Nükhet Eren’in yaptığı gibi ben de okuyucuyu Hüma ile Beşiktaş-Kadıköy vapurunda tanıştırayım.

Tatlı hülyaları kâbusa çevrilmiş, coşkuları saklanıp gömülmüş, gayretleri nafile, ağzındaki söz ayaza dönmüş bir kadın… İstanbul’a bakıyor.

Hüma karakteri, hayal kırıklığına uğradığı bir evliliği uzun zaman sürdürmeye çalıştıktan sonra eşinden boşanmış, birlikte yaşadığı tek oğlunun ergenlik sorunlarıyla uğraşan, yabancı bir şirkette yönetici pozisyonunda çalışan, yükseköğrenim görmüş, entelektüel, sanatı seven, Kadıköy’de oturan, 40’lı yaşlarının ortasında kentli bir kadındır. Roman kahramanı olmasa, Nükhet Eren’in ”İstanbul Sonatı” romanını ve belki de bu yazıyı okuyacak bir kadın. Tanıdığımız birisidir Hüma ve roman boyunca İstanbul’un değişik mekân ve zamanlarında dolaşırken bizi de yaşamının farklı evrelerine tanık edecektir.

Romanın ilk bölümünde İstanbul Boğazı’nda yol alan Beşiktaş-Kadıköy vapurunda, Hüma’nın yanı başına oturtur bizi yazar. Bazen düşsel, bazen gerçek bir yolculuk yaparak Hüma’nın mutsuz evlilik hayatını öğreniriz. Pek çok kadın gibi Hüma’nın da; aslında hayatı paylaşamadığı bencil bir kocası, gereklilikler içine hapsolduğu ve sürdürmek için bir sürü zorluğa, kendinden vazgeçerek katlandığı bir evliliği vardır. Kendi benliğini yok eden bu evlilik düzeni içinde uzun bir süre çabaladıktan sonra, tek oğlunun muhalefetine rağmen, cesur bir kararla eşinden boşanır.

Birinci bölümün sonunda vapurun kıyıya yanaşmasıyla Hüma’nın yaşamının mutsuz kısmı da sona erer sanki. Anlatıcı şöyle der bu bölümün sonunda; “Kadıköy İskelesi’ne indiklerinde Hüma tepeden tırnağa titredi. Tuhaf bir şekilde mutluydu.”

Yazar birinci bölümdeki anlatısıyla, karakterleri, özellikle de Hüma’yı İstanbul ile ayrılmaz bir şekilde bağlar. Karakter isimleri bile buna göre seçilmiştir; Hüma, Murat ile evlenmiş ve Fatih isminde bir oğlu olmuştur.(1) Bu ayrıntı, farkına varan okurlar için bir fetih hikâyesi ile karşı karşıya olduğumuzun işaretidir aslında; çağdaş ve bireysel bir fetih ile…

Romanın ikinci bölümünde Hüma ile Kadıköy Yeldeğirmeni’nde karşılaşırız. Hüma eylem yapmaktadır; kendi deyişiyle “şehrin sokaklarını kendim için geri alma eylemi”! Bu eylem, Hüma için adeta hayatını da geri alma eylemidir. Kadıköy sokaklarında dolaşıp, dükkânları gezerken, en sevdiği antikacıda demli çay ve simit eşliğinde hat, ebru, tarih ve edebiyat sohbetleri yaparken başka bir dünyadadır artık Hüma. Kendi isteklerinin, kendi beğenilerinin hüküm sürdüğü, kendi olarak yaşayabildiği bir dünyada.

Hüma’nın eylemi-“sokaklarda aylak aylak dolaşmak”-pek çoğumuz için belki sadece tanıdık, ama edebiyat açısından oldukça önemli ve eski bir faaliyet. Bu eylem ve eylemi yapana, yani sokaklarda aylak aylak dolaşıp etrafı izleyene “flâneur” demiş Fransız şair Baudelaire. O haliyle kente ve erkeğe dair bir kavram flâneur. Ancak George Sand’ın erkek kılığına girerek Paris sokaklarında dolaşmaya başlamasıyla flâneuse kavramı da gündeme gelmiş. (2)

Şöyle tanımlamış flâneur’ü Baudelaire.

“Kalabalık, onun esas unsurudur, kuş için hava, balık için su gibi. Onun tutkusu ve mesleği, kalabalıkla bir olmaktır. Mükemmel flaneur, tutkulu bir izleyicidir ve onun için hareketin “gel-git”inin ortasında, kaçakla sonsuzun arasında, çokluğun kalbine yerleşmek büyük bir keyiftir. Evden uzak olmak, ama her yerde kendisini evde hissetmek; dünyayı görmek, dünyanın merkezinde olmak ve yine de gizli kalmak- dilin acemice tarif edebileceği tarafsız niteliklerdir onun için. İzleyici, tebdil-i kıyafet gezerek her yerde eğlenen bir prenstir. Hayatı sever, tıpkı karşılaştığı ve karşılaşacağı- ya da karşılaşmayacağı her güzel kadını ailesine katan aşk sever gibi ve kanvas üzerine boyanmış rüyaların tılsımlı krallığında yaşayan resim sever gibi tüm dünyayı ailesi yapar. Bu yüzden, evrensel hayatı sever, kalabalığa büyük bir enerji deposu imişcesine yaklaşır. Ya da biz onu kalabalığın kendisi kadar uçsuz bucaksız bir aynaya benzetebiliriz; ya da bilinç bahşedilmiş bir kaleydoskopa. Hayatın her hareketine cevap veren, hayatın çeşitliliğini ve sönüp giden zarafetini yeniden yaratan bir kaleydoskopa.”

