Masumiyet ölmeli! Dehşet ile kibir, ruhumda Olimpos’un sönmeyen ateşi…

Kazıdığım saçlarım, herkesten uzun boyum ve ihtişamlı bedenimle çocuklar için masallardaki devlerin, kitaplardan çıkmış haliyim. Çocuklara karşı zalimce duygular beslediğim doğru. Masumiyetin beden bulmuş halleriyle, meraklarını ve ilgilerini üzerimde her daim hissedebiliyorum. Küçücük şeylerden zevk almaları, gülmek için her zaman sebeplerinin olması, öğrenme hevesleri, bitmek bilmeyen umutları… Nadiren de olsa dışarı çıktığımda onların şen kahkahaları kulaklarımı hırpalıyor. Çoğu bana dokunmak, gerçek olup olmadığımı hissetmek istiyor. Annelerine gösterip;

“Anne bak dev geliyor, dokunabilir miyim?” dediklerini her duyuşumda fena halde bir girdabın içine giriyorum. Annelerinin bana tiksinerek baktığını görmek, çocuklarını çekiştirerek benden hızlıca uzaklaşmaları kibrime iyi geliyor. O anlarda elimi cebime atıyorum. Yıllar önce gölde yakalayıp, canlıyken vernikleyerek dondurduğum kurbağamı okşamak beni sakinleştiriyor. Düşünce bataklığına girdiğim her anımda bana gölün gücünü veriyor.

Onunla göl kenarında ilk karşılaştığımızda, diğer çocuklardan farklı bakan o göl yeşili gözleri sevmedim. Gözlerinde merak yerine şefkatli bir masumiyet vardı. Biraz acır gibi, biraz sever gibi… Sevmedim gördüğüm şeyi. Dokunmaktan çok yüzümü okşamak, merhamet etmek ister gibiydi. Korkmamıştı. Burnunun ve yanaklarının üzerindeki çilleri arasında kayboldum. Kızıl saçlarıyla siyah ve beyazdan çok uzak, fazla renkliydi. Bana ilk dokunuşuyla obur zaaflarımı uyandırdı. Bedeninin tamamında taze yosun kokusu vardı. Burnumun direği sızlamış, uzun zamandır hasret kaldığım tutkumu uyandırmıştı. Bu haliyle iblis ruhumun menziline girmişti. Günlerce kâbuslarımın sebebi olan yüzü, ben de idrak zehirlenmesine neden olmuştu. Kâbuslar, uykusuz gecelere, uykusuz geceler ise kurduğum tezgâhı uygulamaya geçmek için sabrımla kavgalarıma neden oldu. Tanışmamız hangimiz için daha talihsizdi?

Bir sırtlanın zalimliği ile haftalarca pusuya yattım. Birlikte yaşadığı annesine hissettirmeden onun güvenini kazanmam çok zor olmadı. Dedim ya hunharca masumdu… Her sabah onun okula gideceği saatte yürüyüşe çıkıyor, evlerinin önünde çıkmasını bekliyordum. Sözde karşılaştığımız her sabah bizi birbirimize daha çok yakınlaştırdı. Okula kadar elimi tutmak istediği ilk gün, heyecandan titreyen ellerime mani olamadım. Küçük parmakları avucumun içinde kaybolurken yaptığımız sohbetler, ilkelliğimi gizlememi zorlaştırıyordu.

– Dün bir ödevim vardı.

– Neyle ilgili?

– Hayatımızdaki kahramanlar.

– Gerçek hayatta kahramanlar yoktur.

– İyi de benim bir kahramanım var.

– Kimmiş o? Annen mi?

– Hayır, sensin…

– Kahramanlar kusurlarından doğar, bunu unutma.

– Benim kahramanım kusursuz ama…

Annesine doğum gününde inci hediye etmek istediğini söylediğinde ona paşita balığından bahsettim. Balığı yakalamasına yardım edebileceğimi, böylelikle para harcamasına gerek kalmayacağını, kendi emeği ile bulduğu incinin annesinin daha çok hoşuna gideceğini anlattım. Yanıtı kocaman bir evet oldu. Şehirden biraz uzakta, kayaların arasında, uzun zamandır kullanılmayan eski ahşap iskeleye geldiğimizde havanın karanlığı henüz yeryüzüne düşmemişti. İskelenin bazı tahtaları yıpranmış, bakımsızlıktan köhneleşmişti. Arkamızda, kayalıkların üzerine inşa edilmiş kiliseden, azizlerin ruhunun birazdan yaşanacaklara şahitlik edecek olması barbarlığımı artırıyordu.

