yollamaktadır.

Melek’i güçlükle Osman’ın yanında kalmaya ikna eden Yıldız, bu iyi yürekli kadının, kocası için vefalı bir arkadaş, çocuğuna şefkatli bir ana olacağına emindir. Ankara’da olduğu süre içinde mektuplaşarak ondan kocası ve çocuğu ile ilgili haberleri alacak, evin geçimini sağlamaya devam edecektir.

Bir akşam Murtaza’nın karısının ihbarı sonucu; Yıldız’ın genç bürokrat Ferit ile kaldığı randevu evine baskın yapılır. Ferit, Yıldız tevkif edilirken biraz önce aşkla kucakladığı kadına dönüp bakmaz; nüfuzunu yalnızca kendisini kurtarmak için kullanır.

“Delikanlı, pardesüsünü koluna aldı. Sivil komiser, sıkılmak için kendine uzanmış eli az kalsın öpecekti…” (7)

Yıldız’ın dik taş merdivenlerinden tırmandığı “zührevi hastalıklar dispanseri” renk renk tuvaletli Türk, Ermeni, Rum, Yahudi kadınlar ile “Babil Kulesi”ne benzetilir. Muayene saatine kadar Yıldız ile on altısını doldurmamış Rum kızı Fifi, kırk yıllık dost gibi canciğer olur. Fifi, küçücük yaşına rağmen yaşadıkları hayatın ne denli zor ve adaletsiz olduğunu bilmektedir.

“Belsoğukluğu, firengi orospu için de korkunç bir şeydi. Hastalığa yakalananlara bu piyasada ekmek yoktu… Madem ki hastalık kapmıştı, onu öldürsünler daha iyi. Zehirli hastalıkların önüne geçmek için orospuyu değil, orospuyla yatacak erkeği muayene etseler daha doğruydu. Fakat, zevkini ve keyfini düşünen şerefli erkekler için bu muayene zuldü; haysiyet kırıcı bir işti.” (8)

Çocuğunu çok özleyen Yıldız, Ankara’daki hayatına daha fazla tahammül edemez ve iki yıl sonra trenle İstanbul’a doğru yola çıkar. Tren Haydarpaşa Garı’na yaklaşırken Yıldız, kucağında Engin’le, Osman’ı görür. Osman’ın artık gözleri görmektedir. Yanında Melek durmakta, hepsinin bakışları heyecanla vagonları taramaktadır. Yıldız, boyalı yüzü ve kokot haliyle onların karşısına çıkamayacağını, Osman’ın yüzüne bakamayacağını düşünür ve bir kuytuya gizlenir; trenden ayrılmak için istasyondan uzaklaşmalarını bekler.

Üçüncü bölüm atlanılan uzun bir dönemin ardından başlar. Bu kez olaylar Zonguldak’ta geçmektedir. Engin büyümüş, kaya gibi sağlam ve güçlü bir delikanlı olduğu için kendisine Kaya ismiyle hitap edilir olmuştur. Osman yaşlanmıştır, ancak halen maden ocağında gençlik yıllarında olduğu gibi, bu kez oğluyla birlikte çalışmaktadır. Engin, yani Kaya, Melek’i annesi olarak bilmektedir ve Zahide adlı komşu kızına aşıktır. Kız bir gün hastalanır ve ölür. Kaya üzüntüsünü hafifletmek için arada bir meyhaneye gitmektedir. Burada arkadaşlarından methini duyduğu Ayfer ya da ona yakıştırılan adıyla “gizemli siyah örtülü kadın”ı görmek ister. Sonunda bir gün siyah tülle yüzünü örten bu kadının odasına girer. İkisini birbirine çeken, adlandıramadıkları bir duygu onları birleştirmiştir. Daha sonra Osman siyahlı kadının Yıldız olduğunu anlar ve yıkılır. Bir gün bir maden göçüğü olur. Osman ve Engin’in cansız bedenleri -birer kurşun yarası ve Osman’ın elinde sımsıkı tuttuğu tabanca ile- göçük altından çıkarılır. O günden sonra siyahlı kadının madenin olduğu yerde görülür olduğu söylentisi yayılacaktır.

