Çocukluğumun sahipsiz anıları döner dolaşır altı yaşına kadar yaşadığım Konya Ereğli’de kalır. Benim ruhumda yarattığı haz büyükşehrin övünülesi taş beton sokaklarında bir daha oluşmamış ki ne zaman aklıma bir çocukluk anısı gelse, o kasabaya dönerim.

Kavak ağaçlarının gölgesindeki ilçemiz, sakin telaşsız sokaklarıyla herkesin birbirini tanıdığı bir yerdi. Evler çoğunlukla bir ya da iki katlı olup hemen her evin bir bahçesi olur, bu bahçelerin arasından ince bir akarsu dolanır, her evi selamlar geçerdi. Herkes kendi sebzesini yetiştirir, meyve ağaçları dallarının ağırlığına boyun eğerdi.

Arada eski taş binalar da olurdu. Bunlardan en çok aklımda kalan istasyon caddesinde demiryolunun sağına soluna sıralanan taş yapılardı. Bu evlerde demiryolunda çalışan memurlar otururdu. 1904 yılındaki görkemli açılışının ardından sefere başlayan Bağdat demiryolu hattının bir kolu olan bu istasyondan, gerek insan gerekse hayvan taşımacılığı yapılırdı. Bu demiryolunun Birinci Dünya Savaşına neden olduğunu anlatmıştı dedem, sonra da savaşta mühimmat ve asker taşındığını…

Raylara kulağımı koyduğumda gelen trenin titreşimi değişik olsa da hiçbiri atlı arabalara ve faytonlara koşulan atların nallarının çıkardığı ritmik sesler kadar kusursuz olamazdı.

Yollarda atlı arabalar vardı. Bir atın çektiği bu arabalar topluca gidilen piknikler dışında yük taşıma amaçlıydı. Tahta tekerleri ağır ağır döner, arada yaramaz çocukların arkasındaki çengele binmesine mani olamazdı.

Bir de faytonlarımız vardı. Ah o faytonlar!

Genellikle ananeme gitmek için bindiğimiz faytonlar yolun kenarında sıralanır, bir rüya sürüşünde beni avucuna almak için hazır beklerdi. Pirinç süslemeli kafesinin basamağına ilk adımımda Mary Poppins gibi önce top top püsküllere başımı daldırır, sonra bir tablonun içine girerdim. Van Gogh’un çılgın renklerini aratmayan bu tablonun beni neden bu kadar heyecanlandırdığını şimdi anlayabiliyorum. Bu faytonların yaratıcılıkta sınır tanımayan rengârenk koltukları minik bir kafese sığmıştı. Koltuklar iki taraflı olup kafesin arkası daha geniş, arabacının arkasında kalan koltuk daha kısa ve dardı. Suntanın üstündeki kadife döşemenin içi samanla doldurulur, sertliği üzerine kondurulan sarı, mor çiçekli yastıklarla avutulurdu. Hangi renge bürüneceğime bir türlü karar veremez, önce geniş olan saks mavisi koltuğa oturur, sonra karşısındaki orman yeşili kadifenin cazibesine dayanamaz, sonunda arabacının oturduğu bordo kadifenin çağrısına cevaben arabacının yanına ilişirdim. Bu koltukların rengi her faytonda farklı olduğu için, sarı, kırmızı, yeşil, mor kararsızlığım her seferinde yinelenirdi. Arabacının çıkardığı, “hadi oğlum deh” sesiyle gemleri çekilen atlar harekete geçer, kuyrukları sağa sola sallanır, tahta tekerlerin tıkırtıları toprak yolda nağmelenirdi.

Atlar çoğunlukla kahverengi, besili ve kuvvetli atlardı. Boncuklarla süslü yeleleri, arabacının arada bir şaklattığı ince siyah püsküllü kırbacıyla birbirine çarpar, sesleri nalların ahengine karışırdı. Takılan at gözlüklerinin alınlarına düşen derisinin üstünde bir nazar boncuğu mutlaka olurdu. Atların dışkıları yola pat pat dökülürken, bu dışkıların saman sarısı renklerinin yolları benek benek süslemesine şahit olurdum.

Ananemin evine gelince arabacının bir sesiyle atlar sert bir duruş yapar, iyi ki böyle olur yoksa daldığım rüyadan çıkmam zor, isteksizce büyülü kafesten dışarı çıkardım.

Her ayrılık yeni bir başlangıçtır, yeniden bineceğimi bilmek gibi.

Ta ki veda zamanı gelmeye görsün.

Ailem karar almıştı büyükşehre taşınacaktık. Taşınma günü geldiğinde herkes telaş içinde sağa sola koşuşturuyor ellerde mendiller gözyaşları siliniyordu.

Kimse fark etmedi gittiğimi. Son rüya yolculuğumu yapmak için koştum. Sıradaki faytona bindim. Arkada oturdum bu sefer. Fotoğrafçının önüne gelince indim son basamağından, bir an kadar atın yanında bekledim ve ellerimi usulca gövdesine dokundurdum. Sessiz vedamı anlamışçasına kıpırdamadan bekliyordu. Sonra içeri girdim ve son gün fotoğrafımı çektirdim. Hafızama silinmez kalemle yazdım bu anı. Şimdi ne zaman bu fotoğrafa baksam, faytonların saklı güzelliğinde kendimi yine bir tablonun içinde bulur, çocukluğumun anılarında doludizgin bir yola çıkarım.

Alev Ramiz