Bir kaybın peşinde bir aile ve ailenin oğlu, Can… Can’ın peşinde şiir ve şiirin peşinde Can. Şiirle hayat arasındaki en kısa mesafe, nedir, nerededir? “An” dan şiir çıkaran emekle, şairanelik arasındaki mesafe? “Dış dünya” kıyıp geçirirken, poetikalar nasıl konuşur, bizimle ve birbirleriyle? Yoksa “bunlar” beyhude mi?

Barış Bıçakçı’nın yüz doksan dört sayfalık son romanının arka kapağında böyle yazıyor. Herhangi bir kitabı elime alır almaz gayrı ihtiyari göz attığım ilk yer. Bu tanıtım yazısını, açıldıkça genişleyip uzayarak birkaç kocaman kazak örülebilecek yoğunlukta bir yün yumağı gibi hissediyorum nedense… Aklıma, yazarın okuduğum ilk kısa öyküsü geliyor hemen. On yıl kadar önceydi, Notos’un yaratıcı yazarlık atölyesine heyecanla adım atmıştım. İlk öykü çalışmamız olacak metin bir hafta öncesinden hepimizin elektronik posta adreslerine yollanmıştı: “Yaz Gecesi Gökyüzü”/Barış Bıçakçı.

O güne kadar telif veya çeviri rastgele pek çok kısa hikâye okumuştum okumasına ama hepsi okurun merakını gideren bir son ile bitiyordu. Oysa bu metin yarım kalmıştı, son diye bir şey olmalıydı değil mi? Hayda! Neden böyle pat diye kesildi? Neyse dedim, Word dosyasında yeniyim, ilk defa kullanıyorum, teknik bir hatadan olsa gerek. Derste, hocamız Semih Bey’e öykünün sonu bende gözükmüyor, ekleyeyim hemen deyince, durdu baktı ve güldü. Bu bir ‘durum öyküsü’ dedi. Çok garip geldi bana. Beğenmedim. Hatta bu genç yazarlar biraz şımarık diye düşünmedim değil. O gün bilemezdim ki Barış Bıçakçı’nın, en sevdiğim yazarlardan bir olacağını, satırlarının altını çize çize okuyacağımı, notlar alacağımı ve geçen yıllar içerisinde kitaplarını başucumdan ayırmayacak kadar önemli bulacağımı…

TARİHİ KIRINTILAR, pek çok şairi ve poetikalarını anlatan bir kitabın yazılış sürecini kısa bölümler halinde ve zaman kaymalarıyla aktarıyor. Günün moda tabiriyle, okunması kolay. (gibi görünüyor)

Can Aladağ adlı ana anlatıcımızın, ablası Meral’i ararken geçirdiği değişimlerin; büyüme, ergenlik ve sonrasının hikâyesi diyelim. Yazarın ablası Meral 1992 yılının Aralık ayında, kırçıllı kumaştan uzun paltosu olan bir şaire âşık oluyor ve evi terk ediyor. Bir gece ailece oturup babaannelerinin anılarını dinlerken Meral aniden ayağa kalkıp, “Neler almalıyım yanıma?” diye soruyor ve sonra alelacele hazırlanıp çıkıyor. Can pencereye koşuyor, ablası Meral’in, elinde çantasıyla koşarak, paltolu bir şaire doğru gittiğini görüyor.

Takip eden bölümde 2014 yılındayız. Can, bir gazetenin kültür sanat editörü. Bir dizi şairle söyleşi yapıp bunları birer hikâye haline getirmeyi ve şairlerin isimlerini gizleyerek bunu yayımlamayı tasarlıyor. İsimsiz şairlerin anlattığı hikâyelerden oluşan bir kitap olacak. Neden böyle tuhaf bir işe kalkıştığını soranlara, “üst üste bindireceği kimliksiz portrelerden tek bir şair portresine, bir şair kimliğine ulaşmayı amaçladığını” söylüyor. Ablasının izini bulabilecek mi? Bu gerilimi kitabın sonuna kadar okura hissettiriyor. Okur, bir an önce Meral’i bulmasını ve neden öyle aniden evden kaçtığını o şairde ne bulduğunu onunla neler yaşadığını tutkuyla öğrenmek istiyor.

Kitaptaki şairler, yurdun dört bir yanında farklı süreçlerden geçmiş insanlar. Her birinin hikâyesi yakın tarihimizin hikâyesi aynı zamanda. Toplumsal tarihimizin kırılma noktaları. Neler yok ki; Kürt esnafın dükkanlarının yağmalanmasından, linç tehditlerinden, 12 Eylül işkencelerinden, sahile vuran isimsiz cesetler, Dört Ayaklı Minare ve dibinde kurşunlananlar, kapıları kırmızı boya ile işaretlenip ötekileştirilenler, çarçabuk ve gerekçesiz ‘terörist’ ilan edilenler, Suriye, Irak, Afgan ölülerin kurumuş cesetleri. Abdi İpekçi Parkındaki Irak’ta ‘Savaşa Hayır’ mitingi, Diyarbakır, Sur, yanlışlıkla terörist diye katledilenler, bombalar, silahlar, travmalar, tutuklu gazeteciler, yıkımlar… Kabuğuna çekilmiş şairler kendi hikâyelerinde yaşatıyorlar yakın geçmişi. Kitap seksenlerden günümüze doğru gelen travmalar treninin yakıcı rüzgârını da beraberinde getirip ‘Bugün’ adlı istasyonunda kısa bir mola veriyor sanki.

Yazar, şiiri ve şairleri ana kahraman olarak alırken diğer sanatları da görmezden gelmemiş; tiyatro, sinema, resim, edebî metinlere, müziğe göndermeler yapıyor. Okumayı kesip söz konusu eserin görseline ya da müziğe dönme gereksinimi duyuyor okur. Bu da okuma zevkini ikiye katlıyor. Cyrano de Bergerac ve fırıncı arkadaşı Ragueneau, Solaris (film değil metin olarak), ressam Chagall, şair Edip Cansever, Kilimanjaro’nun Karları ile Hamingway,Kaçkar’ların bulut ve şelâleden oluşan görselleri, Rammestein’in müziği, Peyk grubunun parçaları, seksenlerin Modern Talking’i ve ünlü şarkısı: Şeri şeri Leydi, Williams’ın kısa oyunları.

Şiir ve Şairi ana kahraman olarak alıyor demiştim; şu alıntıyı paylaşmadan edemeyeceğim:

“… Şair, mutfak masasındaki kırıntıları avcunda toplarken sabahı, öğleni, akşamı, masada oturanların geçmişini toplar.

Pencerenin önüne serper sonra onları.

Yakın tarihimizi en iyi serçeler biliyor.”

Tarihin Kırıntıları’nı var eden tüm şairlere ve şiirle kendini ifade etmekten yılmayan yüce gönüllü insanlara adanmış bir kitap.

Gönül Jilani