Yazar; toplumsal etkenlerin zoruyla fuhuş yapılması konusunu ana tema olarak işlediği romanının adı ile ilgili olarak, yine romanında şu satırlara yer vermiştir:

“Parayla fuhuş, Asya’nın bilmem neresinde, önce bir dini merasim şeklinde başlamış. Kadınlar aşk ilahesinin mabedinde erkeklerle sevişir ve aldıkları parayı mabedin hazinesine bırakırlarmış. İlk zamanların sosyal telakkileri, fuhuşu her kadın bir vazife sayarmış… Bugünün kapitalist telakkisi de, kadının, elinin emeğine etinin gelirini katmasını bir vazife sayıyordu. Aç köpekler gibi bir kıyıda gebermemek için, orospuluk etmek lazımdı.” (9)

Yıldız, okuyucuyu İstanbul sokaklarında peşi sıra gezdirir. Betimlemeler oldukça karamsardır, İstanbul kimi zaman, aldatılan bir kocaya benzetilir.

Romanda sık başvurulan benzetmelerden de yararlanılarak kapitalizmin kötülüğü anlatılır.

“Harbi isteyen, patrondur, kapitalisttir. Yok olası kapitalist.” (10)

“Yirminci asrın Avrupası -rezaletleri, ahlaksızlıklar ile yıkılan Roma İmparatorluğunun tam benzeridir. Ve bugünün Neron’u kapitalisttir!” (11)

Yıldız başta olmak üzere Osman, Melek ve daha pek çok karakter ya da tiplemenin çeşitli bahtsızlıklar sonucu hayatlarının kötü başladığını ya da giderek kötüleştiğini, birçoğunun da romanın ortalarında ya da sonunda hayatını kaybettiğini görürüz. Karakterleri genel hatları ile tanırız. Yıldız iyi eğitimli, güzel ve merhametli, Osman sakin yaradılışlıdır. Yazar romanın başında Yıldız’ın, annesinin iyi huylarını almış olduğunu belirtmektedir. Yıldız daha sonra sürüklendiği kötü yaşam koşullarında bile “iyi insan olma” özelliğini kaybetmez; kötü ortamlar, insanlar ya da kader yüzündendir yaşadıkları. Yazar, Yıldız’a özeleştiri yaptırmadığı gibi, pişmanlık duygularını da tattırmaz. Öte yandan olumlu hiçbir karakter, geleceğe dair umut vadeden, toplumu peşinden sürükleyebilecek -özellikle Sovyet Devrimi sonrası Rus Edebiyatının tipik lider karakteri- yapıda değildir; hepsi düzen ya da kader kurbanıdır. Romanda, grev kararının alınması dışında, ezilen insanları umutlandıracak bir değişim yaşanmaz. Olumsuz karakterler ise ufak tefek farklılıkları dışında, tacizci, istismarcı ve kapitalist olmada aynılaşmışlardır. Reşat Enis her ne kadar romanında kadınlarının çoğunun fuhuşa sürüklenmesinden ya da kadın işçilerin uğradığı istismardan kapitalist sistemi sorumlu tutsa da, seçtiği sözcükler genelleyici ve ağırdır.

“Ayna fabrikasında çalışan şu bodur evin güzel kızı, her işçi kadın gibi, bir yarı orospudur…” (12)

Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ın “Evdeki Melek” ve “Canavar”ı

Afrodit Buhurdanında Bir Kadın; “işçi kadın”, “ev kadını”, “fuhuşa sürüklenmiş kadın” karakter ya da tiplemeleriyle; “içtimai hayat”ı “kadın” ekseninde aktarmıştır. Ataerkil toplumda erkeğin kafasında ideal olarak yaşattığı kadın tipinin erdemleri arasında namusluluk, alçak gönüllülük, uysallık, masumiyet başta gelenlerdir. Bu imge, orta çağlarda, “Bakire Meryem”in saflık imgesiyle beslenmiş, on dokuzuncu yüzyılda dinsel hüviyetini bırakıp “evdeki melek” tipine dönüşmüştür. “Melek kadın” erkeğini mutlu etmenin görevi olduğunu bilecek ve kendini evine, kocasına, çocuklarına adayacaktır. Karşıt uçta, bağımsızlığına düşkün, çıkarını kollayan, erkeklerin kendisine biçtiği kişiliği kabullenmeyen ve bundan ötürü erkekleri ürküten “canavar” tipi yer alır. (13) Romanda “canavar” klişesine uygun bir kadın karakter bulamayız. Öte yandan, Osman’la kısa süren evliliğini saymazsak, Yıldız “evdeki melek” de olmamıştır. Oğlu ve eşinin bakımını çok güvendiği arkadaşı Melek’e bırakıp gitmiş, oğluna sütanneliği başka bir kadın yapmıştır. Yıldız, evde “koca” baskısına değil, sokakta düzenin diğer aktörlerinin baskısına maruz kalmıştır.

