Çalakaşık yiyordu. Yanından geçtiğimi fark etmedi bile. Acele ettim, yoksa kaçıracaktım. Sık sık giderim tuvalete. “Yaştan” diyor doktor. Kaslarım mı gevşemiş ne… İşte böyle, tuvaletler üst katlarda olunca yetişmek bir yana merdivenler yüzünden bir de dizlerimin ağrısı ekleniyor. Onlara da ameliyat dendi ama şimdilik idare ediyorum.

Tuvaletten çıkışta biraz daha dikkatli baktım. Kara yağız bir adamdı. Hani sırım gibi derler ya işte onlardan. Geniş omuzlu. Kaşları bıyıkları kadar gür ve kara. Burnunun sağ yanında kocaman bir ben, onun simetrisinde de bir kesik izi hemen göze çarpıyordu. Üstündeki giysilerden kebapçıda çalışan bir eleman olduğu belliydi. Ben dönene kadar koca tabağı bitirmiş, eli kadar bir ekmekle sıyırıyordu. Salçayı sevdiğini anladım. “Afiyet olsun” dedim. Beni görünce şaşırdı. Toparlanır gibi oldu. Sağ ol teyze dedi. Birden tikim başladı. Sinirlenince hep böyle olur. Alt dudağımın sol yanı atmaya başlar. Tikli Nezahat der bana bizim kızlar aralarında. Yüzüme söyleyemezler. Ne de olsa hepsinin çıkarı var. Her hafta onları yemeğe götüren kim, geziye götüren kim? Hatta on iki kız Malta Adası’na gittik geçen yaz. Hepsinin parasını ben çektim. “Kızlar!” deyince sustalı maymun gibi olurlar. Allah razı olsun kocamdan, paşa dedelerinden. Gel de kadere inanma. Biraz geç kalsaydı Kasımpaşa’da bakkal Niyazi’ye vereceklerdi beni. Ömür boyu fakir kalacaktım. Kocamı sevmedim ama hiç olmazsa zengindi. Ben de Türkan Şoray gibiydim gençliğimde…

Dikkat etmemiştim. “Ne yedin?” diye sordum. Böyle bir kebapçıda ne yenirdi benimki de soru muydu şimdi.

-Makarna. Her günkü gibi.

-Nasıl yani?

-Böyle işte. Yavaşça yerinden kalktı, “İşe başlamalıyım. Patron kızar şimdi.”

Boş tabağı bana gösterirken merdivenlere hamle yaptı. “Peki öyleyse,” deyip ardından seğirttim ama yetişemeyeceğimi anlayınca seslendim.

-Merak ettim, her gün makarna yenir mi?

Yanıt vermedi. Merdivenleri zorlanarak indim. Masaları temizlemeye başlamıştı, yanına yaklaştım.

-Akşam kaçta çıkıyorsun? Bir yerde oturalım da şu makarna işini anlat bakalım. Ha sahi adın ne senin?

-Dokuz buçukta paydos ediyorum Süleyman benim adım teyze.

Hay teyze kadar başına taş düşsün diyecektim ki kıyamadım. O da diğerleri gibi alışacak dedim içimden. Eli mahkûm…

Dokuzda kebapçıdaydım. Süleyman’ı çağırıp bir orta kahve söyledim. Zavallı durmadan koşturuyor, yapmadığı iş kalmıyordu. Dokuz buçukta yanıma geldi. Giysilerini değiştirmiş, saçını başını yıkayıp taramıştı. Komi giysilerini üstünden atmak, onu bir kat daha güçlü göstermişti. Tam “Teyze” diye söze başlayacaktı ki “Adım Nezahat. Sen de Nezahat de bana” dedim. Kebapçıdan ayrı ayrı çıksak iyi olurmuş, patron görürse kızarmış falan filan…

Tamam dedim, köşedeki kafede bekliyorum seni. “O kafe olmaz!” dedi. Yine patronunu öne sürdü. “O zaman iki sokak ötedeki işkembeciye gel” deyip çıktım. Kalıbına yakışmayan cılız bir “Tamam” duydum ardımdan.

Geldi. Önce makarnayı sordum. Patronu bunları gariban bulmuş. O kadar et, o kadar iştah kabartan yemekler, kokular arasında sadece öğlen yemeği veriyormuş. O da bir tabak salçalı makarna ile yarım ekmek. Şivesinden doğulu olduğunu anlamıştım zaten. Bir bodrumda altı arkadaş kalıyorlarmış. İstanbul’un bitmeyen söylencesine kanmış da gelmiş. Gelmiş ki altınlığından vazgeç, her yer taş, beton! Bir süre inşaatlarda çalışmış. Sonra kebapçıya girmiş. Sigortası düşük primden ödeniyormuş. Köyde dursam ne iş tutardım sanki diye yıllardır hem kendini hem İstanbul’u avutmuş. Sevdiği bir kız varmış ama bir türlü vermemişler ona. Tikim rahat durmuyordu işte yine.

Bol sarımsaklı, sirkeli iki kâse işkembeyi mideye indirirken bunları anlatıyordu. Patronu olacak adama bayağı sinirlendim. Tamam, döner, kebap vermez çalışanına ama doğru dürüst bir kap yemek verebilir, bu onun hakkı, her gün makarna da neymiş. Vicdansızlar! Benim bildiğim bu açtıkları üçüncü şube, üstelik onlar da doğulu. Halden anlayacaklarına dünya kadar para kazanırken sen tut çalışanını mağdur et. İşkembenin ardından ısmarladığım kokoreci de büyük bir iştahla midesine indirirken akşam yemeği olarak yine ya makarna ya da bulgur pilavı yediklerini öğreniyorum. Para biriktirmeye çalışıyormuş. Sevdiği kızı başkasına verirlerse yaşayamazmış. Bugün bu üçüncü tik atağım…

“Sen niye yemiyorsun teyze?” diyecekti ki büyük bir ustalıkla ağzının içinde teyze sözcüğünü yuvarlayarak Nezahat’e çevirdi. “Ha şöyle!” dedim. Ardından iki kâse zerde yedi. İlk kez yiyormuş. Güya sevmemiş. “Söylesen” dedim. Yarın karşısına geçip, benim maaşım niye asgari ücretten düşük, niye her gün makarna yiyorum, niye siz bu kadar kazanırken biz hakkımız olanı alamıyoruz diye sorular sorsan? Diklenseydi patrona şöyle bir, ne güzel olurdu, var mıydı İstanbul’a sığınmış garibanın hakkını yiyip şube ardına şube eklemek?

“Böyle bir şey yapmak ister misin?” diye sorunca heyecanlandı, gözleri parladı. Nasıl istemem dedi coşkuyla sonra omuzları birdenbire çöktü, hüzünle: “Sen ne diyorsun Nezahat, anında atar beni patron” diye fısıldadı.

Niyetimi anlatmanın tam zamanıydı. Ne yapayım, kendime engel olamıyorum. Elini tuttum avuçlarımın arasına aldım.” Yarın sabah gidip patrona ana avrat küfür bile edebilirsin istersen dedim. Artık o bodrum katına dönmene de gerek yok!”

Benim de hakkımdı mutlu olmak…Varoşta büyümüştüm. Varlıklı olsa bile sevmediğim bir adamın yıllarca kahrını çekmek kolay mıydı? Süleyman da bana rastlamıştı işte. Benim gibi o da büyük şehirden hakkı olanı alacaktı. Ben sadece aracıydım…

Sevgi Ünal