O gün yataktan her sabahkinden erken kalktı. Gece boyunca gözüne damla uyku girmemiş, yatakta her dönüşünde kafasındaki düşüncenin yalnızca yer değiştirmesini takip etmekle bir yere varamayacağını anlayıp başka bir hayale sarılmaya çalışmış, yastıkla farklı yönlerdeki buluşmalarında düşlediği imge zihnine daha da güçlü hücum etmişti. Tiyatro topluluğunun yaşadıkları yere geleceği; el ilanları, duvarı boydan boya kaplayan afiş -Kınalı Melahat oturduğu evin yan duvarının ziftle sıvanmış kara yüzeyini örttüğü için gösteri bittikten sonra da muhtara orada kalması için yalvar yakar olmuştu- ve muhtarın önemli kişiler geldiği zamanlar yapmayı adet haline getirdiği üzere bu defa da bir tiyatro topluluğunun yörelerini şereflendireceğini ev ev gezerek duyurma ritüeli, merakın artmasına yol açmıştı. Vasisdas Huriye de evlerinin duvarını bu afişle kaplamak istediyse de ellerinde tek afiş olduğundan bu hayali gerçekleşememişti.

Yaz tatilinin bitmek üzere, okula dönme zamanının geldi gelecek olmasından dolayı hissettiği tatlı heyecan tiyatro haberiyle iyice kabarmış, lisedeyken izleyip, çok beğendiği oyunla bir kez daha buluşabilecek olmanın heyecanıyla dolu bedeni, içinden söylediği şarkıyla birleşip çoktan dans etmeye başlamıştı. Üstelik tiyatro oyunundan sonra sahneye bir de sihirbaz çıkacaktı.

Oturduğu kahvaltı masası da coşkusuna eşlik ediyor, tabak, çanak ne varsa üstüne konulanları aksayan ayağıyla titretip titretip duruluyordu. Annesi ve ablasının onun tam aksine takındıkları sakin tavır sinirini bozuyor, nasıl olup da heyecanlanmadıklarını sordukça yanıt yerine aldığı alaycı gülüşmeleri canını daha da sıkıyordu.

Asiye Nasıl Kurtulur’u sahneleyecekler anne. Keşke siz de gelseydiniz.

– Asiye kim kız?

– Oyunda anlatılan kadın. Senin gibi, benim gibi.

– Ah benim deli kızım! Ne yapacak ki Asiye Hanım? Aş mı, ev mi dağıtacak bize oyunundan?

– Boşuna yorma kendini anne! Bizimki yine taktı bir şeylere kafayı. Tutturdu bir kere. Hem bilet parasını nereden bulacaksın?

– Biletimi aldım bile abla. Burs paramdan ayırdığım…

– İyi valla, biz el işi yapalım, temizliğe gidelim. Hanfendi tiyatrolara para yedirsin!

– Ama abla okuyorum ben. Hem burs paramı eve veriyorum aylık bağlandığından beri.

– Bak yine avkatlığı tuttu. Dil bir karış, abla, mabla deme bi daha!

– Yeter, kesin didişmeyi! Hadi herkes kahvaltısını bitirsin de masayı toplayalım. Yapacak çok iş var. Babasına benziyor tıpkı. Rahmetli de böyle acayip şeylerle uğraşır dururdu. Gitsin bakalım, ne bulacaksa? Kimle gideceksin bakayım?

– Melahat abla ve Huriye’yle.

– Hah! Şimdi sizin tiyatro da tamamlandı. Aferin kızım aferin, anlı şanlı avukatlık öğrencisi tiyatro yollarında.

– Biz de öğrenci olduk anne, ne eksiğimiz vardı ki? Buna çok yüz veriyorsun. Benden söylemesi, karışmam sonra…

– Sen de bi sus, ne öyle car car! Seni de okutmak istedim ama gönlün yoktu. Hakkını yiyemem, kafası iyi çalışır küçük kuzumun. Bu son senesi, hele bir avukat çıksın, unutur böyle beş para etmez şeylerle uğraşmayı.

Oyun saatini sabırsız bekleyişine öğle zamanının başrol oyuncusu güneşin yüzünü aşağı doğru döndürmeme inadı ekleniyor, ona kalsa batışını asla göremeyeceğini düşünüyordu. Sonunda gelen akşam serinliği yüreğine su serpmiş, tabakları hızlıca koyduğu masa ona sabahkinden de büyük bir coşkuyla karşılık vermişti. Yorgun emektar bir an başı dönüp, devrilecek gibi olsa da Rüya’nın desteğiyle zar zor ayakta kalabilmişti. Yemekten sonra bulaşıkları yıkarken ara sıra annesiyle ablasının konuşmalarına kulak veriyor, düşünceleri sık sık oyuna kayıyordu. Son tabağı durularken kapının çalan zilini duymasıyla açması bir oldu.

