İstanbul, 05.12.1952

Dilbaz bir şaire, o tek sevdiğime,

Ben ki size bu satırları yazıyorum bilin ki özlemim ağır basmış demektir. Bu satırları yazan zaten ben değilim, ruhumun ta kendisi. Aramızdaki o adı konmamış safiyane duygunun bendeki vücud bulmuş hali pek yaman, pek can yakıcı, pek dayanılmaz. Hem masumane, hem değil. Hem ulvi hem değil. Hiç yaşamadığım bir duygu seli içinde oradan oraya sürükleniyorum, bu karmaşada bana yol gösterense bir tek sizin varlığınız. Size yazıyorum çünkü yaşadığım bu yoğunluk ruhumu ele geçirdi. Duygularımın esiri olmuş, acılar içinde kavruluyorum. Bunları yazabiliyorum çünkü sebebi sizsiniz, kime dökecektim ki içimi? Bunları yazabiliyorum çünkü göndermeyeceğimi biliyorum. Bu daha çok bir kendinle hasbıhal, bir kendine dönüş, bir kendini dinleyiş. Ben yazmıyorum bu satırları ruhum yazıyor, ruhum kendini teskin edecek sözlerini arıyor. Bu kalbi sözler ancak benim gibi bir hasretzedenin kaleminden çıkabilir inanın.

Biliyorum ben de herkes gibiyim sizin için, umudum yok aşktan ve sizden yana ama aşk bu, içimde yaşasam da benim özgürlüğüm… İlk görüşte aşktı benimki, bir Ağustos akşamı, Boğaz’da gezinirken sizin deyiminizle güneşin bütün bir saltanat içinde dinlendiği durgun denizden bir ilah gibi çıkıvermiştiniz karşıma. Saçlarınızda denizin tuzu, gözlerinizde akşam güneşi, sıcacık gülüvermiştiniz sonra da. Hayatımda ilk defa o an yaşadığımı hissetmiştim, o can yakıcı bakışlarınıza takılınca.  Zaman durmuştu sanki unutulmaz sonsuz bir an içinde kalakalmıştım ve sevgili bilin ki ben hala o an’dayım. Sonrasında ah’a dönüşse de sanmayın ki bundan gocunmaktayım, haşa! Sizin gönüllü tutsağınızım ben artık. Ben sizi buldum, o ilahi duyguyu tattım ya, vuslat olmasa da olur! Hem vuslat ne ki bu dünyada? Varlığınız Cennet oldu bana. Ben artık sonsuz bir rüyadayım sayenizde.

Hani demişsiniz ya şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir, şimdi susmalardayım ben de ve susma hakkımı sustuğum şeyleri size yazarak kullanıyorum. Siz ki geceler kadar muhteşem ve ulaşılmazdınız benim için, hayallerimin ötesinde. Unutulmaz sonsuz bir anın, ezelden ebede çizgisindeydiniz. Ne ben bir adım atabildim, ne siz bilebildiniz. Bütün duygularımız bakışlarımızda asılı kaldı, avuçlarımızdaysa sadece sükun.     Ne başbaşa uzanabildik sizinle çimenlerine yaz bahçelerinin, ne de paylaşabildik bir masal meyvesi gibi mehtabı kırılmış dal uçlarından. Bir çözülmez bilmeceydiniz ve ben hapsolmuş gibiydim içinizde. Bu yüzden ben hep ürkek bir düşüncede sakladım sevgimi sessizce.

Ben ki akşamlar kadar büyülü ve sıcaktım ve aşkımın pırıltısı yakamoz gibi yansımaktaydı geceleyin denizde…. Deniz, yıldızlar ve gece… O geceler ki sizi sayıkladığım, sadece içinde siz varsınız diye daha da güzeldi. Yalnızdım, yalnız ve sessiz, sadece mahrem mırıltılar dolanmaktaydı gecede ve yarım kalan rüyalar eşliğindeki acı çeken bedenimde. Kurduğunuz yalnızlık sarayında çırpınan her gölgedeydim artık. Bir rüyadan arta kalmış hüzün gibi lütfen gülmeyin bana derinden. Güvercin bakışlı sessizliklerim yok artık, onlar ki çınlıyor sonsuz vehimle. Oysa ki  isterdim başbaşa olmak bu yerde, bu havayı dolduran uhrevi ahenkte. Hatta ölmek isterdim birlikte bu tılsımlı ahenkte. Ama ne siz içindeydiniz zamanın, ne de büsbütün dışında. Bense o aradaki çizgideydim aslında. O iki arada bir derede, zamansızlığın ortasında, sonsuzlukta. Orda baştan aşağı aşktım ben.

