Eşim Alena’nın “Müjdem var,” seslenişiyle uyandım. Elinde, İstanbul’dan gönderilen ve üzerinde kırmızı desenler olan mektup zarfı vardı. Cep telefonu, ipad veya bilgisayarlarla internet iletişiminin anında sağlandığı zamanımızda, mektubun gelmesi eşimi çok heyecanlandırdı. Mektubun açılmasını ve tepkimin ne olacağını merak ettiğinin farkındaydım. Ne çıkacağının heyecanı, beni de önce doğduğum kasabamıza sonra 1978-80 dönemine götürdü. ‘Ortak payda ve umutlu bir gelecek için!’ verdiğimiz mücadelede, arkadaşlarımızın dağılan kartopunun her bir parçasının eridiğinde oluşan damlacığı gibi üniversiteden; hapishanelere, yurt dışına veya kamu teşebbüslerinde iş bulmanın zorlaşmasından bir bakkal dükkânı köşesine savrulduğu günlere gidip geldim. Zarfı açtığımda Buket’in yazısını tanıdım, heyecanımdan elim mektubu tutarken zorlandı. ‘Üniversite yılları için, İstanbul’da buluşalım’ yazıyordu üzerinde. Eşim mektubu okuduğumda “Sizin önemli gününüz, yalnız gitmelisin,” dedi; her zaman gösterdiği sağduyulu davranışını gösterdi, üniversite yıllarında sonra ayrıldığım İstanbul’un sokaklarını, denizini ve ‘seni seviyorum’ diyemeden ayrıldığım Buket’in eksikliğini yaşadığımı seziyordu sanki.

Uçaktan İstanbul’a indiğimde İngiltere’de geçen yaşantım, yaşımın verdiği olgunluk ve yine yaşımın verdiği yıpranmışlıkla-ağrılarımla bekleme alanına girdim, tam karşımdaki; ranzalı tek odası olan, çalışma masasıyla taburelerin ancak sığdığı, yemek yaptığımız, ufak camının önündeki çiçeklere baktığım ve Zeytinburnu’ndaki evimizde beraber kaldığım Kerim’di; okulda olay çıktığında yaralanıp yere düşen, o kaos anından sırtıma alarak uzaklaştırdığım, tedavisi için bir yıl öğrenimine ara veren, iki metre boyuyla basket oynayan ve bize basketi sevdiren Dilek güçlü duruşuyla önümdeydi; kısa boylu, afacan yapısıyla üniversitede tiyatro denince akla gelen, bize tiyatro seyretme alışkanlığı kazandıran Rıfat tebessümle, bana bakıyordu; ufak tefek bedeniyle ve seri hareketleriyle İstanbul sokaklarında bizi peşinden koşturan, eğlence yerlerini onunla tanıdığımız, Moda’da oturdukları eve ara sıra bizi misafir eden, annesi Neriman Hanım’ın daha önce hiç tatmadığım enginarı pişirdiğinde yediğim ve yine annesinin bize, “üniversitede olaylara karışmayın, aklım hep sizde,” deyişini unutamadığım Bülent, sevecenliğiyle kollarını açmış sarılmamı bekliyordu; 1 Mayıs Mahallesi’nde, babasının üniversiteyi kazanınca kondurduğu barakada kalan, annesinin yaptığı börekleri ders aralarında yediğimiz, üniversitedeki bir olayda tutuklanıp örgüt yöneticiliğiyle devleti yıkmaya teşebbüs suçundan yedi yıl Metris Cezaevi’nde yatan Hamit de oradaydı; ve hepsi, hava alanının yolcu bekleme salonunda alkışlarla beni karşıladı.

Buket yoktu; ilk önce acaba bir yerden çıkar gelir mi diye bakındım, arkadaşlarımla uzun yıllardan sonra karşılaşmanın sevincini yaşarken, Buket’i görmek ve sesini duymak istiyordum. Bizi Fenerbahçe’deki evine yemeğe beklediğini söylediler, oysa ben şimdi olmayan Kızıltoprak Kent Sineması’na gidişlerimizde, ona olan sevgimi açıklayamamamı sorguluyordum.

Hapishaneden çıkınca ayakkabı dükkânı açarak esnaflığa başlayan arkadaşımız Hamit’in arabasına binerek Buket’in evine gitmek için yola çıktık. Uçak yolculuğunda yorulduğumu düşünen arkadaşlarım, yıllardır görmemelerine rağmen beni fazla konuşturmadı. Bense ülkeme, İstanbul’a özlemin etkisine girdim; günün göğün mavi rengini-derinliğini, gecenin karasını-körlüğünü, ayın yıldızların ışığını, güneşin sağladığı aydınlığı ve rüzgâr, yağmur kar gibi doğa olaylarının yarattığı ruh hallerimin, arkadaşlarımın arasında nüksetmesini, ayrıca Buket’le olan ilişkimizin zihnimde canlanmasına anlam veremedim.

Üniversite yıllarında afacan nitelemesini yakıştırdığımız Rıfat ortaya laf atmasa Fenerbahçe’ye kadar olan yolculuğumuz sessizlik içinde geçecekti. Benimse Dilek’le Buketlerin evine ders çalışmaya giderken; küçük evimizde yaprağından büyüttüğüm mor beyaz çiçekli menekşeyi, hediyelik ambalaja sarmalayıp götürdüğüm gözlerimin önüne geliyor; Buket’in menekşe çiçeğini alıp gözlerimin içine bakarak teşekkür edişini ve tebessümünü hatırlıyorum. Sonra heyecanımı gizleyerek Dilek’in yanında söylediklerimi:

– Menekşe hassas ve narin bir çiçektir.

