Sırça köşküm olmadı hiç öyle pamuklara falan da sarılmadım

Saçlarımı kimse okşamadı, nedensiz

Kimsenin omzuna yatıp ağlamadım

Yükümü kimseye veremedim

Hayatımın özeti; cam kırıkları

Onların arasından bakıyorum zifir karanlık göğe

Çook uzakta belli belirsiz bir ışık

Beni ayakta tutan

Cılız, şaşaasız fakat dayanıklı, inatçı, uzun süre sönmeyecek bir ışık

İlkokul beş falandı yanılmıyorsam, ödevimiz ‘Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş’ atasözünü açıklamaktı. Defterime özene bezene yazdığım, ağdalı, süslü vatansever kelimelerle bezediğim kompozisyon Yüksel öğretmenim tarafından çok beğenilmişti. “Annen imlaları düzeltsin panoya asarız demişti.” Yüksel öğretmenin beğenisini kazanmak kolay mıydı? Aksi, nemrut, mükemmeliyetçi bir kadındı. O yıllarda kadınların çoğu erkek adı taşırdı. Cumhuriyetin ilk yıllarında doğmuş bu erkek adlı kadınların çoğu öğretmendi. Suat Hanım, Yüksel Hanım, Armağan Hanım ve annem Özcan Hanım hepsi de okulumuzda öğretmendiler.

Okuldan eve döndüğümüzde anneme kompozisyonumu okumaya başladım, bunun için epey çaba harcıyor, annemin peşi sıra dolaşıyordum. Annem sabah acele ile çıkarken toplayamadığı kahvaltı masasını ve yataklarımızı toplarken; kömürlüğe inip kömür kırarken, onu kovalarla eve çıkartırken; sobadaki külü elerken; sobayı tutuşturmaya çalışırken; alışveriş torbasını boşaltırken; yemek yaparken; bulaşıkları yıkarken; evi süpürürken; meslektaşı babam okuldan çıkışta uğradığı dernekten yorgun argın eve döndüğünde terliklerini ona uzatırken; onun yıpranmış ceketini itina ile asarken; pijamalarını ona getirirken; çıkardığı pis kokulu çoraplarını banyoya taşırken; sofrayı kurarken; ben gururla ve bitmek bilmeyen metaforlarla altın kafesi kötülüyordum.

Bütün aile yemek masasına birlikte oturur ve o gün neler yaptığımız anlatırdık. Sonunda mutlaka bir kavga patlak verir, yemek burnumuzdan gelirdi. Annem o günkü başarımı anlattığında, babam “sırça köşklerde otururlar sonra da çocuklara aman vatan yaman vatan oh ne ala muallâ” deyiverdi. Annemin suratı asıldı, karşı taarruza geçecekti ki “Sırça ne demek?” diye araya girdim. Sırça demek cam demekmiş. Aklıma yılbaşı temalı içinde kar yağan cam küreler geldi.

Bir süre sus pus yemeğimizi yemeye devam ettik.

Annem; “Utandım bugün öğretmenler odasında, herkesin çizmesi vardı. Aybaşında alayım mı?”

Yemek masasının karşısındaki ayakkabılıkta parlatılmış çizmelerimin yanında duran annemin eski ve yıpranmış ayakkabılarına gözüm takıldı.

“Çizmesiz öğretmen bir ben kaldım”

Babam duymazdan geldi. Sonra başladı, söylenmeye “Kime hava atacaksın? Kime beğendireceksin kendini?”

“Ne ilgisi var, yürüdüğüm yollar balçık, okula varıncaya kadar çamur tepeme çıkıyor”

“Sen de doğru yürü, kıvırtacağım diye üstünü başını çamur etme, benim bir yerim çamur oluyor mu aynı yoldan yürüyoruz.”

“Tamam, vazgeçtim yalın ayak giderim ben”

“Ya hatun, neyle alacağız ayın sonunu zor getiriyoruz. Hep boğaz hep boğaz her gün köfte yiyeceğine boğazından kes o zaman…”

Annemin tabağına bakıyorum 3-4 zavallı büzüşmüş, kuru köfte, birkaç patates, bir kaşık pilav benim ve ağabeylerim ki gibi tıka basa bir tabak değil. Ben doydum diyorum tabağımdakileri annemin tabağına aktarmaya çalışıyorum, ikisi birden bana bağırıyor “Bitir tabağını, kuş kadar yiyorsun, kemiklerin sayılıyor” “Doydum” “Ayran ile kaktır” diyor annem ve ayran bardağını elime tutuşturuyor.

Bardak çok ince sırça köşkün duvarları ancak bu incelikte olur. Elimden gelse annemi sırça köşke koyar anahtarını da denize atardım, babamı almazdım köşke onun yerine Hulusi Kentmen gibi zengin bir koca alırdım anneme, öyle öğretmenlik falan da yaptırmazdım. Ojeli tırnakları, bakımlı elleri, yüksek topuklu çizmeleri, kürk mantosu ile hayal ettim annemi… Ne güzel bir kadındı benim annem. Film artistlerinden bile güzeldi.

“Hadi oyalanma yut şu lokmayı. Ayranı bile bekletiyor ağzında”

Çizme, para, köfte, para, çamur, sırça demek cam demek, imla, altın kafes, Hulusi, oje, kadın, para…

Bardağın ince camını ısırıyorum, ısırıyorum, bardak kırılıyor ağzıma batıyor camlar.

“Salak” diyorlar.

Annem ağzımı açıyor bakıyor, neyse ki çok önemli bir şeyim yok.

“Kavga çıkarma şu çocuğun yanında” diyor, babam.

“Salak o, kendi âleminde” diyor ağabeylerim, “cam yenir mi salak”

Ayşenur Baran