Geyre okuldan heyecanla döndü, “Anne müjdeli haberlerim var!” diyerek önüme siyah beyaz  fotoğraflar attı. Ara Güler’in Geyre’de çektiği fotoğraflarmış. Yaşı sekseni bulan anam benden meraklı, “Ne haberi, ne haberi, onlar da ne?” diye seslendi. “Ne olacak işte, taş toprak resmi!” dedim. 

Kızım söylendi, “Siz öyle zannedin, bırakıp gelmişsiniz buraya, estetiğin ve güzelliğin tanrıçası Afrodit’in kenti, Afrodisyas burası,”

“Deme öyle kızım,” dedim.  “Anam hasta olmasa da anlatsa; bizimkiler, 1957 depremi olduğunda zor günler geçirmişler.  Dört yıl sonra Geyre’nin, ören yerine kurulmuş olduğunu öğrenmişler. Sonra kazı yapılacağı için köylüleri başka yere taşınmaya mecbur etmişler.” 

Kızımın, “Anne, Afrodisyas şu anda dünya gündeminde, basında her gün haber var,” demesiyle geçmişe döndüm yavaş yavaş. Ellerim titreyip, serçe parmağım istemsizce ileri geri hareket ediyordu. 

“Dinle beni, o günlerde Almanya Türkiye’den işçi alıyormuş.  Babam her şeyi geride bırakıp gitmiş. İlk yıllar Almanya’da sokak sokak eski giysi toplamış. Maden ocağına işçi olarak girince bizi de yanına aldırdı. Anam da temizlik işlerinde çalıştı. Tam rahat etmeğe başlamıştık ki babamı maden kazasında kaybettik.”

Kızım ısrarla “Anne, kaçırılan Balıkçı heykeli, Ana tanrıça Afrodit tapınağı, Stadyum, Piskoposluk sarayı, Felsefe okulu, Sebasteion anıtı; bunları biliyor muydun?” diye sorunca, sesim kontrolsüz yükselmeğe başladı: “Karşı çıkmamıza rağmen arkeoloji bölümünde okuyorsun!” Ama o aldırmadan devam etti. “Anne, köyünüzden lahit ve heykeller çıkıyor!” İyice sinirlendim. “Anne deyip durma bana! Ben küçüktüm köyden ayrıldığımızda. Köyümüz belleğimde belirsizdi. Sadece çocukluğumdan bazı anları hatırlar gibi olurdum. Anam, sık sık bağdan bahçeden, akraba komşudan, örf adetlerden bahsedip durduğu için  duymak istemesem de belleğimin bir köşesine yazılırdı. Beni anlamıyorsun! Baban zor günlerimizde bizi bırakıp gitti. Sen bizim tesellimiz oldun, yıllarca üzerine titredik, artık büyüdün, meslek sahibi olmana az kaldı.” Kızım oturmuyor, elinde kalemi, parmaklarının arasında çeviriyor, bazen de masanın üzerine vurup tık tık sesler çıkarttırıyordu. Sonra hareketleri yavaşladı, sakinleşti. 

“Benim hayalim Almanya’da işe girdikten sonra, Geyre’deki kazı çalışmalarına katılmak, orada toprak altında yatan medeniyetin gün ışığına çıkmasına katkıda bulunmak. Höyüklerin üzerine köy inşa edilmesin, geçmişimiz talan edilmesin istiyorum,” dedi.

