Murat Murğulişi

Ardeşen’in bir köyünde değil de Zonguldak’ın Devrek ilçesinde doğmuş olmamın, ilerideki yaşantımda  anadilim Lazcaya bağlılığım noktasında bu denli etkili olacağını tahmin edemezdim.  Birçok insan bugün bir dili öğrenmek için o dilin konuşulduğu bölgede bulunmanın faydalı olacağını savunabilir. Bu, hiç şüphesiz doğru bir düşüncedir. Fakat dili “öğrenmek” ile “sahiplenmek“ birbirinden farklı kavramlardır.  

Memleketteki geçim sıkıntısı ve yoksulluk, babam ve akrabalarımın büyük bir çoğunluğunu göçe zorladığı yıllarda ben henüz doğmamıştım. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirler yanında birçok şehirde Lazları yoğun olarak görebilirdiniz. Babam ve büyük amcalarım yaşamak için Zonguldak’ı seçmişler, orada çalışmaya başlamışlardı. Bulunduğumuz ilçede farklı etnik gruplardan insanlar vardı. Onları tanıyorduk, çünkü yerli halk onları hep şu adlarla seslenirdi: “Laz, Kürt, Çerkez, Çingene…” İlkokulda ben ve kardeşlerim hep “Laz” olarak çağrıldık, tabi “asla” komik bulmadığım şakalarıyla birlikte. Ben, kardeşlerim, kuzenlerim, farklı olmanın zorluklarını o yaşlarda hissetmeye başlamıştık. Annelerimizin okuldan eve döndüğümüzde bizlere ilk sorduğu şey “Okulda Lazca konuşmadınız değil mi?” olurdu.  Çünkü bizler, yani göç etmiş ailelerin çocukları, akrabalar, hep bir arada olur, birbirimize Lazca kelimeler öğretir dururduk. Özellikle küfürler…  Neden mi? En ufak bir öfkede, bizlere Laz diye küfreden arkadaşlarımıza onların asla anlayamayacağı dilde cevaplar verebilmek için.  

O yıllarda gurbet hayatı akrabalarımı birbirine yakınlaştırmıştı. Neredeyse her akşam en büyük amcamızın evinde toplanırdık. Hoparlörü delik teyplerde, Ayhan Alptekin, Erkan Ocaklı gibi Lazca söyleyen şarkıcıların kasetlerinin çalındığı mutfaklarda annelerimizin, teyzelerimiz ya da halalarımızla Lazca konuşmalarını dinlerdik. Bizlere okullarda baskı görmememiz, Türkçeyi daha kolay öğrenebilmemiz ve bu sayede daha kolay meslek sahibi olabilmemiz için Lazca konuşmamamız yönünde uyarılarda bulunurlar, kulaklarımızı çekerlerdi. Fakat gene de Lazca duyar, Lazca azar işitir, Lazca dinler ve bu sayede anadilimizi öğrenirdik.

Mç̆ita Muruʒxi  gazetesinde Laz alfabesini tanıtan küpür.

Bu baskıya olan tepkiden olsa gerek, Ardeşen’e yeniden döndüğümüz lise yıllarında ve üniversite döneminde Lazca benim için önemli bir hâl almıştı. Üniversite sonrasında tanıştığım ve şu an en iyi dostlarım olan kişiler, beni Laz alfabesi ve Lazca yazılı metinlerle tanıştırmışlardı. Anadilime düşkünlüğüm ve birkaç kötü Türkçe öykü, roman yazmış olmam, neden Lazca yazmıyor olmamı sorgulamama neden olmuştu. Öyle ya, Lazcanın Türkçeden ne eksiği vardı ki? O da dildi, bu da… Bende eksik olan, bir dilin edebiyat varlığının o dili yok olmaktan kurtarması ya da daha çok kullanılabilir hâle getirmesinden ziyade inanılmaz derecede saygınlık kazandırıyor olmasının farkına varamamış olmamdı. İşte o dostlarım bunun fakına varmışlardı ve benden Lazca yazmayı denememi istemişlerdi. 2009 yılında Lazca yazmaya çalıştığım Daçxuri adındaki roman yayımlandı. “Artık anadilimizin bir romanı var” diyorlardı arkadaşlarım. O ilk heyecandan sonra bir dilde yeni edebi ürünler oluşturma gayretinin ne denli meşakkatli bir iş olduğunu anlamıştık. Bir yayınevi kurmalıydık ve bu yayınevi sadece Lazca kitaplar yayınlamalıydı. Lazika Yayın Kollektifi’ni 2010 yılında bu yüzden kurduk.