Romanda; Melek’in “evdeki melek”lik dönemi aracılığı ile yoksul insanların ev kadını olarak yaşadığı sıkıntılar da aktarılır. Melek evden bir boğaz eksilsin diye görücü usulü ile evlendirilir. Böylece hayalinde yaşayan “iyi huylu, yakışıklı, genç koca paldır küldür tahtından yuvarlanır” ve ilk karısından boşanmış olan orta yaşlı tapu memurunun karısı olur. Ancak evlendiğinde de karnı aç, üstü başı eskiden bozma şeylerdir. Bu okumuş kadına -Şehremini’deki kız muallim mektebinde talebelik yapmıştır- bunlardan ağır gelen şey ise bilgisiz, duygusuz kocasının hareketleri ve konuşmasının bayağılığıdır. Kocası ona “sen benim karımsın; söküğümü dikeceksin; yemeğimi pişireceksin; keyfimi yerine getireceksin” der. Melek uygunsuz yerlerde dolaştığını, kanına mikrop geçirmesinden endişelendiğini söylediğinde ise pis pis güler. Evliliklerinin altıncı ayında dayanamadığını, kaçacağını söyler, kocası ise seni polisle geri getirtirim diye cevap verir. Ayrılmak istediğini söylediğinde ise cevabı; “senin gibi güzel karıyı bir daha nereden bulabilirim? Ben boşanmak istemiyorum”dur. Melek’in, avukatının önerisini dinleyip bu evlilikten kurtulma şekli -kocasına isimsiz bir ihbar mektubu göndererek; başka bir erkekle kurmaca bir şekilde birlikte olduğu randevu evini basmasını sağlar- hayli ilginç ve inandırıcılıktan uzaktır. Bu olaydan sonra bir daha evine dönemez; hayatını bedeniyle kazanmaya başlar. Bir cilt hastalığı neticesi çirkinleşip yüzüne bakılamaz hale gelince de bir fabrikada -Yıldız’la burada tanışırlar- güç bela iş bulacaktır.

Dönemin İktisadi Yapısının Romandaki İzleri

Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’da, kumaş fabrikasının patronu ile satış şefi arasında; “Ekonomi bakanı, ‘…’ şehrinde kurulan büyük dokuma fabrikasının resmi küşadını yapmış ha?!..” diye başlayıp; “hesapsızlık, programsızlık patron… Hepsinden fazla, hesapsızlık… İstatistiğe zerre kadar ehemmiyet vermiyoruz” şeklinde devam eden; hükümetin iktisat politikasını eleştiri mahiyetinde konuşmalar geçer. Satış şefi patrona, devletin yeni kumaş fabrikaları açmasından duyduğu endişeyi şu sözlerle dile getirir:

“Eğer bu cehennemi faaliyet kendimizi giyindirmek içinse, müsaadenizle, pek gülünç patron…

… Köylü, kıçındaki şalvarı, sırtındaki gömleği üç yılda bir değiştiriyorsa, bunda haklıdır. O halde? Fabrikalarımıza kimi müşteri yapacağız?” (14)

Yazar Amele Birliği’nden de söz eder. İşçiler aylıklarından kesilen paraların, hiçbir faydasını göremedikleri birliğe gitmesinden yakınmaktadır. İşçiye para yerine marka ya da kumaş dağıtılmaktadır. Fabrika duvarlarında tezgahların temizliği ve yağlanması için kocaman tabelalar asılmakta, işçi güvenliği ise hiçe sayılmaktadır. Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, dönemin iktisadi yapısına, sanayileşme politikasına, işçi haklarına dair izler taşır.

Romanın konusunun geçtiği Cumhuriyetin ilk yıllarında, Osmanlı döneminden devralınmış bulunan sadece dört fabrika bulunmaktadır. Bunlar; Hereke ipek dokuma, Feshane yün iplik, Bakırköy bez ve Beykoz deri-kundura fabrikalarıdır. (15)

1923 yılında ilk kez toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde, bir tüccar temsilcisinin Amele Birliği hakkında “tüccarın bir kukla teşkilatından, bir paravanadan ibaret” olduğunu söylediği kaydedilmiştir. (16)

1930 yılının sonuna gelindiğinde, siyasi iktidarı sanayileşme politikasına iten en önemli sebep “1929 Büyük Buhranı”dır. Buhranın gelişmiş ülkelerin yanı sıra Türkiye ve diğer az gelişmiş ülkeleri de etkilemesi kaçınılmazdır. Bu durumda dışa kapanarak buhranın iç yansımalarını sınırlamak, durgunluğu aşmanın ön koşulu olmaktadır. Koruma duvarları arkasında yaygın (ve eskiden ithal edilen) sınai tüketim mallarından –“üç beyazlar” olan un, şeker ve kumaştan- başlayan ithal ikameci yatırımlar, yirminci yüzyılın ilk yarısında Üçüncü Dünya ülkelerinin bir çoğunda ilk sanayileşme hamlelerini oluşturur. Türkiye’de iki yıllık bir denemeden sonra salt korumacı tedbirler de aşılarak devletçiliğe geçilir. (17)

