Okuldan çıkar çıkmaz soluğu işyerinde aldı. Aceleyle formasını çıkardı. Önünde ve arkasında büyük harflerle, çalıştığı yerin isminin yazılı olduğu gömleği ve yine iş yerine ait bir sürü reklamla dolu eteğini hızla giydi. Başına şapkasını geçirdiğinde göreve çıkmaya hazır olduğunu düşündü. Aynaya göz ucuyla baktı. Başından aşağıya boy gösteren reklamların yapay renklerinin arasında kendini göremiyor gibiydi. Yüzünün solgunluğunu örtmek için ucuzluktan aldığı allıkla yanaklarına renk verdi. Poşetleri ağzına kadar mantar panoyla doldurdu. İkiye böldüğü ağırlıkla başa çıkıp çıkamayacağını denemek için kollatını tüm gücüyle yukarı kaldırdı . Omuzlarına binen yük her zamankinden daha fazlaydı. Bunca ağırlıkla yürümenin hiç kolay olmayacağını düşündü. Mantar panolardan birkaç tanesini satamazsa o ay hiç para kazanamayacaktı. Bu düşüncenin peşi sıra eğer satarsa elde edeceği ek kazanç aklına düştüğünde, kollarına her zamankinden daha fazla güç geldiğini hissetti.

İrili, ufaklı iş yerleriyle dolu caddeye saptı. Yürüdü, yürüdü. Girdiği her iş yerinden derdini anlatamadan kapı dışarı edildi. Taşıdığı yük iki kat artmış gibi geliyordu. Son bir umutla belki de umutsuz, ismi Kairos olan şirketin ziline bastı. Sekreter onu daha önce hiç tanık olmadığı bir nezaketle karşıladı. Bir şeyler içip içmeyeceğini bile sordu. Kendini gösterilen koltuğa bırakırken ağır yükün altında ezilen ellerinin, kollarının bir yürek gibi attığını duyumsadı. Yorgunluğu umutsuzlukla birleşmiş, yetkiliyle görüşebilse bile hiçbir şey konuşamayacağını düşünüyordu. Ezberlediği onca ürün tanıtım cümlesi zihninden silinmiş gibi geliyordu. İçeriye beklendiğini duyunca kendine geldi. Yarı açık kapıdan ürkek adımlarla girerken odanın çok ferah olduğunu düşündü. Poşetleri yere bıraktı. Masasında oturan adam ayağa kalkarak onunla tokalaştı. Başının arka kısmındaki saçlar tamamen kazınmıştı. Saç niyetine alnına düşen perçemden başka bir şey görünmüyordu. Genç adam tebessümlü bir bakışla halini hatırını sorduktan sonra onu dinlediğini söyledi. Pazarlamacı; adamın alışık olmadığı nezaket dolu davranışları ve sıradışı görünümü karşısında afallamış, neler olduğunu anlamaya çabalıyordu. Resim öğretmeninin götürdüğü Picasso sergisinde izlediği tüm tablolar, gözünün önünden hızlı hızlı geçiyorlardı. Kendini şiir okumaya çıkan bir çocuk gibi heyecanlı hissediyordu. Unuttuğunu sandığı tüm cümleler ezberinden canlanmış, dilinden su gibi akmaya başlamışlardı. Adam büyük bir ciddiyetle onu dinliyor, zaman zaman anladığını gösteren baş hareketleriyle onaylıyordu. Mantar panoların yararlarını çok iyi anlatmalıydı. Yaşamında hiçbir şeyin daha önce bu kadar iyi gitmediğini düşündükçe coşkusu artıyor, bu anın hakkını verebilmek için sözlüğüne yeni kelimeler bile ekliyordu. Ürün tanıtımının yarısına geldiğinde adamın el hareketiyle sustu. Demek buraya kadardı. Varsın, mantar panoların hiç birini almasın diye düşündü. Onun sunduğu bu fırsat yaşamı boyunca unutamayacakları arasında çoktan yerini almıştı. Poşetleri tekrar kavradı. Birkaç tanesini satmış gibi hissetmesi ne tuhaf şeydi.

İyi günler diledi. Arkasını dönüp gideceği sırada adam elindekilerin hepsini aldığını söyledi. Duyduklarına inanmakla inanmamak arasında kaldı. Odanın içi güneş doğmuş gibi ışıldadı. Yanakları yanmaya başladı. Elinde tuttuğu bir tomar paranın sevinciyle, uçarcasına çıktı. İşyerinde, o ayın elemanı seçildi. Aldığı ikramiyeyle ayaklarını vurmayan bir ayakkabı satın aldı.

Genç adamın ismini öğrenmemişti . Böylece ona “Kairos” dedi. Açtığı her yeni kapıda hep onu aradı. Bir daha onunla karşılaşamadı.

Koştu, yaşam yolunda durmadan koştu. Ayakkabısı ayağını vuranları sevdi. Ucuz allık kullananları da. Çok rahat bir ayakkabısı olsa da- ayağını vuran ayakkabıyla yürümek zorunda olanları- anlayabilenleri sevdi. Çocukları çok çok sevdi. Savaşlar gördü, yıkımlar. Ağladı, ağladı. Ölen çocukların her birinde kendinden de bir şeyler öldü.

Guernica’nın önünde durdu. Resme uzun uzun baktı. Gerçeği anlatmanın ne kadar çok yolu olduğunu düşündü. Pazarlamacılık günlerinde taşıdığı onca ağırlık yüreğinin içine çöreklenmişti.

Tam da Kairos’un görünme zamanı değil miydi?

Gülayşen Erayda