Doğa, sağa sola serpiştirdiği sarı yaprakları, doyasıya estirdiği rüzgârı ve gökyüzüne boylu boyunca yerleştirdiği bulutlarıyla yazın bittiğini gözüme sokuyordu. Bir yanımda oğlum, bir yanımda Ceku mahallede dalgın dalgın yürüyordum.

Önceki sabah zile alacaklı gibi basan apartman yöneticisinden onun hakkında aldığım haber, dünyamı allak bullak etmişti. Tüm haftanın iş yorgunluğunu hafta sonunda çıkarma hayallerim yerini daha da ağır bir bitkinliğe bırakmıştı. Genç ve başında erkek olmadan yaşayan kadınların başına gelen bu tür olayların artabileceğini, çok dikkatli olmamı tembihleyen sözlerinin arasında bu pisliğin beni her zaman rahatsız eden yılışık gülümsemesi midemi bulandırmış, istersem beni koruyabileceğini ima eden cümlesine karşı yüzüne haykırmak istediklerimi her zamanki gibi erteleyip, kapıyı kapatmıştım. Kötü haber tez duyulmuş, olanları televizyondan öğrenen eş dost sayesinde telefonum susmak bilmemişti. Olay oturduğum mahallede yaşandığı için o sabahım, türlü nasihatle dolmuştu. Kapımı sıkı sıkı kapatmalıydım. İyi tanımadıklarımla konuşmamalıydım.  Adımın çıkmasını istemiyorsam hele onunla hiç.  Söylenenlere pek kulak asmadığımı düşünsem de gün boyunca onun halini hatırını sormak, geçmiş olsuna gitmek için yeterli gücü bir türlü bulamamıştım.

Islak olan yastığım rüyamın dışında da ağladığımı söylüyordu. Onun evindeydim. Üç yaşındaki kızını yatağına yatırmış, uyutmaya çalışıyordu.  Küçük kız sarıldığı bez bebeğine, annesinin ona söylediği ninniyi tekrarlıyordu. “Uyusun da büyüsün ninni…”  Bacaklarının yerinde yılan kuyruğu olan bir adam sürünerek yanlarına geldi.  Ana kız, adamdan çıkan tıslama seslerini işitmiyorlardı.  Dudakları arasında görünen çatallı dili uzadıkça uzadı;  genç kadının kollarını, bacaklarını baştan aşağı adeta zincirledi.  Odayı yoğun bir sis kapladı.   Adamın zevkten çıkardığı iniltiler arasında sadece kadının yardım isteyen elini görüyordum. Bağırmak istiyordum ama boğazımda çağıldayan sesler ağzımı açar açmaz ölüyorlardı. Yerimden kalkıp elini tutmak istedim. Oturduğum yere çivilenmiştim sanki. Sesi olmayan imdat çağrımı kimselere duyuramadım.  Çaresiz eli de bir türlü tutamadım.  Ağlamaya başladım. Sesler gitti, ninni sustu, sis yavaş yavaş geriledi. Odada yalnız artık uyumaya başlayan küçük kız kalmıştı. Bez bebeği ninniye kaldığı yerden devam etti.  “Tıpış tıpış yürüsün ninni…”

Çöp kutusunun yanında toplanmış birkaç mahalleli ile bizim yönetici yine bir şeyler kaynatıyorlardı.  Ceku’dan ölesiye korktukları için biraz uzaklaşmayı düşündüğüm anda seslerini yükselttiler. “Başına böyle bir şey geleceği belliydi.” Kaşlarım çatıldı. “Hem de çocuğunun yanında mı? Bir bağıramamış mı?” Vücudumda dolaşan tüm kan başıma hücum etti. “Çok açık giyiniyordu. O kadar güzel olursan kendini saklamalısın!”  Kalbim deli gibi atmaya başladı. “Hırsız evden bir şey çalmış mı bari?” “Ben olsam bir bağırırdım, ta Fizân’da duyulurdu. Namus bu, başka şeye benzemez!”   Yalnız göz aşinalığım olan bunca insan şimdi bana mahalle hapishanesinin zalim gardiyanları gibi görünüyorlardı. Titreyen parmaklarımla, oğlumun elini ve Ceku’nun tasmasının sapını sıktım, sıktım. Oğlumun canı acımış olmalı ki ağlamaya başladı. Tüm bakışlar üzerime çevrildi.  İçlerinden biri konuşmak için laf attı. Baş selamıyla geçiştirip, yanlarından uzaklaştım.   Yine hiçbir şey söyleyemeyecek miydim? Rüyaları sonsuza dek çalınan genç kadının yardım isteyen eli zihnimden bir saniye olsun çıkmadan, sessizce yanlarından uzaklaştım.  

Ceku eve dönmek istemiyor, oğlumsa hiç durmadan ağlıyordu. İkisiyle de ama en çok kendimle uğraşarak oturduğu apartmana doğru yürüdüm.  Ziline bastım. Bir daha,  bir daha. Kapı duvardı. Girişteki manikürcüye sordum, dün geç vakit taşındığını söyledi. Cep telefonunu da bilmiyordu. Geç kalmıştım.

Çöp kutusuna doğru yürüdüm.  Tasmanın ipini gevşettim. Kuyruğunu heyecanla sallayan küçümene kalabalığı göstererek “Hadi kızım!” dedim. Ceku üzerlerine doğru koşmaya başladı. Korkuyla bağırarak çil yavrusu gibi dağıldılar. İçlerinden birisi çöp kutusuna çarpıp, devirdi. Mahallenin katlanılmaz karanlığı yerini bir anda panayır renklerine bırakmıştı. Havuçlar, domates kabuklarıyla dans ediyor; kahverengi, sarı lekelerle dolu tuvalet kâğıtları kaçışanların ayaklarına dolanıyordu.  Ceku oyun oynadığını sanarak sağa sola neşeyle koşturuyor, oğlum bu manzaraya kahkahalarla gülüyordu. Bense geç kalmanın insanı yiyip bitiren pişmanlığını telafi etmek için bu karanlık bekçilerinin yüzüne yapacağım konuşmaya hazırlanıyordum.

Gülayşen Erayda