Yazdığınız kitapları yayınlayacak bir yayınevinin olması, sizi yazma konusunda teşvik etmekteydi. Tek problem şuydu, artık bir öncekinden daha iyi metinler yazmalıydınız. Çünkü yazım için seçtiğiniz dil, asimilasyon ve baskılar yüzünden kaybolma tehlikesi yaşıyordu. Bu nedenle Lazcanın ruhuna uygun, Türkçe düşünmeden Lazca yazmalıydık. Yazdığımız, oluşturduğumuz metinler kalıcı olacaktı. Şahsen ilk yazdığım metinler ile şimdikiler arasındaki farkı gördüğümde, bu işi çok dikkatli yapmamız gerektiğini anlıyorum.

Helimişi Xasani

Beni Lazca yazmam konusunda cesaretlendiren arkadaşlarım, bana önemli Laz yazarların, şairlerin kitaplarını hediye etmişlerdi. Nurdoğan Abaşişi, Xasan Helimişi ve diğerleri. Onların dili kullanmada ki ustalıkları, bende derin bir heyecan oluşturmuştu. Yalın, anlaşılır metinlerdi. Özellikle Lazca deyimlerin, anlatımda kullanılmasındaki önemini kavradım. Lazca, deyimler diliydi ve Lazca deyimler yazılan metni oldukça zenginleştiriyordu. Onları okurken, metnin Türkçe ya da Arapçanın baskısında olmadığını da görebiliyordunuz. Ben de onlar gibi yazmalıydım. Bir karar almıştım ve bugüne kadar yapılmış George Dumézil, Arnold Çikobava, Guram Kartozia gibi dil bilimcilerin Lazca derlemelerini okumaya başladım. Çünkü bu arşivler neredeyse yüz yıl önce yapılmıştı ve Lazca o yıllarda daha iyi konuşulmaktaydı. Bu derleme metinleri okurken, bu kez karşıma diyalekt farklılıkları çıktı. Öyle ya iki komşu köyde bile konuşulan Lazca bazen farklılık göstermekteydi. Yazarken hangisini kullanmak doğru olurdu? Lazcada genel olarak Pazar-Ardeşen, Fındıklı-Arhavi ve Hopa diyalekti diyebileceğimiz üç diyalekt mevcuttur. Ben kendi diyalektim olan Pazar-Ardeşen diyalekti ile yazmaya başlamıştım. Fakat bizler için diğer diyalektler de önemliydi. Didamangisa adındaki ikinci romanımı kendi diyalektimle tamamladıktan sonra makale ve deneme yazarı olan Arhavili Osman Şafak Buyuklişi’ye yolladım. Kendisi metni kendi diyalektine uygun olarak düzenledi. Artık elimizde farklı bir diyalekte ait ikinci bir roman vardı. Bu şekilde tüm diyalektlerde metinler oluşturup, yayınlamaya başlamıştık.

Lazca, kaybolmakta olan bir dil. Laz edebiyatı oluşturma süreci; bizim bildiğimiz kadarıyla1930’lu yıllarda Chitaşi İskender’in Sovyet Abhazya’daki Laz okullarında okutulmak üzere hazırladığı ders kitaplarıyla aktif başlamış olsa da, Chitaşi’nin ajanlıkla suçlanarak idam edilmesiyle darbe almıştır. Daha sonraki süreçte Lazlar ve Laz dili bir türlü sahiplenilememiştir. Bunun birçok nedeni vardır. Fakat şu an Türkiye Lazları, anadillerinin ellerinden kayıp gidiyor olduğunu fark etmektedir. Genç Lazlar, dillerinin kıymetini şimdilerde daha iyi anlamaktalar. Bunu, yayıneviyle katıldığımız fuarlarda gözlemliyoruz. Anadilini öğretmeyen ebeveynlere, standımızın önünde isyan eden gençlerin sayısı bir hayli fazla. Onların bu kadar istekli oluşu, bizleri  umutlandırmaktadır.

Romancı olmak, anadilimde iyi romanlar yazabilmek benim hayalimdir. İyi bir romancı olmanın, dili iyice öğrenmekten ve bolca yazmaktan geçtiğine inanmaktayım. Sadece bir roman yazmak, romancı olmak için yeterli bulunmamalıdır. Yazdığınız roman aynı zamanda o dilin gelişimine katkı sağlamalıdır. Dile yön katmalı ya da Yaşar Kemal’in ifadesiyle “Dilin önündeki engelleri kaldırmalı.”