– Girsenize içeri kızlar.

– Yok, girmeyelim abla. Tiyatro birazdan başlayacak. Rüya’ yı almaya geldiydik.

– Kız Melahat, şu kınalarından kurtulamadın gittin. Yazık valla, yara olacak ellerin.

– Bi şey olmaz be abla. Muradım olacak bir gün. Dualarım kabul olacak. Murat’ıma kavuşacağım.

– İnşallah kızım, inşallah. Huriye makyaj mı yaptın sen?

– Yok abla, biraz ruj sürdüm. Ahmet Almanya’dan getirdiydi.

– Bir haller oluyor bizim kızlara, hadi hayırlısı!

– Çabuk olalım geç kalıyoruz. İyi akşamlar abla.

– Hadi size de. Rüya, oyun biter bitmez hemen eve!

– Ah anne! Zaten şuncacık yer. Eşikten saysan elli adım etmez. Hem kaç yıldır sizden uzakta yaşıyorum?

– Geç kalma dedim, o kadar!

Gösterinin yapılacağı salon çok küçük olmasına rağmen içeride onlardan başka kimseler görünmüyordu. Anlaşılan baştaki merak çabuk sönmüş yerini buralara özgü kayıtsızlığa bırakmıştı. Ön sıradaki iskemlelere oturdular. Hazır tülden yapılma perde yavaş yavaş açılırken, göz kırpan ışıklarıyla bitmek üzere olduğunu haber veren floresanlar da söndü. Artık yalnızca sahnedeki oyuncuları gösteren ışıklar devreye girmiş, seyirciler karanlık tarafta kalmıştı. Oyunun sonunda Rüya, selam veren oyuncuları coşkuyla alkışladı. Asiye onu yine düşündürmüş, ağlatmış, isyan ettirmişti. Melahat’le Huriye’nin ise canları sıkılmış olacak sahnede olanlardan çok konuştukları konuya dalmış gibiydiler. Son gösteri sırası sihirbazdaydı. Onlardan başka iki kişinin -deli Ekrem ve ipsiz Nuri oyun bitmek üzereyken yerlerini almışlardı- daha seyirci iskemlesinde oturduğu bıkkın, sıkıntılı tek tük alkış arasında siyah pelerini, siyah fötr şapkasıyla sihirbaz olduğu anlaşılan adam sahnenin ortasına doğru yürüdü. Yüzünü tamamen örten bir maske takmıştı. Şapkasının içinden tavşan, renk renk kurdele, hatta bir güvecin bile çıkaran sihirbaz, ardından iskemlelere dönerek yapacağı gösteri için gönüllü aradığını söyledi. Melahat ilk sıradaki yerini alırken, Huriye ikinci, Rüya da üçüncü oldu.

Melahat kınalı ellerini yumruk yaparak merdivene doğru yöneldi. Yaktığı kınaların avuç içlerinin gerçek rengini gizlemesinin üstünden uzun zaman geçmişti. Nişanlısı Murat para biriktirebilmek için amele olarak İstanbul’a gitti gideli, Melahat de yıllardır onun bir türlü biriktiremediği paranın kat be katını kınalara yatırarak ondan bir tür intikam alıyordu. Sihirbaz tersine çevirdiği şapkasını ona doğru uzattı. Diğer elinde tuttuğu değnekle şapkanın üstünde dairesel hareketler yaptıktan sonra içeride onu bekleyeni çıkartmasını söyledi. Parmaklarını soktuğu karanlıktan kırmızı bir gülle çıktı Kınalı. Hıdrellez’de tüm dileklerin ağacı olan çiçek, şimdi Melahat’in parmaklarının arasında onunkini gerçekleştirmek ister gibi ansızın belirmişti. Gülün, kınalı ellerin rengini gölgede bırakan parlak kırmızısı göz kamaştırıcıydı. Yeşil yaprakları, dalı, varlığını tehlikelerden koruyan dikenleriyle nasıl da bütün, zorbalığa eğilmediğini gösteren dik duruşuyla ne kadar da güçlüydü. Kınalı Melahat’in bekleyerek geçen günlerinin ispatı gibi katmerlenerek kendini aşağıya bırakan, bıraktıkça başka yollar açan her bir kırmızılık aynı zamanda ona bu günlerin geçeceğini de haber veriyordu. Tam ortasında gonca şeklinde yuvalanmış duran çiçeğin göbeği, Kınalı’nın el değmemiş saflıktaki ümitlerini gösterircesine taptazeydi.