Söz konusu dönemin sayısal verilerine göre; ücretlerin milli gelir payı sanayileşmeye -ve ayrıca işçi ve ücretliler toplamındaki artışa- bağlı olarak artmış ise de; özel sanayi sektöründe düşmüştür. Bu durum özel sektördeki işgücü sömürüsünün göstergesidir. (18) Reşat Enis de Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’da, işgücü sömürüsünü; hakları yasal zemine oturmamış, örgütlenememiş işçinin uğradığı haksızlıkları gerçekçi bir dille yansıtabilmiştir.

Son Söz

Ömer Faruk Toprak, Ekim 1945 tarihli Akşam Postası yazısının bir bölümünde Afrodit Buhurdanında Bir Kadın hakkında da görüşlerini belirtir;

“Afrodit Buhurdanında Bir Kadın (romanın ismi berbat, keşki ilk ismini koruyup Kaldırımların Kokusu deseydi.) sevdiğim kitaplardan olmuştur. Vakta ki, üçüncü kısma geldim. Romandaki akış yavaş yavaş kesilmeğe başladı ve durdu. Niçin inkar etmeli, realist bir romancı mücerret telakkilerle düşüp kalkamaz. O açık açık konuşmalı, garabet bataklığına hiç girmemelidir. Sanırım ki, Reşat Enis de bu kusurun sonradan farkına varmış olacaktır. Bu beş eseri (Kanun Namına, Gonk Vurdu, Kılıcımı Sürüyorum, Gece Konuştu, Afrodit Buhurdanında Bir Kadın) okuduktan sonra durdum, beklemeğe başladım. Çünkü romancı iki yol ayrımına gelmişti. Zayıf bir ihtimal de olsa çamurlu çıkmaz yola sapabilirdi. Bunu yapmadı. Hakiki doğru yolda yürüyerek bize bir şaheser kazandırdı. (Evet aziz okuyucu ‘Toprak Kokusu’ için şaheser vasfını çekinmeden kullanıyorum.)” (19)

Yukarıdaki eleştirilere katılmamak elde değildir. Üçüncü bölümde zorlama bir tesadüf sonucu yaşanan ilişki durumu; romanın genel yapısına katkı sunmadığı gibi bu yapıya uyum da sağlamamıştır.

Öte yandan Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, yalnızca bir döneme tanıklığı için dahi okunması gereken bir eserdir. Yazarın renkli ve detaycı anlatımıyla olay örgüsü film karesi gibi gözümüzün önünde canlanır. Reşat Enis işçi sınıfı ile yetinmeyip, kadınların yaşadığı pek çok sorunu da mercek altına almıştır. Neredeyse yüz yıl evvel yaşamış; ezilen, görmezden gelinen insanlar hakkında fikir sahibi olmamıza olanak sağlamıştır.

Oya Kaya

(1) Reşat Enis Aygen Hayatı ve Eserleri Üzerine Bir Araştırma/İnceleme, Mümtaz Sarıçiçek, Doktora Tezi, 1995, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 13
(2) R.E. Aygen Hayatı ve Eserleri Üzerine Bir Araştırma/İnceleme, age, s. 11
(3) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, Reşat Enis, Roman, Evrensel Basım Yayın, 2002 s.9
(4) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 23,
(5) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 40
(6) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 85
(7) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 137
(8) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 143
(9) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 22
(10) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 34
(11) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 113
(12) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 21
(13) Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Berna Moran, Araştırma/İnceleme, İletişim Yayıncılık, 2004, s. 249
(14) Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, age, s. 63
(15) Türkiye Tarihi 4. Cilt Çağdaş Türkiye 1908-1980, İktisat Tarihi Kısmı, Korkut Boratav, İnceleme, Cem Yayınevi, 1989, s.293
(16) Türkiye Tarihi 4. Cilt Çağdaş Türkiye 1908-1980, age, sf. 283
(17) Türkiye Tarihi 4. Cilt Çağdaş Türkiye 1908-1980, age, sf. 294
(18) Türkiye Tarihi 4. Cilt Çağdaş Türkiye 1908-1980, age, sf. 300
(19) Tozlu Raflardaki Gölge, Aydan Gündüz, Edebiyat/İnceleme, Kafekültür Yayıncılık, 2013, sf. 159, 160