– Nasıl?

– Yapraklarının ışıltısını kaybetmemek için fazla su vermeyeceksin, olduğu yer yarı gölge aydınlık olacak, haftada bir yarım daire şeklinde çevireceksin ki yaprakları, çiçekleri ışığa yönelmesin.

– Öyle mi? bilmiyordum.

– Bizim gibi göremezler ama ışığı yaşarlar, geceyi, aydınlığı bilirler, odada çevrilmediği zaman pencereye yönelmeleri ondandır.

Dilek araya giriyordu:

– Erdemi, şefkati, güzelliği simgelermiş! Mitolojik öykülerinin de çok olduğunu duydum.

Ben bir şeyler anlatmanın heyecanıyla,

– Ha Buket, toprağını da yılda iki kez değiştirmek lazım, dedim.

Hamit’in şoförlüğünde, seslerin yükselmesiyle geçmişimden dönsem de, arabanın içindeki ortamda tekrar Buket’in evine ders çalışmak için afacan Rıfat’la gidişimi hatırladım. Yine kasabada annemin yetiştirdiği, Zeytinburnu’ndaki evimize getirdiğim açelyayı pembe çiçekleri açmış halde götürmüştüm. Buket:

– Annen mi yetiştirdi?

– Ben annemden öğrendim çiçeklere bakmasını.

– Menekşe gibi çok hassas değildir herhalde.

– Ağaç cinsidir fakat toprağı özeldir, toprak alırken açelya çiçeği demek lazım.

Yoldaki tümseğe vuran araba sarsılınca kendime geldim, “Kadıköy’e yaklaştık” dediler. Fakat ben geçmişe saplanmıştım, Buket’in evine bu defa yalnız gidişimi hatırladım. Naylon içinde toprağı olan, hediyelik ambalaj kâğıdıyla kapattığım, kırmızı gülü götürmüştüm. Elimden aldıktan sonra, bir goncası açmış kırmızı gülün ödülü ufak bir buse olmuştu. Sonra tüm bilgiçliğimle gül bakımını anlatışımı sabırla dinlemiş, evlerinden ayrılırken ‘hiç ders çalışamadık’ dediğim zaman gülümsemişti.

“Geldik iniyoruz arabadan” dedikleri zaman tekrar kendime geldim. Evin giriş kapısına yöneldiğimizde Buket bizi karşılamaya geldi; geçen yıllarda kendine has güzelliğini hiç yitirmediğini, beni göğsüne bastırışındaki içtenliğini hissedince gördüm. Arkadaşlarımın, ben yokken görüştüklerini arabadaki konuşmalarından anlamıştım. O anda gözlerimiz yaşardı. Yine afacan Rıfat, “Açlıktan ölüyorum, geçelim salona,” deyince duygusal ortam dağıldı. Salona geçtiğimizde yemek iştahımızı kabarttı. Çorbamızı içtiğimizde Buket şarap kadehini kaldırarak, “Aramıza hoş geldin,” dedi ve sözü bana bıraktı; tüm üniversite yıllarındaki duygularımla ve heyecanımla “Ortak payda ve umutlu bir gelecek için!” dedim; Buket tekrar söz alarak “ Müsaade ederseniz, önce çiçeklerimi göstermek istiyorum ve onlara bakmayı seviyorum!” dedi.

İlk önce camlı bir odaya girdik, geniş pencerelerin önünde mor beyaz çoğunlukta menekşeler, çalan müzik eşliğinde mest olmuştu; Buket hiç konuşmadan bahçeye inerek bizi normal oda büyüklüğündeki seraya yönlendirdi, pembe açmış olan açelyalar her yeri kaplamıştı, afalladım. Pencere önündeki mor beyaz menekşelerden sonra sera dolusu pembe açelyaları gördük, yan taraftaki bahçe kırmızı güllerle doluydu… O anda bu eve ders çalışmak için geldiğim zaman hediye olarak getirdiğim çiçekleri düşündüm, sanki yeniden yeniden üretilmişlerdi. Sonra Buket’le üniversitede arkadaşlık günlerimizi anımsadım.

Son yılımızda Buket tarafından yemek davetine çağrılmış ve çok heyecanlanmıştım. Devlet kademelerinde bürokratik görevlerde bulunan babasının ayağa kalkarak karşılaması karşısında utancımı gizlemek için oturduğum koltukta kaybolma hissiyle küçülmüş; annesinin ise aile üyelerini benimle tanıştırmak için yemeye çağırdığını öğrendiğimde, Buket’in ilişkimizi abarttığını düşünerek bana verdiği değeri sınamıştım. Son görüşmemizdeki cevabı, “Kapris yapman hoş değil,” olmuştu. Hatırladığım anlarla büründüğüm hüzünlü halimden Rıfat’ın, “Yemeğe arkadaşlar, masa bizi bekliyor,” demesiyle uzaklaştım.

Yemekten sonra ayrılık vakti geldi. Arabaya binerken Buket bahçeye çıkmış, güllerin arasından bana el sallıyordu.

Muhsin Başaldı