Bazen düşünüyorum da siz ve ben bir olsaydık nasıl olurdu diye? Görseydiniz beni, düşseydiniz aşka, korkmasaydınız bu kadar? Cesaret edebilsem, söyleyebilseydim ben de, ama heyhat… Siz çekingen, ben masum ve tecrübesiz… Yanacakken sönmeye razı olmak…Her şey yerli yerinde olmalıydı oysa. Gül atmalıydım yeşil penceremden size ve siz gelmeliydiniz mevsim gibi kapıma. Getirmeliydiniz baharı, şarkılar getirmeliydiniz aşkla. Gönlümde açmalıydı gözleriniz nergisler misali ve ürperen seherlerde düşmeliydi mor akasyalar gibi öpüşler dudaklarımdan ama atmadınız, dolmadı ışıkla içi kalbimizin. Mevsim gibi bir geçemediniz kapımdan. Bulut olup kaldınız gözlerimde, bense çiğ gibi kalakaldım saçlarınızda bir akşam. Söylemediniz nihavent makamında saçlarımın şarkısını, buselik makamında çıkmadı adım ağzınızdan bir kere bile ve kaldı bir hıçkırık tadında pencere önü menekşelerinde her akşam, sokaklar dolusu yalnızlığınızla birlikte. Sesiniz yıldızlı gecemdi oysa, baş ucumda geniş, sonsuz…

Ben sizi sevdiğim zaman sevmek için çok geçti, kaybetmek içinse erken. Siz yoldaydınız ben başındayken, dönüp de arkanıza bakmadınız. Oysa ki ben hep ardınızdan baktım ve bıraktığınız yerde dönüp bakmanızı bekledim. Siz benim ulaşılmazımdınız, inceliklerle yoğrulmuş hislerle sarılıp sarmalanmış, aşkın vücud bulmuş hali… Bilmiyordum ki siz de başka bir ulaşılmazı arıyormuşsunuz, bilinmeyen bir aşka yanıyormuşsunuz. Ne garip değil mi ey sevgili, bu dünyada herkes birilerini arıyor, bu kadar insanın içinde kendine hitap edeni, kalbine gireni. Hoş belki bulsak daha büyük acılara gark olacağız, orası da meçhul ama bildiğim bir şey var ki biz diye bir şey yok kalan geride, sadece aşk var.  Bu aşkta bende bir adınız kaldı sadece, bütün kırılmış şeylerin nihayetinde, bir de o kahreden gurbet. Gurbet ki acılar denizi, ateşten bir gömlek. Ben o gömleği bile isteye giydim bilin ey sevgili, o yüzdendir suskunluğum, o yüzdendir içime içime ağlamaklığım. Şimdi siz sayın ki ben hiç ağlamadım, hiç ateşe tutmadım yüreğimi… Ölüme benzer bir susuzluktu yokluğunuz,öldüm.

Ben ela gözlü bir çöl ahusuydum, saçlarım daha siyahtı bahtımdan. Ruhumun yası sessizce incileşirdi kirpiklerimde, bir başka güzellik vardı kederimde, görmediniz. Ben ki yanan muma ağlarken derdimi, rüyalarınıza geldim, hissetmediniz.  Döktüğüm gözyaşı, çektiğim ah sizedir, bilmediniz.  Ben Leyla, ela gözlü bir çöl ahusuydum ve beni sevmediniz. Sizse benim fırtına sessizliğim, deniz derinliğim, görünmez çığlıklarımı gören, eğilmez başımı öpendiniz ve ben çok sevdim.  Gelin görün ki çırpınan bir ruhum artık, bin hasretle delik deşik uslanmak bilmez kederler ülkesinde.  Ve kaybetmenin o zehirli buğusu, hiç akmayan bir zaman nehrinin sularındayken kalbim artık bir uzak hayale ağlamakta sadece.