Kendimi çaresiz hissediyordum. Boşandığım eşimin, Alman kadınla evlenmesinden sonra kızımla aramıza sanki dağlar girmişti. Hırçınlaşmış, dediğim dedik olmuştu. Odasına çekildiğinde yere saçılan fotoğrafları topladım. Ne göreyim; içlerinden biri, Geyre’deki çocukluğum değil mi! İnanamadım! Anama gösterdim. Elimden alıp “Taşımız toprağımız, köyümüz Geyre, senin resmin yavrum,” deyip resmi öptü. Hüzünle karışık içime sevinç doldu, gözyaşlarımı tutamadım. Anamla birbirimize sarılarak köyün özlemini dindirmeye çalıştık. Sonra fotoğraf elimde yatağıma yattım.İçimden geçen ses, “taş, toprak!” diye tekrarlarken gözlerimin önüne, taş evlerimiz, verimli toprağımız, bağ bahçemiz geldi. Geçmiş acıyla çöreklendi içime. Bir an, odamda taş duvar, etrafında çalı çırpı belirdi. Büyük, ahşap iki kanatlı bir kapının arasında, elimde somun ekmekle duruyordum. Aniden önümde insanlar koşuşturmaya başladı. Taşlar bembeyaz oldu, ağaç dalları, çırpılar yeşillendi. Gökyüzünün gri rengiyle bütünleşti ve güneşin kızıllığı sızdı. Üzerinde kabartma olan mermer lahitin etrafına eşekler, selelere doldurulmuş üzümlerle geldiler. Anamla babam üzümleri lahite doldurarak yalın ayak içine girdiler. Beni de aldılar yanlarına. Ayaklarım çıplak, babamın verdiği üzüm salkımını yerken, oynadım zevkle. Üzümün suyu çıktıkça tepiniyordum içinde. Şap, şap şap! Babam, “Kızım üzüm suyu şıra olacak, şarap yapacağız, kaynatıp pekmez yapacağız,” dedi. Sonra komşular geldi,  Diyonisos dedikleri şarap tanrısından masallar anlattılar. Ayinlerin kırlarda, kent dışında, ormanlık dağlık alanlarda yapılışını, cinlerin, perilerin şarap için çılgınca dans ettikleri, seviştiklerinden bahsettiler. Şarap tanrısı için ben de dans etmeye başladım. Gözlerimi açtığımda kan ter içindeydim. Şaşkındım ama içimi sevinç bürümüştü. Aynaya baktım, gülümsüyordum.  

Gün geçtikçe kızımın getirdiği fotoğrafların içinde anam kayboldu sanki. Artık Geyre’de olduğunu sanıyor, “Stadyuma, düğün yerine, teyzemlere, Pekmeztepe’ye  gidelim,” diyordu. Kızım evde olduğunda seslenip “Beni torunum götürür, sen taş, toprak de!” diye bana sitem etmeye başladı. Kızım anama sarılıp öper “Söz veriyorum, okulu bitirip, işe girdiğimde…” diye coşkuyla tekrarlardı.  O gün dünyalar anamın olurdu. Ben de köydeki çocukluk fotoğrafımı gördükten sonra her gün gizli gizli diğer fotoğraflara da bakmaya başladım. Özellikle mermer oturaklar üzerinde çeşit çeşit oyunlar çizili olduğu ve benim dokuztaş oynamayı sevdiğim yer olan stadyumla, şeker versinler diye peşinde dolandığımız çalgıların olduğu düğün fotoğrafına… 

Kızım mezuniyet törenlerinden sonra Almanya’da işe girdi. Kazı işleriyle ilgili bölümde çalışması bizi sevindirdi. Fırsat bulduğunda kitap dergi okur, fotoğraf toplar, belgesel seyrederdi. Kızımla çekişmelerimiz hala sürerken, köyümüz Geyre’deki taşın toprağın kıymetini daha iyi anlamaya başladım. Anamın anıları, kızımın anlattıkları ile öğrendiklerim her gece rüyalarıma girer oldu. Fakat kızımın Geyre’yi, ülkemizi bu kadar sahiplenmesi, konunun üzerine aşırı düşmesi beni korkutuyordu.

Bir gün sevinç içinde, çığlıklar atarak eve girdi. “Anne, anneanne!” deyip kucakladı bizi. Önce konuşamıyordu. Ne olduğunu anlamadan sarıldık birbirimize, yumak olduk. Sonra heyacanlı bir sesle, “Afrodisyas’ta kazı için görevlendirildim!” demesin mi… Anam, “Geyre, köyüm!” diye sevinirken ben de hiç olmadığı kadar orayı görme arzusu duydum.

Kızımın sürdüğü araba ile yola çıktık. Aydın’a geldiğimizde, gözlerim  Geyre tabelasını aradı durdu.  Tetrapylon Kapısı yazan yerden içeri girmeden önce arabayı park etmek istedik. Ücretini istediler. Anam, “Geyre misafirperver köydür, ne parası!” diye söylendi.  Kızım “Anne geldik, Afrodisyas!” diye çığlık attı. Benimse dokuztaş oynamak geldi içimden…​

Muhsin Başaldı