Hüma kentin sokaklarını geri alma eylemi sırasında sadece içinde bulunduğu zaman ve mekânla yetinmez. Bazen İstanbul tarihinin derinliklerine gider, bazen başka ülkelerde dolaşır, bazen de kendi iç dünyasının katmanlarındadır. Zaman ve mekândan bağımsız bir “flaneuse”dür Hüma ve bu yolculuğu onu sonunda eve, kendisine vardırır. Yolculuğun sonunda bir arkadaşının evinde geçici olarak barındırdığı Hüma için yazarın hazırladığı ev, fiziksel bir mekân değildir artık. Kendi benliği, özgürlüğü, mutluluğudur Hüma’nın evi. İkinci kemanların ikinci sırasında çalan da Hüma’dır artık, pişirdiği etli biber dolmasının kokusuyla huzur bulan da.

Romanın üçüncü bölümünde, bölümün “Hüsn ü  Aşk” olan adından da anlaşılacağı gibi, kahramanımız aşık olur. Kah çalıştığı şirkette üretilen reçellerin tatlı kokularının ve her mevsim değişen renkli meyvelerin yumuşaklığının, kah Kaz Dağları’nın ferah ve temiz doğallığının oluşturduğu fonda Hüma, yasak olmakla birlikte (sevgilisi evlidir) coşkulu bir aşka kaptırır kendini. En çok sevdiği uğraşlarından birisi olan keman ve müzik, sonu olmayacak bu aşkı anlatır okuyucuya. Hüma’nın hayatının bu bölümünün tutkulu, şiddetli ve hazin sonatı başlamıştır.

Kadınlık/insanlık hallerini, olumlu/olumsuz duygulanmaları roman boyunca Hüma karakterinde bize yaşatan yazar,  tüm yaşantıların ortasında Hüma’nın gerçekte kim olduğunu yine kendisine sorgulatır.

Ben gerçekte kimim?

Tanıdığım kişi miyim?

Etrafımdakiler benim için ne düşünüyor?

Neden meraklıyım ve her şeye ilgiliyim?

Öğretilmemiş şeyleri gerçekleştirmeyi nasıl başaracağım?

Düşündüğüm ya da hissettiğim kişi miyim?

Hangisi daha gerçektir, varlığın kendisi mi canlandırması mı?

Sadece kendim olup seni şaşkın hale getirebilir miyim?

Ben kaç kişiyim?

Hüma karakteri, çevresindeki erkeklerle ilişkileri üzerinden tanımlanır romanda; eski kocası, oğlu, yasak aşkı, zor günlerindeki dostu… Hatta gizemli “Göz” karakterinin bile erkek olduğu romanın sonunda anlaşılır. Yazarın Hüma karakterini erkeklerle ilişkileri üzerinden tanımlama tercihi kadının, dünya üzerinde yüzyıllardır değişmeyen, erkek egemen toplumda kendisi olarak var olma mücadelesini en keskin şekilde ortaya koymuyor mu? Hüma, toplumun kendisine biçtiği eş, anne, sevgili ve benzeri rolleri geleneksel halleriyle kabul etmeyerek mücadele eden, bedel ödeyen cesur bir karakterdir. Bu kişisel mücadelede Hüma kendi hayatını fetheder. Geniş bir bakış açısıyla da bu, aslında çoğu hayata geçirmeye cesaret edememiş olsa da, tüm kadınların mücadelesidir.

Hüma karakteri roman boyunca önemli bir dönüşüm geçirir. Hayatın kendisi için öngördüklerini yaşayan, gerekliliklerin kapanına kısılmış mutsuz bir kadınken; boşanması, oğlunun okumak için Amerika’ya gidişi, yaşadığı tutkulu aşk ve ayrılık, dostluk ve sevgi onu dönüştürür. Roman biterken o artık kendisi olarak hayatını yaşayabilen, daha mutlu, daha olgun ve her zaman cesur bir kadındır.

Hüma’nın değişimi İstanbul’da, İstanbul’un her yerinde gerçekleşir. Hüma’nın yaşam yolculuğu şehirdeki bir yolculuktur… Vapurda, Yeldeğirmeni’nde, Kadıköy Çarşı’da, Beyoğlu’nda, Boğaz’da geçen bir yaşam yolculuğu.

Ve yazar, bilinç ve ruh bahşedilmiş bir kaleydoskop olarak, büyük ihtimalle kendisinin de aylak aylak dolaştığı Kadıköy sokaklarında gördükleriyle, hayatın sönüp giden zarafetini yeniden yaratarak Hüma’yı, okuru ve belki kendisini de evine ulaştıran bir yolculuğu bize yaşatır.

08.06.2015, Kadıköy

(1)      İstanbul’u fetheden Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet’in annesi Hüma Hatun, babası Sultan II. Murat’tır.

(2)    Fransızca’da isimler erkek ve dişi olarak ayrılır. Flâneur erkek, flâneuse dişidir.

(Papirüs dergisinin 23. sayısında yayınlamıştır)

Ayşegül Ayman