Melahat tinsel bir anlam yüklediği çiçeği neredeyse başının üstünde bir yere koymuş dönerken, Huriye merdivenlere yöneldi. Ahmet’le davullu zurnalı evlenmişlerdi evlenmesine de aralarına Almanca girmişti. Almanya’da çalışan kocasına kavuşabilmesi için temel Almanca sınavını geçmesi gerekiyor, zar zor biriktirdiği paralarla gittiği kurslardan çok az şey öğreniyordu. En iyi belki de tek bildiği ‘Was ist das?’ ı olur olmaz her yerde kullandığından bu soru ona adeta ikinci ismi gibi yapışmıştı. Vasisdas Huriye sınavları bir türlü geçemiyor, kocası sabırsızlandıkça kafası daha da karışıyor, kendine çok yabancı bu dili nasıl öğreneceğini hesap edip duruyordu. Sihirbazın uzattığı şapkanın içinden ayçiçeği ile çıktı Huriye’nin eli. Bir Van Gogh tablosundan fırlamış, sarıyla turuncu renkleri yeniden bulunmuş gibi ona bakan güneşten de sıcak çiçeğin yapraklarının ince, ayrıcalıklı zarafetle salınımı ressamın fırçasından yeni çıkmışçasına umut sözü veriyordu. Merkezinde göze çarpan, kaynaşan karıncalar gibi kıpırtılı, müjdeli siyahlıklar Vasisdas Huriye’nin bundan sonra gireceği sınavdan geçeceğini söylüyordu.

Huriye elinde tuttuğu çiçeğin muhteşemliğine inanamıyormuşça yüksek sesle, Was ist das! Was ist das! kalıbıyla aşağı inerken, sahneye çıkma sırası Rüya’ya gelmişti. Sihirbazın yüzüne taktığı maskede gözler ve ağız için açılan boşluklardan başka bir işaret, desen göremiyor, karşısındaki yüzü olmayan adama baktıkça bakası geliyordu. Siyah şapkanın içinde aranan parmakları ipeksi bir yüzeyle kuşatılmış çiçekle buluştuğunda ne olduğunu tahmin edemeden hızla dışarı çekti. Tüm naifliğiyle az önce koparılmış gibi taze duran dört yapraklı yoncayla göz göze geldi. Bu görüntü onu hızla lise yıllarına çekip götürdü. Yatılı okuduğu okulda ona her zaman iyi davranan, yüreklendiren Vasıf hocası geldi aklına. Her yılın sonunda hediye ettiği kitaplar ve vermeyi âdet haline getirdiği dört yapraklı yoncası. Dört yapraklısı çok ender bulunan yoncayı öğretmeni nasıl oldu da her yıl ona getirmişti? O sıralar Vasıf hocanın dört yapraklı yonca yetiştiricisi olduğunu zannettiği geldi aklına, gülümsedi. Sahi, ne olmuştu Vasıf hocaya? Hapise girdiğini öğrendikten sonra onu ziyaret etmek hiç aklına gelmemişti. Kesinlikle haksızlık yapıldığını düşündüğü halde bu değerli insanı bir arayıp sormamıştı. Ders aralarında onları biraz olsun rahatlatmak için yaptığı illüzyon gösterilerini hatırladıkça, karşısında duran sihirbazın, çok sevdiği öğretmeni olabileceği ihtimalini düşündü, utandı. Öyle çok utandı ki yerin dibine girmek istedi. O maskeyi kendisinin çoktandır taktığını düşündü. Bu güzel insan her şeye rağmen inancını sürdürüyor, ona dünyanın en değerli hediyelerinden birini vermeye devam ediyordu. Vasıf hoca olduğunu düşündüğü kişinin bambaşka biri olma olasılığı da vardı elbette. Ancak bu, zihnine düşen görüntünün, geçmişin külleri arasından çekip çıkardığı, ete kemiğe büründürdüğü resmi hiçbir şekilde silemezdi. Başı önde aşağı doğru inerken, bir yandan dört yapraklı yoncanın kırılganlığını hissediyor diğer yandan şaşırtan direnciyle umut doluyordu.

Gülayşen Erayda