Daçxuri’den sonra, Didamangisa, Utole, Tzitzepe, Parpali, Ç̆ink̆a do Moni Bozo, Xami do Xortzi, Fadi Xalaşi Burç̆uli, So Var Moilen adında Lazca romanlar, öyküler yazmaya çalıştım. Bunların dışında, düzenlenmeyi bekleyen çalışmalarım mevcut. Bu dili giderek daha az duyarak, Türkçenin bunca baskısına rağmen, Lazca metinler oluşturmak gerçekten zor bir süreci yaşamayı gerektiriyor. Zaman ayırmalı ve oldukça çok çalışılmalıyız. Bizler; bir dilin başlangıç edebiyatı metinlerini oluştururken, ileride bayrağı devralacak Laz romancıların, yazarların üzerine basıp yükselebilecekleri sağlam bir zemin oluşturabilmeliyiz. Laz gençlerinin anadillerini öğrenebilmeleri, anadillerine ilgi duymalarını sağlamaya çalışıyoruz. Roman ya da diğer edebi türde metinler yazarken bu durumu dikkate almanız gerekmektedir. Genç Lazların artık Türkçe düşündüğünü göz önüne alırsak, onların ilgisini uyandıracak, okurken onları sıkmayacak türde yazılar yazmanız gerektiğini anlıyordum. Bu nedenle Lazca yazdığım romanlarda genellikle korku-gerilim-polisiye türünü seçmişimdir. Çünkü hedefimiz Laz gençlerinin Lazca okuyup yazmalarını sağlamaktı ve genel olarak onların bu türde edebi metinler okuyor olması, benim de bu türde romanlar, öyküler yazmam gerektiği yargısını oluşturmuştu. İlk romanım Daçxuri’de (Ateş), anne babasının ölümüne amcasının neden olduğunu düşünen ve ondan intikam almak için bulunduğu evi yakan küçük bir çocuğun hikâyesi anlatıldı. Amcasını yakan bir gencin hikâyesi, genç Lazların romanı okuması noktasında ilgi uyandıracaktı. Çünkü Kitabın alınıp bir köşeye bırakılması, amaçladığımız hedefin tamamen dışındaydı, onların okumalarını sağlamamız gerekliydi.

Lazcanın dışında Lazların kayıp ülkesi: Lazika ve Lazların kayıp uygarlığı: Kolhis adlarında tarihi roman türünde iki Türkçe çalışmam da mevcuttur. Burada amaç, özellikle Laz gençlerinin kendi tarihlerini öğrenebilmelerini az da olsa sağlayabilmekti. Bu romanlarda hikâye, Lazların Güney Kafkasya’da yaşadığı iki dönemde geçmektedir. Kolhis Uygarlığı ve Lazika Krallığı… Bize çocukluğumuzdan beri dayatılan tarih bilgisi yüzünden Anadolu’daki diğer halklar gibi Laz gençleri de kendi tarihlerinden bihaber yetişmektedir. Bu romanlar, bir şeyler anlatmak ve “Bak senin de bir tarihin var!” deme noktasında benim için önemli çalışmalardı. Ve bizler tıpkı anadilimiz gibi kendi tarihimize de sahip çıkmak zorundayız.

Kendi çalışmalarımızın dışında, Lazca yazan yeni arkadaşlarımızın yazılarını okumaya çalışıyor, onları Lazca yazma noktasında cesaretlendiriyoruz. Tıpkı bana yapılan gibi… Yakın zamanda iki arkadaşımızın iki romanla aramıza katılması, iyi bir zemin oluşturduğumuzun kanıtıdır. Lazcanın gelişimi için yeni yazarların katılımı bir hayli önemlidir. Yeni bir roman yazmaktansa, yeni bir yazar kazanmak, Lazca için önemlidir.

Chitaşi İskender yaklaşık yüz yıl önce bizlerin şimdilerde farkına vardığımız kimlik bilincinin farkına varmıştı ve bu farkındalıkla belirli bir mesafe alınmıştı. Laz edebiyatı bu farkındalık sayesinde daha iyi bir noktadadır şu anda. Yakın zamanda devletin okullarında Lazca seçmeli derslerin başlamış olması ve bu dersleri yüzlerce öğrencinin seçmiş ve daha yüzlercesinin seçecek olması, Lazca yazanların sorumluluğunu arttırmıştır. Yakın zamanda açılmasını umut ettiğimiz Laz Dili ve Edebiyatı bölümleri ile Lazcanın ekonomik getirisi olan diller arasına girmesi de, bugüne kadar anadillerine sırtını dönmüş ve birinci öncelikleri sosyal ve ekonomik kaygıları olan ailelerin Lazca ile olan bağlarını kuvvetlendirecektir. Henüz bu dil için çok geç kalınmamıştır. Yeter ki Lazca yazan ve okuyanların sayısı artsın. Bir dili sahiplenmek işte budur.

Not: Papirus Edebiyat Dergisinin Kasım-Aralık 2015 tarihli 14. sayısında yayınlanmıştır.