Bir gün açılır mı kainat, hani o geniş, sonsuz ve büyülü? Bir gün gelir ve tekrar doğar mı ölmüş sandığımız aşka? Bir gün anlar mıyız ki o zaman ölüm yokmuş geçen zamandan başka? O halde bil ki sevgili söz veriyorum sana, bekleyeceğim sizi, şiirinizde de söylediğiniz gibi : bir gün seversiniz diye bekleyeceğim ben de.

Ey sevgili! Bu mektup ki nakşedilen satırlara,  musıkisidir ruhumun. Bu satırlar ki  okyanusa bırakılan bir şişede saklı kalmış aşkın nağmeleridir.   O nağmelerse karlar üzerinde soluk soluğa koşan bir ceylanın kurtulma ümidi. Görüyorum ki ümidim pervane olmuş, kanatlanmış ateşe doğru, yanıp kül olmak, yeniden doğmak için aşka.

Yeniden doğmak dedim de, aslında biliyor musunuz, aşk maddi varlığımızın manevi doğumu değil midir aslında? Sizi kendi ruhumun bir yansıması olduğunuz için mi seviyorum yoksa ya da yaradanın mı aslında? Cismani bir aşk için çırpınıp kendini tüketmek mi daha evla, yoksa tutkularımızı yaradana yöneltip büyülenmek mi uhrevi aşkla? Yeni yeni anlıyorum ki böyle bir aşk daha cezbeli. Belki de sizi severek aslında önce kendime, ruhuma sonra da yaradana mı ulaşmaktı niyetim bilmiyorum. Henüz daha yolun başındayım, çömezim. Bildiğim tek şey aşk ve bu aşk beni nereye götürecekse gideceğim adanmışlıkla. Belki  siz de bu yüzden böylesine yalnızsınız, belki de böyle bir adanmışlıktır sizin de gönlünüzde yatan?

Ey sevgili! Her şeyin bir “ol” zamanı varmış ve öğrenci hazır olunca öğretmen çıkagelirmiş derler.  Siz de tam zamanında geldiniz hayatıma.  Hamdım/saftım, sayenizde piştim/öğrendim ve aşk ile yandım/yanarak oldum. Yanmak nedir ki yanana,  yanmak bende sizi, sizde beni, bizde bizi yok edip yaradanda bulabilmektir sonunda. Mektubuma son verirken, ruhuma üflenen aşkın perdesini kaldırdığınız ve beni ateşe attığınız için size çok teşekkür ediyor ve toyluk şiirimle veda ediyorum size.

Aşkla kalın.

                                                                     Tanısaydınız belki de severdiniz                                                      Akşam Güneşi                     

SİZİ SEVMEK

Sizi sevmek 
İnsanın kendi yarasını
Kendisinin öpmesi gibi bir şey 
Hani canınız yanar da 
Söyleyemezsiniz  
Ağlarsınız içli içli 
Ve çaktırmadan silersiniz 
Gözyaşlarınızı  
Yoktur kimseniz  
Anlamazlar halinizden
Sessizce yaşarsınız sevginizi
Sizi sevmek
Vurgun yemek gibi bir şey
Vuslatı  yoktur sizi sevmenin
Başınız döner
Atar ağzınızda kalbiniz
Konuşamazsınız 
Ha durdu, ha duracak 
Gibi yaşarsınız hayatı… 
Sizi sevmek 
Issız bir koyda 
Yalnızlığı demlerken 
Tuz basmaktır yaranıza 
Acıdan haz almak 
Ve susmaktır, haykırmak yerine
Hüznü yüzde
Acıyı gözde toplamak
Ve de sonunda
Bir ah sürmektir dudaklara
Bir ah ki
Sonsuza dek susmak üzre…
Sizi sevmek
Size çıkmayan yollarda
Size çıkmaya çalışmak gibi bir şey
Çünkü sizi sevmek
Âmâ gözlerden çok
Lâl dillerden de öte
Bir şey
Sizi sevmek
Aşktan da öte çünkü

Ayşen Cumhur Özkaya
  

Not : Mektup’taki “italik” yazılar Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kendi sözcükleridir.