Birlikte iskelenin uç noktasına kadar geldik. Çantalarımızı yere indirip, oltalarımızı, misinalarımızı çıkardık. Kovaları göle daldırıp, su doldurduk. Oltaların iğnesine solucan takıp, göle savurduk. İskeleye oturup, bacaklarımızı sarkıttık. Paşitanın böyle avlanamayacağını bilmeden kendini bana teslim etmesi, yozlaşan ruhuma iyi geliyordu. Havanın kararmaya başlaması, gölün ortalarına inen sis içimdeki celladı zalimleştirmeye başladı. Sisin griliği gölün üzerini yavaş yavaş mezar taşı rengine çevirdi. Dalga dalga üzerimize gelirken, sık sazlıkların ağaç misali yukarı çıkmış halleri şehvetimi besledi. Sazlıklar arasında gezinen su yılanları, birazdan ikram edeceğim yemeğin kokusunu almış, iskelenin etrafında dört dönüyorlar.

“Balık gelmiyor, eve gidelim artık,” söylemlerini hayal meyal hatırlıyorum.

Korkunun zorbalığını hissetmesi için,

“Masumiyet ölmeli! Masumiyet ölmeli!” diye bağırmaya başladım.

Ayağa kalktım. Şaşkın, ürkek bakışlarına, telaşı ve korkusu da eklenince onu tuttuğum gibi göle bıraktım. Tişörtüne iki elimle asılarak, yukarı kaldırdım. Göz göze geldik. Gözlerinde ne yaptığımı anlamaya çalışan çaresizliğini gördüm. Tekrar suya bıraktım. Bir süre kurtulma çabasını ve yardım dilenişini seyrettim. Çığlıklarına, kayalıklarda toplaşan martıların kaosu ve haykırışları eşlik etmeye başladı. Kürek misali ellerimin arasında dokuz yaşında bir çocuk boynu, yüzümde başıbozuk bir gülümseme, gözlerim hararetli. Çocuk, bedeni gölün içinde an be an hissizleşirken, çatlayacak kadar açtığı yeşil gözleri kristal gibi beyazlaşmaya başladı. Çıkan son baloncuklar artık bittiğini gösterse de ellerim boynunda kenetlenmiş halde bir süre daha bekledim. Parmaklarımın acısını hissettim, kelepçe gibi içi içe geçmiş parmaklarımı sakince birbirinden ayırıp, suyun üzerine çıkardım. Avuç içlerimin derinleşmiş çizgilerinde toplanan su damlacıkları beni kutsadı. Çocuğun kızıl saçları su üzerinde ileri geri yalpalandı, tıpkı bedeni gibi. Çilleri derisine yapışmış, ölü kelebekleri andırıyor. Yine de… Yine de hâlâ fazla masum. Hiddetimin şiddetiyle kafasına bastırdım, sazlıklar bana yardım etmek için telaşlıydı. Onu sazlıklara emanet edemezdim. Yanımda bulunan uzun saplı kürekle iterek iskeleden bir an önce uzaklaşmasını sağladım. Sefil bedeni elbet bir akıntıya kapılacak ve kaybolacaktı. Anne karnında dokuz ay suyun içinde yaşayan masumiyet, büyüdükçe suyun içinde üç dakika bile yaşayamıyor. Sudan gelen yaşam, suyla son buluyor. Yapılması gereken her şey yapılmıştı…

Ahşap iskelede bağdaş kurup otururken, gölün küçük, pervasız çırpınışlarını duymaya başladığımda, zaman kavramını yitirdiğim anlardan biri daha diye düşündüm. Kışın soğuk ayazı yüzüme hınçla vuruyor. Ay, karanlık bulutların arasında bir var, bir yok olurken, avucumda yine kurbağam var. Paltomun üzerine attığım battaniyeyi başıma kadar geçirdim. Bacaklarımı karnıma çekerek, iskelede kıvrıldım. Gözlerimi kapatırken, kurbağamın tüysüz ve hâlâ ıslaklığını hissettiğim derisini okşamaya devam ettim. Hazzın doruk noktasında şeytan çıkarma ayiniyle arınmış gibi olan ruhumla kucaklaştım.

Özlem Budak